Her Şeye Rağmen Reklam Yazabiliyorum (devam)
“Bakın çocuklar, canım çıkmış bir vaziyetteyim. Görmek istemediğim insanlar listesinde rezervasyonunuz da yapılmış. Ne güzel değil mi? Haydi, pazartesiye kadar beni rahat bırakın” diyerek evime yöneldim.
Alkolde bekletilerek kızartılmış bir sanat yönetmeniyle, “promosyonu” olarak gittiği her yere gelen, gövdesine yapışmış asalağın, yadırgayan ifadeleri ile karşılaştım. En kötü şey ne olabilirdi ki? Küsüp bir daha böyle çat-kapı yapmazlardı. Aslında istediğim de bu idi. Evinize çat-kapı yapan bir sanat yönetmeninden daha kötü bir şey varsa, o da çat-kapı yapan bir Azrail’dir. İş hayatı ile özel hayatı birbirine karıştırmayacaklarını düşündüğüm için, işle ilgili bir problem yaşayacağımızı da tahmin etmiyordum. Aslında biliyor musunuz, lanet olsun, işle ilgili problem yaşamak da umrumda değildi artık. İstifa eder, çeker giderdim. Bundan daha kötü ne olabilirdi ki? Beatles değildik, meğer ki gruptan biri ayrılsa altüst olalım...
Arkamda iki tane şaşkın surat bırakarak evime girdim. Kapıyı kapattım ve sanki anahtarları varmış da ardımdan eve dalacaklarmışcasına, bir de kapıyı kilitledim. Kapının arkasına da bir sandalye dayadım. Evet, sandalye; abartmak, benim işim. Görünüşe bakılırsa, aynı zamanda, “özel hayatım”.
Sakin evim. Sessizliğin en güzel hali. Gecenin sessizliği. Soğuk bir telaşla kaplı dış dünyaya rağmen, her zaman sıcacık kollarıyla beni saran "sığınağım". Bazen merak ederim, diğer insanlar evlerini sevmez mi ya da benim gördüğüm gibi görmezler mi diye. Problem belki, bu insanların evlerine olan bakış açısında değil de, benim o insanlara bakış açımda. Fakat bu gece, bunları düşünmek istemiyorum. Sadece, evimde rahat etmek ve kendi dünyamla başbaşa kalmak istiyorum. Çok büyük bir şey değil ki.
Ama önce isterseniz, sizi dört yıl öncesine götüreyim ve hikayemi anlatayım. Geçirdiğim bir sinir krizi sonrasında reklam yazarlığını bırakmıştım. Üzerime üzerime gelen kampanyaların, memnuniyetsiz insanların, her zaman daha fazlasını istiyormuş gibi görünüp aslında ne istediğini bile bilmeyen kalabalıkların ve hepsinin arasında geçirdiğim kendimden uzak günlerin (yılların) eseriydi bu kriz. Gemiler, ne istediğini bilmeden yanaşıyordu limanıma. Onlara sunduklarımı da bir gün beğenirken ertesi gün başka bir geminin limana girmesi ile vazgeçiyorlardı isteklerinden. Hayatın eskisi kadar yavaş olmadığını söyleyip duruyorlardı ama yüzlerine baktığımda aslında kendileri hareket etmiyordu, duruyorlardı, sabit, hareketsiz, eylemsiz.
“İnsan tamircisi” gözüyle baktığım bir psikiyatristten yardım almaya başlamam da bu dönemlere denk geliyordu, hareket etmek için ya da gerçekleştirdiğim bu fiilin zaten “hareket” olduğuna kendimi inandırmak için. İnanın sevgili okurlarım, psikiyatristin tamire benden daha çok ihtiyacı vardı. Parasını ödedim, reçeteyi aldım ve oradan uzaklaştım. “Alka-Seltzer” yazıyordu kağıtta, iğrenç bir el yazısı ile. O müthiş kampanyaların da ne menem bir ilaç için hazırlandığını kendi deneyimlerimle görmüş olacaktım. Neden kullanıyordu insanlar bunu? Önce birbirini zehirleyip sonra yeniden zehirleyebilmek için zehirlenene panzehir veren bir toplum mu olmuştuk biz? Beni zehirleyen “gemiler” değil de liman mıymış yani? Veya tek problem “liman”da değil miymiş peki?
Değilmiş.
Gemileri yakmaya, işte o zaman karar verdim. Aldım elime kibriti ve tek tek yaktım limandaki tüm gemileri, limanı terk ettim sonra da Alka-Seltzer’imi alıp evime kapandım. Çok kızdılar bana. Ama umrumda bile değildi. Doktorlarıydım onların, hastalandıkları zaman aradıkları... Verdiğim reçeteleri beğenmez olmuşlardı, ben de istifa etmiştim. Bunun nesine bozuluyorlardı ki? Ben hasta değildim ki. Doktordum. Hemşire bile olsam, bir hastadan daha çok şey bildiğim için hemşireydim. Pratisyen, uzman, diş hekimi, tıp profesörü, eczacı... Bu ünvanlardan herhangi bir tanesi, bir hastadan daha çok şey bilir.
Şimdi ben hastaydım ve doktor ortalıkta hiç görünmüyordu. Evimden dışarı adım atmadan Alka-Seltzer’lerimin tadına bakıyordum. Hapımı içtiğim zaman sakinleşiyordum. Demek ki, çok gergindim. Peki beni niye germişlerdi? Neden izin vermiştim germelerine?
