Bob Garfield sunumu
Tanıtımında "madem öldük, neden cennette değiliz" cümlesi vardı.Bob Garfield'i İstanbul'a bir önceki gelişinde dinleyememiştim. Kitabını da okumamıştım. Arada bir AdAge'deki yazılarını okurdum. Aslında şimdi kariyerinin hikayesini de merak ettim. Bu satırları yazdıktan sonra Bob Garfield'in nasıl Bob Garfield olduğunu ve herkesin bildiği uykucu kedi Garfield ile bir akrabalığı olup olmadığını araştırayım bari.
Sunum şöyle başladı: "Artık piyasada bir iki sene çalışıp deneyim kazanma zamanı sona erdi. Daha fazlasına ihtiyacımız var."
Hmm dedim. Hemen açtım not defterimi ve bu cümleyi not ettim. Sunumların, konuşmaların, filmlerin, kitapların, hikayelerin-romanların (şiiri, "yazı" kategorisine bile almıyorum kendimi bildim bileli) ilk cümlelerine dikkat ederim. Hatta geçtiğimiz senelerde Varlık dergisindeki bir "yazarların, yazma ve yazamama halleri" ile ilgili düşünce sergisinde "ilk cümle kafanda belirmedikçe oturup yazamazsın" ve "bir hikayenin ilk cümlesini yazdığında -aha, işte oldu- hissi yaşamadıkça o hikayeyi bitiremezsin" gibisinden cümleler okumuştum. Eh, bu duyguyu ben de hissediyorum (hani berbat bir yazar olsam da, hislerim vardır az buçuk) ve herhalde bu yüzden izlediğim şeylerin ilk cümlesini not ediyorum. Böyle bir teori ya da fikir okumadım ama sanırım "sunumun ilk cümlesi, o sunumu dinleyip dinlememek arasında gidip gelen kişilere bir fikir verebilir" diyebiliriz.
Dikkati toplamak için atılan başlık No: 1
Neyse, ne diyorduk? Bob Garfield'in girişi enteresandı. "Artık piyasada bir-iki sene çalışıp deneyim kazanma devri bitti. Artık daha fazlasına ihtiyacımız var." Hmmm.
Türkiye'de de konuşulmaya başlanan "nereye gidiyoruz" sendromunun Amerika'daki hallerinden bahsetti daha çok. Sıradan bir Amerikalının gün içinde karşılaştığı "mesaj" sayısı ile bunlardan "kaçma" dürtüsünün aynı büyüklükte olması şeklinde özetleyebiliriz bunları.
[Burada araya girip "madem bu kadar kötü durumdayız, bundan nasıl kurtulacağız, ondan bahsedin bana" bakış açısıyla okuyorsanız bu yazıdan da "bir sonuç" alamayacağınızı hatırlatmak isterim.]
Özet olarak "Reklam dünyası buraya kadar bildiği gibi geldi. Artık bitti." diyor Garfield de (herkes gibi). "Peki ne olacak?" sorusu ise "öldükten sonra da televizyon seyredebilir miyiz" diye sorup cevap beklemek gibi.
Dikkati toplamak için atılan başlık No: 2
"TiVo var, herkes reklamlardan kaçıyor" diyor Garfield de. Amerika tarafından bakış böyle. Sonra bize "Amerikan televizyonlarındaki saçmalıkların aynen buraya da geldiğini biliyorum" dedi, bir ara salonun Flintstones'u, Jetgilleri, Micky Mouse'u falan bilmediğini düşündüğü için.
Haksız da sayılmaz. Amerika'da tutan her girişimin bir sene içinde Türkiye'de de aynen yapıldığını o da tahmin ediyordur herhalde. Hayatında bir defa Fransız TV5'ini seyretmiş birisinin, "Televizyon Makinesi" programının oradan "uyarlama" olduğunu anlamamasının imkansız olduğunu düşünerek söylüyorum bunları. The Daily Show'u da yaptık (kendimize göre) (nedense hep aynı kişi tarafından yapılıyor bu "uyarlama" programlar..)
