Teardrops From My Eyes (Çöpteki Çiçekler'den alıntılar * )
Kış, 1950-1951
..... Nota okumayı beceremeyen, enstrüman çalmak konusunda hiçbir eğitimi olmayan, genellikle müziğin yaşayan sosyal içeriğinden kopuk yeni bir tür 'aficionado" -plak koleksiyoncusu- yine de şöyle vea böyle bir vokalin dokusunun, bir ritmin akışının, Patti Page'in "Tennessee Waltz"u gibi bir plağın eşsiz sound'unun ayırdına varabilecek donanımdaydı.
Plak koleksiyoncusunun tipik özelliği sayılan sezginin, plakların nasıl üretilip pazarlanacağı üzerinde etkili olması zaman aldı. İlk yıllarda müzik endüstrisi, şarkı notalarının piyasaya sürülerek tanıtıldığı zamanlarda yetişmiş adamların elindeydi. Fonografın ve radyonun icadından önce müziği halka pazarlamakta kullanılan tek yöntem buydu. Ancak, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, çoğaltmaya geçilmeden önce caz plaklarını toplayan John Hammond, Milt Gabler, Alfred Lion gibi adamların öncülüğünde müzik piyasasında yeni bir çığır açıldı. Ve bu genç plak yapımcıları içinde hiçbiri - Atlantic Records'un kurucusu ve yaratıcı beyni, rock and roll çağının en başarılı bağımsız markası- Ahmet Ertegün kadar etkili olamadı.
Ertegün, egzotik bir karakterdi. Türkiye'de doğmuş, büyükelçi olan babasının görev yaptığı Washington'da büyümüştü. Ölçülü 'cool' olmanın bir numaralı örneği olarak üst sınıftan gelen şeceresini hissettirerek 'kıtalar arasında küçük çapta bir sürçmeye neden olan' Ertegün, kemik çerçeveli gözlükler takan, zarif giyinmeyi bilen, görgülü bir 'dandi'ydi. Aristokrat tavırlıydı ve klasik caz hakkında şaşılacak derecede bilgi sahibiydi. On beş yaşında, ağabeyi Nasuhi'yle birlikte Esquire dergisinin 1938 yılında yayınladığı caz plağı koleksiyoncuları ekinde yer almışlardı. Bir dostlarının ilerde anlatacağı üzere, Ertegünler, 'Diğer çocukların futbol ya da beyzbol takımları hakkında her şeyi bilmesi gibi, bütün plaklar ve bu plaklarda yer alan bütün müzisyenler hakkında bilgi sahibiydiler'. İki delikanlı, Lester Young ya da Lucky Millinder'ın çıkardığı en son plakları bulabilmek umuduyla Washington'un siyah mahallelerinde dolaşabilmek için sürekli olarak babalarının limuzinine el koyuyorlardı.
Georgetown Üniversitesi'nde öğrenimine devam ederken, Ahmet Ertegün ırk müziği plaklarının satılsdığı mahalli bir müzik mağazasında, Yedinci Cadde'de ve T Caddesi'nde dükkanları olan 'Waxie Maxie' Silverman's Quality Music Shop'ta çalışmaya başladı. Burada plak işinin perakende yönünü öğrendi ve jump blues'un ticari potansiyelini keşfetti. Yıllar sonra hatırladığı kadarıyla: 'Siyahlar, yumruk gibi dans ritmleri olan blues plakları için çıldırıyorlardı. 1949 dolaylarında, bu onların bir numaralı eğlence aracıydı. Harlem halkı şehrin merkezindeki Broadway tiyatrolarına ve sinema salonlarına giremezdi. Onlar geldiğinde şehir kulüplerinin kapıları kapanırdı. Bütün büyük müzisyenlerin siyah olduğu 52. Cadde'de dahi pek hoş karşılanmazlardı. Siyahlar eğlencelerini kendi evlerinde aramak zorundaydılar. Plak bu anlama geliyordu.'
King gibi isimlerin [Pee Wee King, Golden West Cowboys grubunun lideri. Tennessee Waltz'ın bestecilerinden. Öteki besteci de grubun vokalisti Redd Stewart'tır. Şarkının sözlerini ilk olarak kibrit kutusunun üzerine yazmıştır. MK] başarısının şansla ilgisi olmadığına inanan Ertegün, aile dostlarından birini kendi plak şirketini kurabilmek için gereken parayı vermeye ikna etti. İlk ortağı olarak, tecrübeli bir ırk plakları yapımcısı ve caz koleksiyoncusu olan Herb Abramson'u seçti. .....