Durumum ciddileşti. Evde garip olaylar yaşamaya başlamıştım. Telefonun fişini çekmiştim ama bu sefer de kapıma devamlı yumruk atan birileri vardı. Sokaktan geçen birileri, pencereme taş atıp duruyordu ama hiçbir zaman camlarım kırılmıyordu. İlk başta garipsemiştim tüm bu olanları ama sonra alıştım. Artık oturduğum kanepe bile ben üzerinde otururken kalkıp banyoya gidiyordu. Bilgisayarım bana itaat etmiyordu. Kapım hep kilitli olmasına rağmen birisi gelip kitaplığımdan en sevdiğim kitaplarımı çalıyordu. Annem başka bir şehirde yaşıyor olsa da, mutfağımdan bana seslenip duruyordu. Uykumda bir kadın beni uyandırıp “çocuğumuz nerede?” diye soruyordu ve ben o kadını tanımıyordum hatta evde tek başıma olduğumu söyleyip onu kovuyordum.
Birkaç ay sonra, hiç dışarı çıkmadığım için elektriğimi ve suyumu kestiler. Kapıma itfaiye dayandı. Kapıyı kırıp içeri girdiler. Kaçmaya çalışırken bahçede emekleyen bir bebek gördüm. Hiç o kadar küçük bir yaratık görmediğim için ondan korkup bir ağacın arkasına saklandım. Saklandığım yerde beni kelepçelediler ve bir kliniğe kapattılar. Tavandan duvara, yattığım yataktan çarşafıma kadar her şeyi bembeyaz olan bir klinikte buldum kendimi. Sonrasını hatırlamıyorum.
Gözümü açtığımda karşımda bir kalabalık vardı. Annem olduğunu iddia eden bir kadın, babam olduğu söylenen bir adam ve doktorumun dediğine göre akrabalarım olan diğer insanlar, yanyana durmuş bana bakıyorlardı. Hiçbirini tanımıyordum. “Alka-Seltzer’iniz var mı?” diye sormuşum.
O klinikte ne kadar kaldığımı ben de hatırlamıyorum. Fakat taburcu edildiğim günü bugün gibi hatırlıyorum. Ne yapacağıma dair sorular soran bir psikiyatrist vardı karşımda. Şimdiye kadar ne iş yaptığıma dair çok şey biliyordu. Bu bilgileri nereden edindiğini sorduğumda bana gülmüştü. Görüşmemiz teknik olarak başarılı geçmişti herhalde ki o gün beni ailemle birlikte eve gönderdiler. İlaçlarımın tadı Alka-Seltzer’den farklıydı ve ben reklam yazarlığını nasıl yaptığımı merak ediyordum. Bana yazdığım ilanları gösteriyorlardı, filmleri seyrettiriyorlardı. Bir gün salonda, sanat yönetmeni olduğunu söyleyen bir adamla karşılaştım. Hatırlıyor muydum acaba onu, onunla birlikte yaptığımız işleri, arkadaşlarıyla birlikte geçirdiğimiz geceleri.
Dediklerine göre, üç buçuk sene önce bırakmıştım işi. Sonra bir daha hiçbir şey yazmamıştım. Yeniden yazmam için normale dönmem gerekiyordu çünkü bu “yazma güdüsü” bir travma ile makyajlanacak kadar kolay bir sivilce değildi.
Eski günlerime dönmem fazla uzun zaman almadı ama sosyal şartlar değişmişti. Potansiyel bir hasta muamelesi görüyordum insanlardan. Artık bana ve birbirlerine daha fazla tahammül gösterebiliyorlardı, müşteriler de yumuşacıktı ve benim tabirimle hepsi “daha korkak”tı. Misafirlerinin, toplantı masasında kek görmek isteyeceğini tahmin edebilirlerdi belki ama elimdeki kalemi kalplerine ne zaman saplayacağımı asla kestiremezlerdi.
İşte bu şartlar altında çalışmaya devam ederek eski günlerime kolaylıkla dönebildim. Liman aynı limandı ama zihniyetin değişmesi, gemileri de bir düzene sokmuştu. Gemilerden birinin adını Alka-Seltzer koydum. Onsuz geçirdiğim ilk gece, bu ödül gecesiydi işte ve şimdi kapıda iki tane kızgın surat benim kapıyı neden kapattığımı anlamaya çalışıyordu, üstelik kendilerinin bile çözemediği ifadelerle.
“Seni hayata ben döndürdüm! Nankör herif!” diye bir ses geldi dışardan.
“Bir tane Alka-Seltzer’den zarar gelmez” diyerek tekrar başladım.
Bilgisayarımın başına geçtim. Gözüm bilgisayarımın yanındaki davetiyeye kaydı. Hikayemde bahsi geçen sanat yönetmeni ile kapının önündeki sanat yönetmeni aynı kişi değildi bile. Sanırım her şeyi karıştırıyorum. Kapının önünde, gövdesindeki asalak canlı ile bana bozuk atan köpekbalığı kimdi madem? Neyse...
Her şeye rağmen reklam yazabiliyordum işte.
Murat KAYA
13 Mart 2006 Pazartesi


4 Comments:
!!!!!!!!!!
HM
By
Haluk Mesci, at 9:12 PM
Benden de bir hmm; kocaman üstelik...
Çok beğendim; devam yazılarını beklerim... Kaçınılmaz olan "filmin sonunu bilme isteği"...
By
Eylül Ataklı, at 11:13 PM
Bana F.Beigbeder'i hatırlattı biraz, sektöre dair sorunlar açısından bakınca da klişe geldi.
By
polente, at 9:13 AM
Offffffffffffffffff, yahu bana bu öykü neden bu kadar tanıdık geldi. Yalnız bendeki ilaç ismi başkaydı ama neydi hatırlamıyorum.
Neyse, olsun, yine de içelim gitsin, bir şeylere iyi geliyordur herhal. Sen de içmeye devam et Murat, gayet iyi yazdırıyor çünkü, eline sağlık.
By
Maksude Kılınç, at 5:19 PM
Yorum Gönder
<< Ana Sayfaya Dön