Bu programların hepsinin ortak yanı üç saatlik "prime time" ismi verilen zaman aralığında gösterilmesi. Amerika'da prime time'da "scripted content"in azaldığını/azaltıldığını da söyledi Bob Garfield (yanlış anlamadıysam).
"Peki Desperate Housewives'a ne diyorsun o zaman Bob diye soracaksınız bana şimdi" diye ekledi.
Evet, Desperate Housewives peki nasıl oluyor da ABC'ye ilaç gibi geliyor böyle bir "kaos" senaryosunda? Bob Garfield bu durumda bu tip "scripted content"lerin artık eskisi kadar uzun ömürlü olmadığını NBC televizyonunun yöneticilerinin söyledikleriyle destekliyor. Yani bu dizilerin maliyetlerinin bir süre sonra televizyon kanallarına oldukça fazla geldiğini ve buna rağmen izleyicinin ilgisinin azalması ile reklam gelirlerinin düştüğünü ve eski dönemlerdeki gibi uzun ömürlü olmadığını söylüyor. Bu durumda Desperate Housewives'ın bu sezon sonunda veya maksimum dördüncü sezonunda (bu sene üçüncü sezonu gösteriliyor) bitmesi bekleniyor.[Buraya bir not: Bob Garfield, "Desperate Housewives" dediği anda ekranda Susan, Lynette, Gabrielle ve Bree belirdi doğal olarak. O sırada altta da dizinin jenerik müziği çalıyordu. "Bu sunumlarda böyle başkalarına ait fikri eserleri de çalabiliyoruz işte" gibisinden bir şeyler söyledi. Çalabilmek=hırsızlık yapabilmek anlamında yani. He he komik geldi bana. Metallica niye yeni albüm çıkarmaz oldu acaba?]
Dikkati toplamak için atılan başlık No: 3
Peki insanların ilgisi nereye yöneliyor? "Web'e" diyor Bob Garfield. "YouTube'daki milyonlarca video da insanların artık nelerle ilgilendiğini ve nelerle bir süre sonra ilgilenmediğini gösteriyor". YouTube'un Google tarafından alınmasının bahsedilmediği bir sunum duyamayacağız herhalde bu sene. YouTube'dan örnekler gösterdi bol bol. "Çoğunluğu "crap" sınıfında ama bir tsunamiyi görmeniz için de aynı mecrayı kullanmanız gerekiyor" dedi ve bize bir amatör kayıttan tsunaminin nasıl bir şey olduğunu gösterdi.
Gösterdiği YouTube videolarından biri de Jon Stewart'ın, CNN'de geçtiğimiz senelerde yapılan (sanırım 2004 convention'ıydı) tartışmalardan birinde (papyonlu adamın adını unuttum) papyonlu adama canlı yayında "dick" demesini gösterdi. Sonra Jon Stewart'ı takdir ettiğini hissettirdi bize. O papyonlu adamın (adını hatırlamıyoruuuum) gerçekten bir "dick" olduğunu söylemeden edemedi. ["Dick" bahsi bir alttaki postta da geçiyor. Ne tuhaf isim. "Sayın Chenney, isminizi kim koydu acaba?" Dick Chenney'in Türkiye ziyaretinden bir röportaj sorusu.]
Blog arşivlerimde The Daily Show with Jon Stewart'tan bahsetmiştim (ne zamandı ben bile hatırlamıyorum) geçen senenin "hot" izlencelerinden biriydi. Sonra Borat kondu o "hot list"e. (İşin tersi Borat yıllardır var ve daha yeni çıkmış gibi karşılanmasını da ayrıca "bir garip" karşılıyorum. Bu konuda en büyük potu hiç tahmin etmediğim kişi kırdı: Serdar Turgut. Cümlesi şöyleydi "Sacha Baron Cohen'in yeni karakteri ise Avusturyalı bir gay moda fotoğrafçısıymış. Bakalım onu nasıl canlandıracak." [Bruno'dan bahsediyor]. Mail atıp "Serdar Abi. Uzun zamandan beri var Bruno, beklemene gerek yok görmek için, bir de o fotoğrafçı değil" diyesim geldi ama demedim. Gazetecilere mail atmıyorum artık. Cevap bile vermiyorlar). Televizyonculukta devamlı zirvede kalmak çok güç. Bizim için (yani liginde üç tane takım olan bir televizyonculuk ligi) bile bu zor iken Amerika'da "cable", "national" binlerce kanal arasında bunun daha da zor olması çok normal. Biz bile artık dizileri çok çabuk tüketir olduk. Dizi furyası bizi de etkiledi ama bir şey daha oldu bizde: Amerikalılar "reklamdan kaçarken", bizim televizyonlar sadece reklam filmi gösteren programlarla rating bile aldı!!!