Ertesi yıl Ertegün ve Abramson, Atlantic Records'ı kurarak işe koyuldular. King'in sahibi Syd Nathan'dan farklı olarak, her ikisi de caz kayıtlarında birer eksperdiler. 'Güçlü ve temiz bir ritm sound'u üretebilmek' için çok uğraştılar.... Ertegün ve Abramson, ilk başlarda caza olan tutkularını para kazanma arzularıyla dengeleyebilmek için işe en orta yolcu enstrüman kayıtlarıyla, Ertegün'ün yıllar sonra 'cazımsı' adını verdiği plaklarla başladılar. Ancak 1949'da [kurulduktan iki sene sonra MK], 'Drinking Wine, Spo-Dee-o-Dee, Drinking Wine' adlı yeni bir blues şarkısının başarısıyla Atlantic Records mesafe almaya başladı. Büyük sıçrayış, bir yıl sonra, Ruth Brown'ın yer aldığı bir numaralı çok satarları 'Teardrops From My Eyes'la başlayan bir dizi jump blues hitinin ardından gerçekleşti.....
Bu ilk kayıt seansları gerçekten ses getirmemişti, ama yine de Brown'ın plakları rhythm and blues piyasasında ortalama bir satış düzeyindeydi. Ertegün denemeye devam etti. Waxie Maxie'den öğrendiği en önemli şey, basit bir şarkının değeri olması gerektiğiydi. Ruth Brown'ın ilk plakları biraz fazla titizdi. Bu yüzden Ertegün formülü değiştirdi ve yeni bir reçete hazırladı: Çok da dert etmeden, basit ve kısa caz parçaları çıkarmak isteyen tecrübeli müzisyenler kiralanacak, bir yeniyetmenin pişmemiş, değişken duyguları el çabukluğu marifet söze dökülecek, mainstream pop'tan daha kaba saba şarkılar yapılacak ve şarkıcıdan, ne kadar dünyevî ya da sofistike olduğuna bakmaksızın, bu duyguları taklitçi bir hisle ifade etmesi istenecekti.
Yıllar sonra Ertegün anılarını anlatırken şöyle der: 'Ruth Brown'la ilk karşılaştığımda en sevdiği müzik, en sevdiği şarkılar beyaz bir soliste, Doris Day ya da Joe Stafford ya da benzerlerine ait olanlardı... Bu şarkıların kötü bir yanı yok, şehirli siyahın genelgeçer dünya zevklerine sahip olmaya başlamasında da bir terslik yok, bu zevkin onun başladığı noktadan asla daha iyi olmaması haricinde.'
Özetle Ertegün, Ruth Brown'ı daha 'gerçek' bir zenci gibi şarkı söylemeye yöneltti........
... Ertegün, çok geçmeden elinde başarının formülünü tuttuğunu anlamıştı. Ruth Brown'ın 'Teardrop From My Eyes' plağı Billboard'un 'En çok satan rhythm and blues' listesine ilk olarak Ekim 1950'de girdi ve uzunca bir zaman, yaklaşık altı ay orada kaldı. On bir hafta boyunca (beyaz Amerika'nın Patti Page'in The Tennessee Waltz'una kaptırmış olduğu aynı zamanlarda) Billboard 'Teardrops From My Eyes'ı Amerika'nın bir numaralı rhythm and blues plağı seçmişti.
Reçete basitti, ama eksiksiz uygulamak biraz zordu. Kendini 'gerçek blues'un şehirlileşmiş, sulandırılmış versiyonları'nın başarılı yapımcısına dönüştürmek için Ertegün, bir caz koleksiyoncusu olarak edindiği incelikli sezgilerini bir kenara bırakarak eski değer yargılarını askıya almak zorundaydı. En beğendiği müzisyenlerin kabiliyetleri, onlardan çalmalarını istediği ılımlı müzikle tam bir uyumsuzluk içerisindeydi .......
Çabalara değmişti. Brown, Clovers'dan Clyde McPhatter'a varıncaya kadar şirketin diğer başarılı sanatçılarının taklit edeceği bir model haline gelerek Atlantic'in erken zaman sanatçıları içinde en başarılısı olacaktı. Atlantic de, cazın sanatsal inceliklerini, jump blues'un sabit ritmini ve savaş sonrası pop müziğin usta işi düzenlemelerini maharetle ortaya koyan bir dizi plak çıkararak, 1950'lerin en başarılı ve etkili plak şirketlerinden biri olacaktı.
