Murat Kaya

Cumartesi, Mart 17, 2007

Bana mim deme Jim, bana mim deme.

Sevgili Zeynep'in sobelemesinden sonra, Murat Kaya oturup şunları yazdı... :

Bu mim davaları sıklaşmaya başlayacak sanırım. Birkaç gün sonra “haydi hepimiz avuç içi resimlerimizi koyalım, mimlediklerimiz de falımıza baksın” haline dönerse mimleyeni döverim. Söylemedi demeyin. : )
Şimdiki mim olayı “haydi blogumu yorumla” gibi bir dalga. Sevgili Zeynep beni mimlemiş. O halde –belki de son defa- bir mim olayına giriş yapıyorum.
Zeynep’in blog, Wordpress’te ve ben Wordpress’e ufaktan gıcığımdır – laf aramızda – bu yüzden açılış konuşmamda ne diyeceğimi bilemedim.

Karın içinden çıkmış çiçek görseli kendimi İkinci Dünya Savaşı’na dair bir filmin içindeymişim gibi hissetmeme sebep oluyor ama olsun. Bir süre sonra romantizm titreşimlerini de alıyorum ve rahatlıyorum biraz. İkinci Dünya Savaşı’na karşı hislerim hâlâ karışık. Bir yandan “dobra” buluyorum, “haydi savaşalım” diyerek birbirine giren ülkeler, oldukça dürüst bir harp yaklaşımı gibi geliyor bana. Öte yandan da “niye depreşiyorsunuz, oturun oturduğunuz yerde, uslu uslu. Zaten hepiniz açlıktan ve kıtlıktan incelmişsiniz ve şort gibi bir kumaş cimrisi ürün çıkarmak zorunda kalmışsınız. Birbirinizi yiyeceğinize gidip kumaş fabrikası kurup üretim yapsaydınız şimdi torunlarınız size küfretmiyor olacaktı belki. Bu bizi başka bir düşünceye daha taşıyor aslında. Belki de savaş olmasa o torunlar zaten başka bir sebeple atalarından nefret edecekti. Ne bileyim, mesela “ekonomiyi berbat hale getirecek kadar beceriksiz ve aptal oldukları için” olabilir. “Tarihte ne olduysa oldu, önümüzdeki maçlara bakalım” diyen kişilerin arasına giriyoruz çoğunlukla. Bu devirlerde ise kuşaklar arasında "aşırı" bir fark olması doğal sanırım çünkü artık medya var. Hızlandırıyor her şeyi. (Mario Puzo’nun kitabını yeni bitirdim. - Bahsedeceğim. Kuşak çatışmaları konusundaki fikirlerini kendime çok yakın buldum nedense. İfade tarzı da çok güzeldi. Şimdi parmağın klavye üzerinde bu konulara kayması çok doğal karşılanabilir sanırım.)

Zeynep’in blogundaki çiçekten geldiğim noktada, şöyle bir etrafıma bakıp diyorum ki:

- Nereye geldim ben, neresi burası?

Haritamı açıp, ilk olarak yola çıktığım noktaya geliyorum. Zeynep’in blogu beni dövecek çünkü ben Zeynep’e “ama genelde ödevleri koyuyorsun” demiştim bir defa ve Zeynep kibarlığından beni dövmemişti ama şimdi Wordpress’in de adını andığım için Wordpress beni dövmeye kalkabilir. Peki Blogger bu durumda benimle müttefik olur mu? Sanmıyorum. Ona, müttefiğim olması için güzel bir menfaat sağlamam gerekiyor galiba. Menfaat sağlayamayacağım için kusuruma bakabilirsin sevgili Blogger. (Bu espri avucunu karşısındaki kişiye gösterip “avcuma anlat çünkü ben seni dinlemiyorum” başlıklı espriden türetilmiştir. Muadili bizdeki “sen onu benim külahıma anlat” gibi görünse de aslında pek yakın oldukları söylenemez. Çok uzak olduklarını da söylemek mümkün değildir.)

Blogun tabela kısmındaki çiçeğe şimdi bir daha baktım, boynu bükük bir sokak lambasına da benziyor sanki. Hani soğuk kar tanelerinden, sıcak elektrik akımlarına akar gibi. Zira o sıcak elektrik akımları, blog içerisinde kasvet verecek kadar sıkıntılı yazılar yazan bir “akademisyen” sandığınız sırada sizi vurur zaten. Zeynep gibi akademisyenlere ihtiyacı var bu memleketin demeyeceğim (memleketin neye ihtiyacı olduğunu belirleyen bir Devlet İhtiyaç Belirleme Ofisi falan mı var da bu sözü dile armağan ettiler. Kim ettiyse artık..) çünkü ben aslında başka bir şey demek istiyordum: Zeynep’in blogculuğu Türkiye üniversiteler alemi için önemli bir gelişme bence çünkü kendisi en eski blogger’lardan.

Örtmenim örtmenim zil çaldı. Çıkmamız lazım artık. Kategorileri, linkleri ve arşivi ile pazarlama bloglarının önde gelenidir Zeynep Özata Blogistan’ı. Ülke gibi blog. Devlet gibi blogger. Hükümet gibi hoca.
Kimi mi mimledim? Kimseyi. Çünkü bu mim zor. Sonraki mim dalgasını beğenmezsem, elma deseniz bile çıkmayacağım. Armut derseniz zaten hiç çıkmam.