"Reklam arasında kanal değiştirmek" gibi bir adetimiz olsa da yine de Amerikalılar kadar "acı bir durumda" değiliz. Tamamen uzak da değiliz. O duruma ulaşmaya az kaldı ve belki de "durum çanı" çoktan çaldı bile GOOOONNNGG.
Dikkati toplamak için atılan başlık No: 4
Bob Garfield'in gösterdiği slaytlarda Amerika'da televizyon izlenme oranlarının her geçen yıl "düştüğünü" gösteren bir tablo vardı. "İnternet penetrasyonunu arttıkça televizyon izlemeyi bırakıyorlar" diyebiliriz bu durumda. Son on yıl içerisinde gerçekleşen olaylar belki de Amerika'nın 80'lere kadar yaşadığı evrelerden daha fazla olaya sahne oldu. Hafızalar güçsüzleşti. İlgi alanları çoğaldı. Mesaj kanalları arttı. Televizyon kanalları (bizde) çok arttı. Çok değil, bundan onbeş sene önce sadece iki televizyon kanalımız vardı.
Bunlar yetmiyormuş gibi, televizyon dizilerinin VCD-DVD veya Divx formatlarına dönüştürülmesini de biz son on sene içerisinde yaşadık. Dallas dizisi yayınlandığı dönemde hiç VHS'de satılma lüksüne sahip olamamıştır ama (mesela) Lost dizisi televizyonlarda yayınlandığı yetmiyormuş gibi, DVD formatıyla da izlendi. [Ben hâlâ bulaşmadım Lost'a.] Avrupa Yakası'nı ele alalım. YouTube'da defalarca izlenmeye devam edilen sahnelere sahip.
Ama.
O başlıktan sıkıldım, değiştiriyorum. Yeni bir paragrafa hoş geldiniz.
Ama eski diziler 10 sezon boyunca ilgi çekebilirken artık bir dizi 3ncü sezonunu görebilirse kutlama yapmayı hak ediyor. Bu sene herkesin ağzında "Lost lost lost lost" lafı varken belki bir sene sonra başka bir şeyden bahsediyor olacaklar. Peki Lost ne olacak? "Tatlı bir hatıra" olarak kalacak. Seinfeld dizisi 10ncu sezonunu yapabilirdi belki ama Jerry Seinfeld'in istediği para NBC için fazlaydı. İdare edemez miydi? Edebilirdi belki ama bir bölüm Seinfeld yerine üç tane daha dizi yaptırabilirdi. Peki Jerry Seinfeld daha az bir paraya devam eder miydi? Edebilirdi belki ama işi "tadında bırakmak" yemeğinin üzerine alacağı tatlı "ekşi bir lezzete" sahip olabilirdi ve belki de "Seinfeld kötüleşti artık" sözlerini kaldırmak zorunda kalırdı. O fiyata da bu sözü kaldırmak oldukça güç gelir. İzleyicinin, izlediği şeylerden sıkılma eşiği de iyice düşüyor. Eski dizileri 6 sezon pür dikkat izlemiş olan izleyicilerin dikkatini dağıtan binlerce diğer dizi/yapım sırada bekliyorken, nasıl beğenirler ki izlediklerini?
"Scripted content"in yerini "Reality Show"lar alır çünkü daha ucuzdur ve daha fazla ilgi çeker çünkü halk "scripted" yerine "reality"e ilgi göstermeye başlar bir süre sonra....
Sunumu izleyenler, Garfield'in "Chaos Scenario"yu örnekleriyle oluşturduğu sırada bir "Türkçe slayt" ile karşılaştı. Ne yazıyordu biliyor musunuz? "Sahiden sıçtık". (Hikayesini anlatmayayım artık:-)
Başlık cephanesi de amma çokmuş. At at bitmiyor.
