Murat Kaya

Pazartesi, Haziran 05, 2006

CV teknolojileri, İnsan Kaynakları, İş İlanları "İlK"

İş İlanları

"Prezentabl" sözcüğünü kullanmak yasaklanmak üzere. Cinsiyet belirtmeye şimdilik devam edebiliyoruz. Yakın zamanda (kırk-elli sene sonra yani) erkek çalışan bulmak imkansız olacağı için şimdilik cinsiyet belirtmekte zarar göremiyor herhalde ilan sahipleri. Sonraki evrede ise özellikle “erkek” cinsindeki çalışanları arayacaklar sanırım. Şimdilik cinsiyet kavgalarımız “erkekler çişini ayakta yapabiliyor ama bunun karşılığında beyinlerini kadınlara devrettiler” şeklindeki masum görünümlü “sidik kavgaları” ile geçecek. Hava terminolojisinde buna “it dalaşı” diyorlarmış ama ben hiç “uçan köpek” görmedim, nasıl oluyorsa...

“Analitik düşünme yeteneği”. Bunun ne olduğunu bilen yok gibi neredeyse. Bunu iş ilanlarına ilk olarak kimin yazdığını mahkeme bile bulamaz sanırım. Bildiğini iddia edenleri bir araya getirdiğiniz zaman, her birinin farklı bir tanım yaptığını görebilirsiniz. “Mutluluğun tanımını yap bana” dediğiniz zaman duyacağınız on bin farklı tanım gibi bir şey.

İş tanımına dair hatalar konusuna ise hiç girmeyeceğim çünkü çıkabileni henüz görmedim. Çıkanları da “çıktı” olarak görmüyorlar nedense, inatla. Belki biraz örnek vererek rahatlayabilirim. Bir futbol kulübü düşünün ki, ihtiyacı olmadığı halde devamlı forvet oyuncusu alıp duruyor. [Moda bu ya] Forvet oyuncuları daha fazla şöhret olur, “işi halleden kişi olarak görünürler”. Savunma oyuncusu olarak ün yapan kişi sayısı daha azdır. Bu dediklerimin hepsi “futbola dair göz kadar bilgisi olanlar” için geçerlidir elbette. Neyse buna rağmen maç sonuçlarına bakıldığında takımın attığı gol sayısı, ligin en çok gol atan takımı olduklarını gösteriyor. Madalyonun öteki yüzü ise (bu tabire de bayılıyorum) ligin en fazla gol yemiş takımı olduklarını gösteriyor. Atılan gol sayısı 100 ise yenilen gol sayısı 200. Forvet almaya devam ediyorlar. Neden? Çünkü “eleman ihtiyaçları olduğunu biliyorlar ama bu ihtiyacın neresi için olduğuna dair en ufak bir fikirleri bile yok.”

Gol sonrası sevinçlerinde takımın tamamı forvet oyuncusuna sarılıyor diye “forvet=CEO” algısına sahip insanlar yüzünden forvetler ünlüdür. Savunma oyuncusu olmasına rağmen gol atan üç-beş futbolcuyu da bilirler bunlar. Mesela bizde Alpay böyle bir şöhret elde etmişti. Sonra... Bir “Beckham dalaşı” ile fısssss. [Diğer etkenleri katmıyorum.]

