Murat Kaya

Pazar, Ocak 15, 2006

Açılış



Steppenwolf dinleyerek bu yazıyı nasıl yazacağım, bilemiyorum. Ama görev yazmaksa, sanırım İbrahim Tatlıses dinlerken bile yazabilirim. Benzeri bir megalomaniye Bukowski’de de rastlıyorum. Onun ihtiyacı olan şey duvarlar, daktilo, biraz kağıt ve bira imiş. Bazen de klasik müziği de katıyor bu listeye. Neyse, O’nun “beğenilme” gibi bir çekintisi yoktu. Bizi ayıran nokta da bu zaten. Sabahlara kadar yazdığın şey, ertesi gün başkası tarafından çöpü boylayabilir. Ne demişti reklam bilgesi JC bey? “Müşteri beğenene kadar şaheserin bir kağıt parçasından ibarettir. Müşteri beğenmezse, o şaheser bir çöplüktür.”


Girişi tekrardan yapalım:
Dere tepe düz iken, “Every Way” dedayken bir ülke varmış. Adı; UK, GBR, England gibi çeşitli şekillerde geçermiş. Bu ülkenin bir özelliği de müziğini dünyaya beğendirmeye çalışması imiş. Kendi içinde istediği kadar mutlu olsun, dışarıdan birisi de bunu onaylamadıkça hep üzülürmüş. Bu dışardan birisi ise, kendi küllerinden kurulan, Amerika isimli kıtanın ortasında yer alan bir devletmiş.
Geçen gün teaser olarak kullandığım cümlenin sarf edilmesine sebep olan bir kaç grup varmış. İzlediğim yapımda bunlar; Oasis, Blur, Pulp ve Massive Attack olarak sınırlandırılmış. Bu rastgele bulduğu belgeseli izledikten sonra Murat Kaya’nın Oasis karizmasına hayranlığı artmış. Yıllardır “büyük müzik adamı” olarak lanse edilen Damon Albarn’ın (Blur’ün solisti ve frontman’i-şu kelimenin Türkçesi var mı acaba?) konuşmalarını izleyince biraz hayal kırıklığına da uğramış. Tamam, kabul ediyorum, Damon Albarn İngiltere’nin müzik adına çıkardığı becerikli, ender tiplerden birisi. Blur’u kendi çıkarları doğrultusunda kullandığı düşüncesine kapılmamın, bu belgeseli izlememle ilgisi de yok. Hangi müzik dalına el atsa altından kalkabilen bir tipleme kendisi. Aynı şeyi Queen’le yaşamıştı sanırım İngiltere en son. Neyse konumuz Damon Albarn değil.
Genel olarak Britpop’a bir bakış yapacağım. Beatles ile yeterince doyum noktasına ulaşan İngiltere, Beatles’ın ardından “cevher” çıkaramadı denebilir. Clash? Hmm. Bilmem. Kaç kişi biliyor Clash’i? Dünya müziğine etkisi nasıldır? Levi’s reklam müziği haricinde çok bilinmediğine kanaat getiriyorum. [Şu Levi’s reklam müzikleri de bir enteresan hani... Devamı gelecek.]

Belgeselin başında, Limonlu Bahçe’nin lavabosuna giderken (öteki lavabo-içinde ağaç olan değil) geçtiğiniz koridor gibi bir yerde konuşan Noel Gallagher, 80’lere sövüp sayıyor. 80’lerde İngiltere’den sabah akşam maç izleyen, kafaları dumanlayan, iğrenç müzikler dinleyerek vakit geçiren bir nesil geçtiğini anlatıyor. Bir durgunluk dönemi (ya da geçiş dönemi diyebiliriz) yaşıyorlar. Bu durgunlukları severim. Çünkü durgunluğun sonunda güzel şeyler/hareket yaşanır. Yeni bir şey gelir. Hiçbir TV’de “color-bar” (yayın kesilmediyse) tüm gün gösterilmez . Eninde sonunda “yayın” başlar, öyle değil mi?
Bir kız ise Oasis’i övmek için şöyle diyor: “Durgunluk döneminden bizi çıkaracak birini bekliyorduk. Allah bize İKİ tane gönderdi” diyor. Hani bizdeki deyim gibi: “Ben istedim bir tane, mevlam verdi iki tane” durumu var bu cümlede.
Peki bu “iki” kişi kim? Noel ve Liam Gallagher kardeşlerden bahsediyor tabi ki. Biri “vitrin” biri “beyin” iki kardeşten oluşan bir grup: Oasis.
(Ben en iyisi arka plana bir Oasis açayım, yazıya öyle devam edeyim.)


[Seçimim; Be Here Now albümünden yana oldu.]

Babaları işçilik, anneleri ise temizlikçilik yaparak yetiştirmişler bu iki çocuğu. Bu kısmı niye mi belirtme ihtiyacı hissettim? Çünkü Noel bu noktaya değiniyor belgeselde. Sebebi ise Blur ile aralarındaki kavgayı açıklamak. “Onlar orta direk aileden gelen bir gruptu, biz ise işçi sınıfından gelen bir gruptuk. Tüm kavganın sebebi bu idi. Benim babam işçiydi annem de tüm gün temizliğe giderek geçimini sağlardı...” diyor.

