command.com (Geçmiş günler)
O günleri yaşamış olan, 80-86'lık bilgisayarlara sahip arkadaşlarımıza selam olsun. 8 inch'lik mi neydi disketlerimiz? ASCII kodlarından ibaret oyunları takas ederdik birbirimizle, o koskoca disketlerde. Halbuki şimdi disket sürücüler tedavülden kalkmak üzere... Vay be! Üç disketlik (toplasan üç megabyte etmeyen) Police Quest oyunu büyük bir teknoloji idi bizim için. Şimdiki oyunları tek DVD'ye bile sığdıramıyorlar.
Dünkü post'u yazarken bir anda Musicmatch açılmıştı ya. Dave Matthews Band'i dinledim tekrar.
Albümün ismi "Under The Table and Dreaming" idi. Ne kadar da uygunmuş o günlere. Masanın altından birbirimizle şarkı sözleri paslaşır, hayaller kurardık. Üzerinde not olurdu "Ben yazdım, nasıl olmuş?". Dersler umrumuzda olmazdı. Bizim için daha önemli idi o zamanlar "büyümek" ve "bir şeyler yapıyor olmak". Hayalgücümün temellerinin atıldığı yıllar değildi o zamanlar belki ama üzerine bina dikmeye başladığım yıllardı. İnsanların hiçbir zaman dinleyemeyeceği şarkı sözleri yazardık kendimizce. Bir de, ne haddimize ise artık Türkçe de değil; İngilizce. Aynı community içerisinde bile bölünürdük. Mesela ben U2 dinlemezdim, ısınamamışımdır hala o zamanki önyargılarımdan ötürü. Bütün albümleri arasından bir kaç şarkısını çeker dinlerim şimdi bile. Onlar da benim dinlediklerimi dinlemezlerdi. Michael Jackson vardı, krallık döneminin son baharına yetiştiğim. Bryan Adams, daha yeni yeni dünya çapında duyuruyordu adını, Robin Hood filminin müziği ile. Geç kalmış bir şöhretti onunki. Bir albümü keşfedince, geçmişini de araştırırdım ben. Bryan Adams ile 1992'de tanışıp geriye doğru gittim. 1982'den başladım. Şimdi öyle tezgahtar da bulunmaz; "Bryan Adams'ın 1982 yılında çıkardığı albümü istiyorum" dediğin zaman önce sana "Cuts Like A Knife" der, sonra gider raftan kapar getirirdi o tezgahtar. Günümüzde sattığı ürünü bu kadar iyi tanıyan birisini bulmak çok zor (ben rastlamıyorum en azından) fakat o küçük plakçı dükkanları D&R'lar, Megavizyon'larla birlikte kapandı gitti. Tezgahtarları da değişti. Belki de Richard Branson'un bile mağazalarında sattığı müzik hakkında daha fazla bilgisi vardır şu anda çalışan tezgahtarlara nazaran.
Radyolar çıktı sonra. Özel olanları. TRT-3 ile yetinen bizlere gün doğmuştu işte. Mustafa Sandal'ı radyodaki "Musti&Hakan Şov"u ile dinledik. Whitney Houston, "I will Always Love you" ile bu kadar uzun süre listelerde kalacağını bilse herhalde o şarkıyı söylemeyi kariyerinin son günlerine bırakırdı. Ben Levent Ünsal'ın Kent FM'deki programını çok severdim (şimdi kendisi ile karşılaşsam ilk soracağım şey Kent FM'deki programında kullandığı fon müziği olacak) fonda bir rock'n'roll şarkısı çalardı. Artık aktör oldu ya, belki kendisi bile hatırlamaz. Neyse.
Bir kaset, bir radyo programından kısa bir bölümü kaydedilmiş bir şarkı vardı elimde. Yıllarca ne olduğunu bulamadığım bir şarkı idi. Yıllar sonra karşıma tesadüf eseri çıktı. Dave Matthews Band'in Under The Table And Dreaming albümündeki "What Would You Say" şarksı imiş. (Şimdi fonda çalıyor) o kapkalın ses ile bu tarzı en iyi yapan gruptu belki de. Dave'in o "davudi" sesinin üzerine Saksafon'la süslenmiş, mızıka ile canlandırılmış bir efsane bence o şarkı. 90'lar deyince atlamak ayıp olur. Çünkü "ruhu" 90'lara ait bir grup ve müzik. Çok özledim seni 90'lar, valla.
Kaset alınca ilk yaptığımız kapağı açıp koklamak olurdu. O bant kokusunun kağıda bulaşmış hali neredeyse müzik kadar zevk verirdi. Aynısı olmasa bile "buna yakın bir his" kitaplarda ve sabahları gazetelerde olur.
Gariplikleri de var aslında o yılların. Şimdiki çocuklara, ablalarının gençliklerinde odalarında George Michael resimleri ile hayaller kurduklarını söyleseniz kahkahalarla gülerler herhalde. "Yakışıklı erkeklerini" kaptırdılar başka bir erkeğe. Bilseler asarlar mıydı duvarlara posterlerini? Michael Jackson, daha o yaşlarımızda bir "reklamcılık" dersi idi aslında. Bilinçaltımıza girmiş o ders. Daha doğrusu şimdi farkediyorum vak'adan aldığım dersleri. Fakat hala bilinçli bir tüketici olamamışım, izlerken heyecanlanıyorum elimde olmadan. Marka mı dediniz? Bağıntı görüyorum: Nike bir marka ise bir Nike'a sahip olmak için "ağlayan" olur mu hiç? Fakat Michael'a bırakın sahip olmayı uzaktan bir saniye görmek bile yeterli oluyor "tüketicisi" için. Michael kuşağını yaşamış birisine marka dersi vermek emekli komisere "emniyet" dersi vermek gibi geliyor bana. Yok yok, kimse marka dersi vermiyor bana. Ben şimdi "marka marka" diye sayıklayanlar için dedim bunu. Çünkü o kişilerin gözünün önünde durdu Michael Jackson yıllarca. İzlediler durdular tv'lerden. Fakat "Amerika'yı keşfedince öğrendiler markayı" eskiden onunla çay alırlardı, şimdi ne alıyorlar bilmiyorum.
Novocaine For The Soul çalıyor fonda şimdi. Yetişemedi Eels orta ve lise müfredatımıza. Olsun. Biz eskileri bile keşfedemedik daha tam. Müzik tarihinin Eminem'le başladığını sananları görüyorum bazen. Em pe üç kuşağı. Mp3 de enteresan bir tabir hani. "Em" İngilizce "pe" Türkçe "üç" de Türkçe. Me Pe Üç niye demiyorlar? Ya da Em Pi thri (peltek th'yi nasıl yazacağımı bilemedim) deseler, öğretmenleri mi kızar?
Ah bu konuya girdim mi çıkamıyorum ben. Çok uzatmayayım. Ufak ufak değinirim yine. Bir kaset alıp da kapağını koklamayalı uzun zaman geçti. Biz de me pe üç kuşağına uyum sağlamak zorunda kaldık. Onlar da bir gün böyle anlatırlar "em pe üç'lerle büyüdük biz şimdi 216'lar var" diye. Command.com dendiğinde nasıl biz direk web sitesi olarak algılamıyorsak, onlar da 216'yı "Samsun 216" olarak algılamayacak.
Ne demişti Rushkoff romanında? "Sonuçta algının farkları aslında çok küçüktür; belki de tüm mesele bu."


0 Comments:
Yorum Gönder
<< Ana Sayfaya Dön