“Over-qualified” meselesi. Haydi bakalım. Buna kim karar verebiliyor? Yoksa bir mazeret mi bu? “Sen bizim için fazlasın, sonradan başımıza bela olma diye sana böyle bir yafta verelim ‘lafta’, sen mutlu-biz mutlu..” demenin bir başka yolu mu? Buradan iki konuya geçiş yapıyor zihnim. Birincisi aranan bu elemanın uyumlu olsa bile ne kadar süre çalıştırılacağı konusu. Japonların “ömür boyu çalışma” modelinden korkan bir anlayış değil mi bu? İki taraf da (çalışan ve şirket) verimli çalışıyorsa neden olmasın? Eleman ile firma arasındaki uyum ömür boyu da sürebilir, sürmeyecekse de bir dakika bile sürmez. İkincisi ise yeni gelecek elemanın niteliklerinden çekinen “diğerlerinin” varlığı. Böyle bir tehdidi göğüsleyememesine rağmen “çalışmaya devam eden” insanlar da olacak demek ki. Sanki biraz ayna-ayna-söyle-bana durumu var gibi. Örnek üzerinden gideyim: Asistanından, işi elinden alacak diye korkan bir yönetici mesela. Sen olduğun yerde kaldığın sürece elbette bir gün asistanın, elinden işi alacak. Zaten sen de asistan iken başkasının elinden kapmamış mıydın(!) bu işi? Kurulan tüm tuzaklardan bir şekilde sıyrılmamış mıydın? Belki de böyle şeyler yaşamadın bile ama iş dünyasının “cosmo”larında bunları okuyarak bir “şüphecilik” geliştirdin kendince. “Sizden daha ileride olan astlarınıza nasıl ‘hast’ dersiniz?”, “Hiçbir iş yapmadan, patronunuzun sizi her sene yılın elemanı seçmesini sağlamanın 10 yolu”, “İş çıkışında güç gösterisi nasıl olur, twenty hot tips” gibi yazılar mı bunların sebebi? Böyle teknikler gerçek olsaydı, “nasıl ömür boyu kral kalabilirsiniz” isimli kitap bırakırdı krallar. Zehiri geliştirdiğiniz anda, panzehiri de birileri piyasaya sürecektir.

Birinci konudaki “iş ömrü” konusuna dönelim. Japonların ömür boyu bir şirkette çalışmasını gözlerimle görmedim. Muhtemelen bunu bize okullarda öğrettiler, “business cosmo” tipi yayınlarda öğrendik belki de. “Ali Taran’la görüşme yapabilmek için bile 100 bin Dolar vermeniz gerekiyormuş” gibi dedikodular zinciri. Bazı dedikodular bilerek çıkartılır. Kimi dedikoduyu önlemeye çalışır, kimisi de dedikoduları lehine kullanma yolunu seçer. Biri çıkıp da “Japonya’da ekonomi istikrarlıdır, bizim gibi coğrafyalarda (bu lafa da bayılırım) ekonomi dalgalanır, istikrar çok sık bozulur o yüzden o dediğin burada olmaz” gibi savunmalarla böyle düşüncelere girebilir. Ben de hep şöyle düşünürüm; Arsenal bir anda çok zor bir duruma düşse Thierry Henry’yi çıkarır mı elden? Çıkarabilir, belki. Bunu da bir sebebe dayandırabilir. Elindeki Thierry Henry sayısını bilmiyorsan elbette senin için her eleman elden çıkarılabilir. Belki de kaç tane Thierry Henry elden çıkarıldı şimdiye kadar, ben de nelerden bahsediyorum.
Çıkaran bilir.

Bazı firmaların sadece “reklam olsun” diye eleman ilanı verdiği de bilinir/söylenir/düşünülür. Bir insan kaynakları uzmanı çıkar der ki, “eleman sirkülasyonunun çok olduğuna dair bir sinyal verir bu (negatiftir yani)” ötekisi de çıkar der ki “demek ki işleri açıldı devamlı yeni eleman alıyorlar, eleman almasalar bile ne kadar seçici olduklarını göstermeye çalışıyorlar”.
Bu sohbetler bana çevresine “ben çok duygusalım, çok seçiciyim, hassas biriyim” diye kendini tarif eden liseli kızın sözleri gibi geliyor. Uzmanlar çözebildi mi bunu? Çözebilecek mi?

Neyse, ben şöyle bitireyim artık: Kimse vazgeçilmez değildir, hiçbir şirket de tek değildir. Buna rağmen Thierry Henry Arsenal için bir değerdir, Arsenal Thierry Henry’siz de bir şekilde kendine gelebilir. Duygusal etkenler de var tabi. Pascal Nouma çok kalamadı burada ama taraftar hâlâ onu istiyor. Şimdi bunlardan bir çıkarımda bulunacağım: Zenci isen ve “taraftarın istediği” bir futbolcu isen Real Madrid’te forma giyme ihtimalin çok düşüktür. Ama Real Madrid de tek değil. İşte bu kadar karışık bir konu. [Çıkarım yapmak serbest. Çıkarabildiğin kadar çıkar. Yeter ki başkasının çıkardığını kullanma.]