Uluslararası bir noktaya değiniyorlar aslında. Bizde de olmaz mı böyle çatışmalar? Birisinin “aileden avantajlı olduğuna” dair görüş belirtirler, eleştirirler ve elde ettikleri başarıların bu farklılıktan kaynaklandığını söylerler. Peki aileden avantajlı olanlar hiç mi efor sarfetmeden ulaşırlar, diğerlerinin dikenli yollardan geçtiği saraylara? Bu konuyu Damon Albarn fazla açıklamıyor. “Arada başka insanlarla ilgili bölümler de olduğu için hiç bu konuya girmeyeceğim” diyerek kestirip atıyor Oasis-Blur kavgasını. Oasis’in ise bozulduğu nokta 96’daki albümü aynı gün çıkartmış olmaları. Hatta Noel’in iddia ettiğine göre, piyasaya çıkmak üzere bekleyen albümün çıkış tarihini, Oasis’in de albüm çıkaracağını öğrendiklerinden dolayı ertelemiş Blur. Oasis’in satışlarını kırmak için! İş yine para-pul-satış kavgasına geliyor.

Peki bu kavgadan hangi grup zararlı çıkmış? Elbette Blur. Oasis’in satışlarını azıcık kırmış bu durum. Parlayan bir yıldızın önünü kapatmak için “albüm çıkış tarihinden” daha büyük bir “bez” koymanız gerekir. Öyle değil mi?

Bu satış sırasında bir şey daha çıkmış ortaya. (What’s The Story) Morning Glory albümünü alanlar, aynı zamanda “Definetly Maybe” albümünü de almaya başlamışlar. Bu durum Noel’e o kadar garip gelmiş ki, belgeseldeki söyleşi sırasında kameraya dönüp: “Ne yapıyorsunuz çocuklar? Niye ikisini birlikte alıyorsunuz? Neden Definetly Maybe?? Deli misiniz?” diye soruyor!!! [Konser DVD’lerinden birinin extralarında (Oasis-Familiar To Millions) ellerine tüm albümlerini alıp “Bu iyi, yok bu daha iyi, bu kötü, şu da idare eder..” gibisinden yorumlar yapıyorlardı. Ortak görüşümüz; Morning Glory albümünün gerçekten de bir başka olması idi.]
(What’s The Story) Morning Glory ile ilgili bir anım daha var. Belgeselde de bu noktaya değiniyorlar zaten. Onlar değinince ben de hatırladım tekrar. Morning Glory albümünün konseri (sanırım Wembley) İngiltere’de en çok seyirci çeken konser olarak tarihe geçiyor. Bu konserin haberini BBC’de o sıralarda dinlediğimi hatırlıyorum. Haberin fonunda Morning Glory şarkısının o muhteşem gürültülü gitarlarının sesi geliyordu (helikopter sesi ile birlikte)..

Damon’ın söyleyecek çok şeyi yok o dönemle ilgili. Sanırım o “gelecek” ile daha çok ilgileniyor. Zaten Gorillaz’ı oluşturup dünya müziklerinin peşine düşmesi de 2000’de çıkardıkları albümün ardından aldığı bir karar. Oasis alıp başını gitmişken, Blur’u daha fazla kurcalamayı uygun bulmamış demek ki. İlkokuldan beri arkadaşı olan grubun önemli elemanının gitmesine göz yumması da bunun yüzünden herhalde. Sonraki albümlerine Fatboy Slim’in eli değmiş olsa bile sevemedim, ısınamadım nedense... O albüm de sanırım BBH’e yaradı (Bartle Bogle Hegarty’nin Levi’s reklam müziklerinden biri olarak kullanıldı ilk single Crazy Beat. Hani şu rodeo hareketleri yapan arabasının peşinden koşan kovboy kılıklı adamın olduğu reklam.)

Blur’un Britpop’a etkisi yok mu peki? Elbette var. Mesela Boys&Girls single’ının çıkması benim için başka bir hatıradır. Blur'ün Boys&Girls şarkısıyla ilk karşılaşmam, MTV’nin Türkiye’de bir hayırsever tarafından korsan yayın yaptığı döneme denk geliyor. Song 2’nun dünyaya kattığı heyecan ve hareketi de kimse görmezden gelemez herhalde. Charmless Man şarkısının klibi, Starbucks’ın Glen’li reklamına ilham veriyor mesela. [Klipte Blur grubu bir adamın kabusu gibi her yerde karşısına çıkıyor. Banyosundan asansörüne kadar... Starbucks’ın da Amerika’da kullandığı “Glen” isimli reklam filmi aynı mantık üzerine gidiyor. İkisini yanyana koyup izleyince arada hiç fark yok neredeyse. Tek fark, klipteki adam Blur’den haberdar iken Starbucks reklamındaki Glen, peşine takılmış kendisine ağıt yakan grubun farkında değil, işine gidiyor.]

