Murat Kaya

Pazartesi, Haziran 05, 2006

Seyrettim ben bunları

Son zamanlarda yine peşpeşe film seyretmeye başladım.Hep “yazayım” diyorum ama şimdiye kadar hiçbir seriden bahsedemedim. Bu benim tembelliğim olsun.Bu hafta seyrettiklerimi yazayım bari.

Guest House Paradiso ile başladı her şey bu hafta. Rik Mayall, Young Ones’taki espri anlayışından gram kaybetmemiş, hiçbir ilerleme yok neredeyse ama yine de beni güldürmeyi başardı. Young Ones dizisinden bahsetmiştim eski postlarımda. Enteresan bir yapımdı. Ya midenizi bulandırır veya “İngilizlerden nefret ediyorum” cümlesini kurmanıza sebep olur ya da benim gibi her bölümünü defalarca seyrettirir. “Nesi komik ki bunun” sorusu da bazı kişilerin zihninde canlanabiliyor. Sanırım sonuncusu daha fazla. Ama bence bu biraz “elektriğini yakalamakla” alakalı. Rick Mayall’ın yaptıklarını başkası yapsa –ki yapan çok vardı- bu kadar güldürmezdi herhalde beni. Yine aynı diziden rol arkadaşı olan Adrian Edmondson ile birlikte çıkarmışlar bu filmi. Klişeler çok fazla ama klişenin “güzel” olmadığını, iyi kullanımı olmayacağını kim söyledi? (Yani “klişe” lafı olumsuz anlamda çok fazla kullanılıyor, yakında “kötü=klişe” algısı oluşabilir diye korkuyorum.)
Film eğlenceli. İngiliz komedilerinin klasik sound’undan kopmadan izlettiriyor kendini. Young Ones gibi iğrenç bir yanı da var. Eh, Young Ones’ı beğenen biri bunu da beğenir.

Dün Italian Job’u seyrettim. İlk versiyonu, Michael Caine’in olduğu 1969 yapımı olanı yani. İtalya yolları taştandı. Güzel manzaralar ve bol bol Mini reklamı vardı filmde. Yeni versiyonunu bilmiyorum ama onun bana bu kadar lezzetli geleceğini sanmıyorum. New Kids on the Block’u çağrıştırıyor bana nedense yeni versiyonu, afişinden olsa gerek. Belki başka bir zaman izlerim. Eski film ile yeni film arasında nasıl bir yol izlemişler acaba sorusuna cevap bulmak için.

Elvis Presley’in Charro’su. Kovboy filmi ve Elvis’in asla bir kovboy olamayacağına dair fikirler veren filmdi. Pek de ne olup bittiğini anlamadım aslında ama kovboy filmlerinin çoğu bana “fabrikasyon” geldiği içindir herhalde bu algım. Elvis dediğin şehir adamıdır, ne işi var Country’de. Çok “zorlama” geldi film bana, yanlış hatırlamıyorsam son filmi idi bu (tekrar bakacağım) - değilmiş. Sondan üçüncü. Tamam, Elvis rol yapamıyor ve sadece hayranlarını memnun etmek ve TV’nin yokluğunu gidermek için yapılmış işler bunlar ama yine de sıkıcı geldi bana. Speedway isimli film bile en azından sevimlydi, her ne kadar Nancy Sinatra’nın filmdeki duruşuna gıcık olsam da. Elvis sevimlilikle kapatıyordu filmin eksikliklerini ama Nancy Sinatra herhalde sadece “baba hatrına” oynamış filmde. Belki de akıllının biri, “Nancy Sinatra’nın sesi plaklarda zenci sesi olarak algılanıyor olabilir, sinemada gösterelim de herkes anlasın onun sarışın olduğunu” diye önermiş de olabilir. İyi ki “klip çağı”na yetişmemiş yani. Müslüm Gürses bile daha güzel idare ediyor “görselliği”.

İşin kötüsü seyrettiğim filmleri sonradan sayamıyorum. Dün gece Reality Bites’ı seyrettiğimi hatırlıyorum ama ondan önceki gün seyrettiğim filmlerin ismi uçmuş gitmiş aklımdan.

Haa bir de. Bir keresinde şöyle bir cümle duymuştum birisinden. Nedense hala düşünüyorum bu cümlenin ne mesaj vermeye çalıştığını. Cümle şu: “Ben geçen hafta iki tane altyazılı film seyrettim”. Bu cümleyi sanırım iki sene önce duymuştum bir toplulukta. İşin tersi, yabancı dili de yoktu bu cümleyi telaffuz eden kişinin. Neden böyle dediğini ben hâlâ anlayabilmiş değilim. Yoksa “altyazılı” film seyretmek bir “statü sembolü” falan mı oldu? Hani övünüyorduk “dünyada en iyi dublaj yapan ülkeyiz” diye. Bazı algılar yıkılıyor mu yoksa? “Altyazılı, iki tane film seyrettim” dedi çocuk. Vay be. Şimdi Charlie Chaplin filmleri seyreden birisi nasıl anlatacak bunu? “Sessiz film seyrettim geçen gün” diye mi? Biri de çıkıp “geçen gün Almanca dublajlı bir Fransız filmi seyrettim, İngilizce altyazılıydı hem de” derse “vay bee demek ki abimiz dört dil birden biliyo” diye düşünmemiz gerekecek herhalde. Bu cümleyi Flamenk diliyle kurarsa anlamayacağız tabi. “Tuzu uzatır mısın” dediğini falan sanacağız herhalde, restoranda.

Bu gece de Hangin' Up'ı seyrettim. Teorim şu; geçen yüz yıla kadar boşanmış aile çocukları az idi ve az olanı göstererek ilgi toplandı. Fakat şu anda dağılmamış aileler azınlığa düştüğü için yakında "mutluluk hikayeleri" izlemeye başlayabiliriz sinemada. Mümkündür.

Walter Matthau'nun da son filmiydi bu tabi. O açıdan da duygusal bir şey. Front Page'i de seyretmiştim. Güzel bir yapımdır.