Gece Postası
Son zamanlarda geceleri uyuyamıyorum. Yatağa girdiğim anda düşünceler üstüme üstüme gelmeye başlıyor. Çığ gibi. Düşünce çığı. Mesela bu gece yatağa girmeden önce aklıma gelen fikir, bir pisuar markası için milyon dolarlık bir sonuca yol açabilir. Açmayabilir de...
Pisuardan kurtulduğum anda, aklıma bir hikaye geliyor. Daha önceden “aa unutmayayım bunu” deyip de, beynimin arka taraflarına aldığım notlardan biri çıkıyor yani ortaya... “Hah, bari şimdi unutmadan bunu yazayım” diyorum ama yataktan kalkarsam uykumun tamamen kaçmasından korkuyorum. Aklıma gelen son fikri sabah kalktığımda hatırlarım diye ümid ederek mırıldana mırıldana, koyuna çevirip çitlerin üzerinden atlata atlata uzun bir süre tekrarlayarak vakit geçiriyorum. O sırada, çitten atlayan koyunları seyretmek üzere bir kalabalık toplanmaya başlıyor. Gözüm kalabalıktaki bir kişiye takılıyor. Bu kişi, genellikle, eski zamanlardan, hani ilkokuldaki müstahdemin hayatınızda bir defa gördüğünüz babası gibi alakasız bir tip oluyor, eskilerden bir şekilde beyninize kazınmış birisi yani. Daha önce hiç gitmediğiniz bir şehirde, otobüsten inerken size hangi dolmuşa binmeniz gerektiğini büyük bir mutlulukla anlatan, hayatınızda bir daha görmeyeceğinizi, görseniz de hatırlamayacağınızı veya onun sizi tanımayacağını, hatırlamayacağını düşündüğünüz biri de olabilir bu... Duruyorsunuz o anda. “Doğru ya, insanlar birbirini hayatında belki birçok defa görüyordur, ama niye hatırlamıyorlar?” Al sana başka bir düşünce işte. Bir daha asla karşılaşmayacağınızı düşündüğünüz insan da, sizinle aynı anda o düşünceleri mi taşıyor? Ya da siz hatırlasanız bile, o hatırlar mı bilemezsiniz. “Bu neden olur?” sorusu başlar bu sefer beyninizin içinde bir o tarafa, bir bu tarafa gidip gelmeye. Sonra şaak diye bir kedi atlar yatağınıza. Fırtına bir anda kesilir, düşünceler kaybolur. Beyniniz, kediye odaklanmıştır. “Ne düşünüyor acaba şimdi?” diyerek bir kedinin beynine, düşüncelerine erişmeye çalışırsınız. “Kediler rüya görür mü acaba?” ya da “Ya bir anda kabus görür ve o korkuyla suratınızı cırmalarsa.. Ne yapabilirsiniz?” diye bir an düşünür sonra kendinize güler geçersiniz. Siz öyle sanın, o sırada beyninizde paaat diye bir cümle belirir: “Gülüp geçmeyin”. Bir komedi tiyatrosunun turne afişine ne kadar da yakışır bu laf öyle değil mi? Yakışmaz mı yoksa? Yok yok, çok basit, anlaşılır. Belki de anlamaz herkes.