Peki gelecek gerçekten web'de mi? Muhtemelen ama bu durum ülkeden ülkeye giderken bol bol "rötar" yapabilir. Peki geleneksel medyalara ne olacak? Ölmeyecekler belki ama pazarlamanın geleceği üzerine geliştirilen teoriler gibi "küçük parçalara ayrılmış, niche'lere hitap eder şekle dönecekler". Eski halleri ile karşılaştırıldığında, gelirler açısından, onlar için "ölüm" gibi olabilir bu tahminler.
Bu sıralar (veya bana öyle geliyor) gelecek ile ilgili "projeksiyonlar" dönemiymiş gibi her tarafta "senaryolar" uçuşuyor ve kendimi bazen "uff yeter artık" derken buluyorum. Bunu niye mi söyledim? Garfield'a giderken radyoyu açtım. Küresel ısınmadan bahsediliyordu ve o kadar kötü bir tablo sergileniyordu ki... "Gelecekte ne yapıyor olacağımızı düşünmekten ve geçmişi açıklamaya çalışmaktan, bugünü yaşamayı unuttuk" diyesim geldi. Ve dedim. Garfield "marketing"in öldüğünü söylüyordu, WWF ise dünyanın öldüğünü. Ortaçağ Avrupa'sında "kötümserlikten başka bir şey demeyen" papazlarla dalga geçiliyor ama onların yerine konan şeyler de "insanlık öldü, o bitti, şu gitti, deniz kalmadı ama on yıl beklersen buzullar eriyecek ve istemediğin kadar deniz olacak her yerde..." gibi sözler. Silkelenin bir insanoğlu! Geçenlerde iki uzaylı konuşuyordu: "Bu insanlar parayı aklıyorlar, seksi de kirletiyorlar. Dertleri ne bunların?" O iki uzaylıya hak vermek üzereyim. Çişimizi yapıp duruyoruz, sonra da "her taraf çiş oldu" diye ağlıyoruz.
Bob Garfield'in sunumu da bana yabancı gelmedi. YouTube, Second Life, RSS, end of the networks... Bir şeyi daha kelimelere dökebildim o gün. Kendimle ilgili. Bob Garfield'i dinlerken yanımda Meltem vardı. Meltem'le Türkçe konuştuğumuz sırada Bob'un dediklerini algılayamıyordum. Sanırım beynimi İngilizceye odakladığım zaman Türkçe düşünemiyorum. Türkçe düşünürken de İngilizceye odaklanamıyorum.
Bob, ya dur daha ölmedik. Bak, nefes al-nefes ver. Yaşıyoruz bak.
Bob'un bloga en son baktığımda Amerikan ordusunun son reklamını eleştirdikten sonra aldığı "vatan haini" maillerinden bahsediyordu. Friedman "dünya düzdür" dedi, ben de "aslında yok birbirimizden farkımız" diyeyim bari.
The Doors'tan "People are Strange" çalıyor şimdi altta.
OH be. Bu da son başlık. Dipte olduğuna bakmayın.
Sırada Borat.


1 Comments:
"İlk cümlelerin, yazılacak metnin tüm dokusunu belirlediği gibi bir saplantım vardı. Bu nedenle de gerilirdim. Aklımdaki hikayeyi anlatmak için oturduğum masanın başından tek satır yazmadan kalktığım olurdu. O giriş kısmını, ilk cümleleri düşünürken hikaye zihnimde eskir, değerini kaybeder, artık ilgimi çekmez bir hale gelirdi. Bunu aşmak için daha az karmaşık bir teknik denemeye karar verdim: Yazmaya balıklama dalıyorum. Boş bir sayfa açıyorum bilgisayarda ve hemen başlıyorum. İlk cümleyi falan beklemeden...."
Murat Gülsoy
Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık (3ncü basım)
Sayfa 29'dan.
Can Yayınları
By
Murat Kaya, at 9:36 PM
Yorum Gönder
<< Ana Sayfaya Dön