Pulp, belgeselde çok arka planda kalmış. O yüzden fazla bir şey söyleyemeceğim onunla ilgili. “Hardcore” albümü zamanında Blue Jean’de beş yıldız almıştı ama ben o kadar yıldız veremeyeceğim sanırım. Belki albüm kapağı ile beş yıldız alabilir, belki.

Dikkatimi çeken bir şey daha var.. Acaba Liam, ünlü olmadan önce de öyle mi yürüyordu? Bacaklarını parantez şekline getirip, elleri kolları sallaya sallaya mı geziyordu merak ediyorum. Tamam, şımarmayı hak ediyor. Fakat şarkıları yazan Noel. Noel’in vokalde olduğu parçalara pek ısınamıyorum. Bence Liam şarkıları daha iyi taşıyor. [Don’t Look Back In Anger hariç! O şarkı da Oasis’in genel sound’undan ziyade Beatlesvari bir hava taşıdığı için farklı bir vokale ihtiyaç duyuyordu.] Noel’de “şeytan tüyü” var herhalde. Adamın gözleri gülüyor. Kendine olan güvenin bir eseri de olabilir veya başarıya ulaşmanın verdiği bir gurur. Ne olursa olsun, “beyin” olan Noel, “vitrin” olan da Liam olduğu sürece, basçı, baterist değişse bile Oasis Britpop’un yüzü olmaya devam edecek. (Son albümlerini “geçiş dönemi” olarak görüyorum. Evet, itiraf ediyorum. Kötüydü.)

Biraz da “trivia”... Aynı belgeselde, Opel reklamları ile Türkiye’de de bilinen bir melodi olan Bitter Sweet Symphony geçince hatırladım The Verve’ü. [Bir nedene dayanmayınca hatırlanmıyor demek bazı gruplar.] Oasis’in, The Verve’ün konserlerinde alt-grup olarak çıktığını, aslında o dönemde The Verve’ün parlayacağını fakat sonra kendi içlerindeki bir anlaşmazlıktan ötürü bir anda ikinci plana düşüp parçalandığını ve o arada Oasis’in fırlayıp Britpop’un 90’lardaki yüzü olduğuna dair hikayeler dinlemiştik zamanında. Bunlar ne kadar doğru bilemiyorum. Dedim ya işte “trivia” diye. The Verve sonradan toparlandı (belki de yine dağıldı) fakat şansını kaybetmiş oldu artık. Bitter Sweet Symphony 90’ların en harika melodilerinden biridir. Fakat, o kadar. Ardı yok. Devamı yok. O melodiyi aşabilirler mi bilemiyorum.

Champagne Supernova çalarken, ben noktayı koyayım artık yazıya. Bir baktım da Oasis için söylenebilecek şeylerin sadece bir kısmını yazabilmişim. Bu bile tahminimden daha uzun bir yazı yaptı. Kısa tutmaya çalışmıştım halbuki...

Something has shifted, there’s a new feeling on the streets. There’s a desire for change.
Britain is exporting pop music again.
Now all we need is a new government
.”
Alastair Campbell,
Tony Blair’s Press Secretary,
Autumn 1996.

Bu söz, gerçekten de boşa söylenmemiş....
Sonuç neymiş peki? Birbirini yemek sadece bizlere ait bir özellik değilmiş. Abuk subuk dayanaklarla başkalarının başarısını açıklamak beş para etmiyormuş. Robbie Williams, aynı rüyanın peşinden koşup da Amerika’da tutunamayacağını anlayınca her şeyden vazgeçip ülkesine dönebiliyormuş. “Marka olacağım” diye yırtındığın zaman olabileceğin tek şey çay alabilmek için “marka” olmak oluyormuş. Dedikodu yapmak sosyal hayatta olduğu gibi, iş hayatında da felaketlere sebep olabiliyormuş. WOM ile dedikoduyu birbirinden ayırabilmek gerekiyormuş. Aynı dedikoduyu TV’lere taşıyıp da vıdı-vıdı edersen izleyenin çok oluyormuş ama küfreden sayısı izleyen sayısından fazla oluyormuş. Bu kadar şeyi nereden mi çıkardım? Sadece bir belgeselden. Bunun TV’de yayınlanıp yayınlanmadığını bile bilmiyorum. Ama biz de böyle programlar koyduğumuzda izleyen insanlar olacak. Mesela “90’larda Türkiye’de ne oldu?” gibisinden bir programı içine politika-siyaset katmadan yapabildiğimiz zaman başaracağız herhalde. Çünkü bu ülkeyi, “politika” kurtarmayacak. Asla! O halde bırakın politika-siyaset yapmayı. İşinize gücünüze bakın. Politika sadece aynı kafadan iki kişiyi birleştirir ama aynı kafadan binlerce insanı da birbirinden ayırır.
Hangisini tercih edersiniz?

Oasis “D'You Know What I Mean?” şarkısı güzel bir soru cümlesi olduğu kadar aynı zamanda harika bir eser.


(Pics are taken from bbc.co.uk, sing365.com and http://static.sky.com/images/pictures/1304170.jpg)