Aslında Ertegün ve ortakları yeni bir tür dinleyici için yeni bir tür pop müzik geliştiriyorlardı - adını 'Beyaz Zenci' müziği koydular. 'Beyaz Zenci' fikri Norman Mailer'dan çıkmıştı. [Burası çok ilgimi çekti.MK] 1957'de yayınlanan sivri dilli (ve dillere destan) bir denemesinde Mailer, (kendi ifadesiyle) "bohemlerle çocuk suçluların 'zenci'lerle karşı karşıya geldiği" şehrin Greenwich Village gibi mahallelerinde bulunan gençliğin takipçisi olduğu yeni bir tür 'hipster' gençlik tarif ediyordu. Mailer'ın tanımına göre 'hipster'ın dikkat çekici özellikleri, kendi kendini 'psikopat' etmiş olması, genelgeçer yasakları reddetmesi ve kaybettiği bir gücü -'daha önce hiç olmadığı şekilde hareket edebilme şansını'- edinmek umuduyla, 'ölçüsüzlük ve şimdiki zamana karşı çocuksu bir hayranlık' içerek ahlâk anlayışıyla işi karmaşıklaştırması, sezgisel özgürlüklerle dolu bir hayatın 'çocuksu fantezilerini yaşamak uğruna' mücadele vermesiydi.
Irk etkeninin, kendini psikopat eden kişinin psişik durumunda özel bir rolü vardı. Beyaz gençliğin zihnindeki sonsuz fantezinin nesnesi olarak zenci, yasak zevklerin evrenini temsil ediyordu: "Cumartesi gecesi âlemleri'nin bir yaratığı, beyaz hipster'ın zenci'si 'bedenin zorunlu hazları uğruna mantığın hazları'ndan vazgeçmişti. Bunları 'varlığının niteliği ve karakterine, öfkesine ve orgazmının sınırsız çeşitlilikteki keyif, şehvet, bitkinlik, hırıltı, kasılma, fışkırtma, çığlık ve çaresizliğine ses veren' müzik tarzıyla başkalarına aktarıyordu........
....
'Keyif, şehvet, bitkinlik' -bu duyguların 'arındırılmış popüler tarzda' halka pazarlanması, aynı başarıyı yakalamak isteyen diğer müteşebbis şirketlerin önünü açan Atlantic Records'ın alâmet-i farikası olmuştu. 1957'de şirketin onuncu yıldönümünde Ahmet Ertegün, şirketinin başarısını eksiksiz bir yorumla özetliyordu: "Gerçek blues kavrayamadıkları kadar ağır geldiği için, beyaz çocukların bu plakları almaya başadıklarını keşfettik. Yapmayı başardığımız şey otantik blues'a benziyordu, ama daha temiz, daha az kaba ve mecburen daha sofistiketdi."
Bu yeterince doğru bir açıklamaydı ve dile getiren kişi, kendine has ironisiyle gerçek bir hipster'dı. Ancak, 1950 kışında 'Teardrops From My Eyes' Atlantic'i karşı bir şirket yaptığında bile büyük sayıda beyaz gencin, sahici ya da sahte olsun blues'a karşı ciddi bir merak duyduklarına dair elle tutulur çok az delil vardı hala. Atlantic, yeni bir müzik tarzının öncülüğünü yapıyordu. Ancak yeni bir tür plak koleksiyoncusunun -ve kendi tarzı olan yeni bir 'hipster' kuşağının - Atlantic'i keşfetmesine daha vardı.
Şimdi tüm bu alıntıların ardından aklıma "şehir efsanesi" olabilecek bilgi geliyor. Ray filminde neredeyse her karede Ahmet Ertegün'ün yanında Jerry Wexler vardı. Jerry Wexler olmasa belki de rock'n'roll eksik kalacaktı. Bunca "ileri görüşlülüğe" rağmen Elvis'i elinden nasıl kaçırdığına dair bir hikayeyi de Ahmet Ertegün'ün biyografisinde okumak isterim.
Bu arada dünkü post'umdaki "Amerikalıya da pazarlama satarlar" lafına da bir destek bulmuş oldum herhalde... Elvis'in ilk plaklarının "zenci müziği bu" suçlaması ile "kırıldığı" görüntülerin ardından Ahmet Ertegün'ün pazarlama taktiklerinin başarısını alkışlamak herhalde Amerikalılara kalıyor. Şimdilik, yalnızca Tarkan konusunda hata yaptığını düşünüyorum. Türkçe şarkıları olduğu gibi İngilizceye çevirip söylemekle Amerika'da tutunabileceğini sanmıyorum Tarkan'ın. Sözleri biraz daha azaltıp, melodilere ve ritmlere yüklensek? Nasıl olur Ahmet Bey?
(* Çöpteki Çiçekler -Rock and Roll'un Yükselişi 1947-1977-, James Miller, Agora Kitaplığı, Türkçeye çevirenler: Pelin Sıral - Gül Çağalı Güven - Bilge Ceren Şekerciler )


0 Comments:
Yorum Gönder
<< Ana Sayfaya Dön