Senin kurtulmak istediğin bir kaleciyi almak için karşına çıkan kulüplerden biri Barcelona olabilir. Barcelona kaleciyi ucuza kapatmak için mi oradadır yoksa sen elemanının değerini mi bilemiyorsun? İşte bu noktada tüm “insan kaynakları” alemi oturur, kalır.

İş ilanlarına ek:

“Tecrübe/deneyim” arayan ilanlar. Bunun arkasında “işi tekrar öğretmeyelim, bilen adam/kadın gelsin de vakit kaybetmeyelim” düşüncesi vardır genelde. “Bizden daha fazla bileni gelsin de ayrıca ‘danışman parası’ ödemeyelim, maaş ödeyerek kapatalım bu işi” düşüncesi de olabilir. Deneyimin “yıl üzerinden” ölçüldüğü bir mekanizma var demek ki veya “CV’de sunulan deneyimi” doğru/yanlış ölçebilen birileri var. Eğitimlerde de Eric Clapton’un, ünlü olmadan sadece bir sene önce eline ilk defa gitar aldığı anlatılabilir. Ya da 40’ından sonra gitar çalmaya başlayarak yeni gitar modelleri üreten adamların “başarı hikayeleri” anlatılır. Sonra da “en az dört yıl deneyim” arıyoruz ilanlarında ne yapmanız gerektiğine dair fikir verenler çıkar. Mülakatlarda “ben seni almak istiyorum ama insan kaynakları müdürüne (müdür lafına da hastayımdır) deneyiminin az olduğunu nasıl anlatacağım, onu düşünüyorum” cümleleri duyulabilir. Bazen “her şey palavra” gibi görünür, bazen de “en küçük ayrıntı bile önemlidir” denebilir.

“Deneyim ölçen” bir alet geliştirilmesi gerekiyor. İşe başvuran elemanları bir kabine sokacaklar ve kabinin ekranında “bu elemanın deneyimi bilmem-kaç senedir” yazacak. “Analitik düşünme” yeteneğini de ispat ettikten sonra “işe alınabilir” diyerek diğer CV’lerin yanına konulacak. Sonraki görüşmelerde artık “money talks”. Gerisi, köydeki adamın Monica Bellucci için biriktirdiği başlık parasını minimumda tutma hesapları gibi bir şey işte. Höh. Eh işte, hem İtalyan hem de denk getirirsen koltuk altı “kıllı”. Atasözü de bırakmış atalarımız “isteyenin bir yüzü, vermeyenin iki yüzü kara” diye, sonuna kadar sömürsünler.

Çok konuşuyorsun sen Murat, kapat artık bu konuyu. Yazdıkça yazasın geliyor.

En sonunda kin yapanlar ortaya çıkıyor artık. Geçenlerde birisi bağırıyordu; “Bir gün bir şirket kurucam, ilan verip eleman çağıracam, sonra hepsiyle dalga geçip mülakattan kovacam” diye. Demek ki “böyle bir şeyi yapan ilk ‘canlı’ olacağım” diye düşünüyor. Ne ilk ne de son.

Neyse alt katlarda hava sıcaklığı mevsim normallerinde seyrediyor, üst katlarda hava soğuk mu soğuk. Size 70’lik fiyatına 60’lık verelim. Onuncu kattan yukarısını 80’liklere tavsiye etmeyiz. Basınç artıyo, biliyon mu.. Kalbi var, romatizması var..

Lilys’den bir porsiyon Nanny In Manhattan tavsiye ediyorum.

(Post Post) Söylemek istediklerimin yüzde kaçını söyleyebildim diye hesap yapıyorum ben şu anda. %10. İyi bir oran sayılır yine de.