Tiyatro deyince, az önce bıraktığınız “çitten atlayan koyunlar” gelir aklınıza, tekrar o köy meydanına dönersiniz. “Aa neresi burası?” diye bir bakarsınız etrafınıza. Sizin koyunları atlatmaya başladığınız yer, Konya’da bir ovadır belki ama birkaç tur atıp geldiğinizde o köy meydanı, Sicilya’nın bir köyüne dönüşmüştür. “Bu zihin de ne harika bir şey yahu” diye düşünmeye başladığınızda, omzunuza biri dokunur. Dekor değişir ve kendinizi bir kütüphanede bulursunuz. Çünkü, bilinçaltınızda kütüphane rafları arasında gezerken omzunuza dokunup “aradığınız kitap bu” diye size uzatan kütüphaneciyle karşılaşmışsınızdır bir kere ya da bir filmi izlerken bu sizin bilinçaltınıza girmiştir bir kere. Tek yönlü bir otoban değil ki bu “bilinçaltı”, gittiği gibi, gelir de bazen böyle... Omzunuza dokunan kişiyi de unutur, bu sefer kütüphanedeki kitaplar arasında, yıllardır arayıp da bulamadığınız kitap var mı acaba diye gezmeye başlarsınız. Ama raflar yalnızca Jules Verne kitaplarından oluşmaktadır. “Jules Verne’nin okumadığım kitabı kaldı mı?” sorusuna cevap ararken, Jules Verne kitapları ile gittiğiniz coğrafyalar, bir küre üzerinde belirmeye başlar. İsviçre’nin bir köyünde bulursunuz kendinizi yine. Zacherius Usta’nın saat atölyesinde. Saatçi Faik gelir o sırada gözünüzün önüne, hayal meyal, aile dostu, yıllar olmuş görmeyeli, en son küçücük bir çocukken görmüşüm. Aklımda tek bir benzetme kalmış onunla ilgili. Tansu Polatkan vardı, TRT spikeri, nedense Faik Amcanın yüzüne bakarken aklıma hep Tansu Polatkan gelirdi, ona benzetiyordum herhalde, belki de sesleri benziyordu sadece. İşin tersi, benzetme kabiliyetimden de pek emin değilim. Yıllarca, liseden bir arkadaşımı, üniversite yıllarında tanıdığım bir kız arkadaşa benzetiyordum. Aksilik bu ya, biri kız, biri erkek. Bir gün, kızı tanıyan bir arkadaşımla lisedeki arkadaşımı tanıştırdım, “işte bilmem kime benzettiğim arkadaş buydu” dediğimde kahkahalara boğuldu. Neyse, erkek cinsindeki arkadaşım bu benzetme yüzünden küsmedi bana. Biri gelip beni bir kıza benzetse kızar mıydım? Bilmem. Benzetme kabiliyetimin iyi olduğunu söyleyenler de olmuştu, ben hep onlara güvendim.
Ya şimdi fark ettim. Uyku tutmadı diye kalktım ve bunları yazdım. Saat 06:05. Hepiniz uyuyorsunuz şimdi. Atladığım, unuttuğum daha çoook şey oldu. Eh, onlar da belki başka bir sefer aklıma gelir.
Dedik ya, bu tek yönlü bir otoban değil. Giden, karşı yönden gelebiliyor tekrar...


3 Comments:
Zor bir geceymiş geçmiş olsun ama bir kütüphaneci olarak, çoğu kişi tarafından sadece kitapların tozunu aldığımız zannedilirken birilerinin beyninde aradığı kitaba ulaştıran kişi olarak yerimiz olduğunu okumak hoşuma gitti.
By
lilith, at 10:10 AM
Yorumunuz için çok teşekkür ederim. Hislerimi şurada açıklayıverdim.
By
Murat Kaya, at 7:14 PM
harika bi gece :))
bende de çok oldugundan mıdır nedir bilinmez ama en sağlam fikirlerimi yatakta ya da wc de buldugum düşünülürse galiba hoş bişey bu :))
yalnızlık zor zanaat bazen sırf geceleri uyku tutmadıgında sarılacak birileri olur umudyla evlensem mi acaba diye düşünüyorum :))
ama her ne olursa olsun gecedir en sadık dost !
tıpkı iyi dostların kara günde değil pembe günlerinde yanında olması gibi ...
gerçekten bi düşünsene hangi dostun mutluluğuna kendi mutluluğuymuş gibi sevindi?
eyvallah
By
seher, at 1:25 PM
Yorum Gönder
<< Ana Sayfaya Dön