Murat Kaya

Perşembe, Kasım 13, 2008

Numara taşınabilirliği üzerine (tesadüf)

Numara taşınabilirliği geldi ya sonunda. Artık her GSM operatörü reklamı bu konunun üzerine gidiyor tabii. Neyse, benim anlatacağım şey numara taşınabilirliğinden biraz uzak olacak ama sonunda numara taşınabilirliğine gelecek.

Radyolarda, televizyonlarda eskiden reklam kuşağı "reklam" deyip başlardı (hatta bir zamanlar o "reklam" ibareleri de kalkmıştı ve reklama giren kanal logosunu saklamak zorunda kalmıyordu da, hangisi programın devamı-hangisi reklam, reklam nerede başladı-nerede bitti karmaşası oluyordu, neyse) ve sonra bir gün birileri bu "alanlara" da reklam almaya başladı. "Reklamlar" demek için bile reklam almaya başladılar. Belki de markalar için iyi oldu çünkü kumandaya ulaşmak için izleyicinin geçireceği birkaç saniye içerisinde bile o sırada kendisine verilen mesajı algılayabilmesi sağlandı.
Bu durum, radyolara da sıçradı tabii ki. Power FM'de de uzun süredir sabahları reklamlara girmeden önce Vodafone'un, harika bir müzik eşliğinde (Vodafone'un o reklam müziği gerçekten hoşuma gidiyordu) "Ramazanda konuştuğunuz kadarı, bayramda bedava" ve "yüklediğiniz kontör kadar mesaj bedava" gibisinden reklam mesajlarını ilettiği reklamları giriyordu. Şu anda bu bölümde Vodafone'un "numara taşınabilirliği" reklamı dönüyor.

Neyse. Sokak röportajları oluyor aynı radyoda. Soru şu "başınıza gelen en ilginç olay nedir?"

Kadının biri anlatmaya başlıyor: "Bir gece arkadaşlarımızla birlikte, kalabalık bir grup halinde Taksim'e eğlenmeye gittik."...
[Buraya kadar normal. Gözlemleri sıralayalım hemen: Eğlenmeye gidilen yeri mekan ismi olarak vermek daha çok üst segmentten bir ürün ise gerçekleşen bir davranıştır. Sadece semt ismi söylemek ise daha çok lokal/pavyon tadında bir yermiş izlenimi bıraktı bende. Neyse. Devam ediyoruz hikayeye.]

"Biz arkadaşlarla dans ederken, yanıma iki tane güzel kız yanaştı [Anlatan kişinin bir kadın olduğunu tekrar hatırlatıyorum]. Benle dans etmeye başladılar. Fena da kız değiller, neden benimle dans ediyorlar ki diye düşünmeye başladım ben. Hani ben de tek değildim, arkadaşlarla dans ediyorduk ama... Bunlar bütün gece boyunca benim yanımdan ayrılmadılar, her dans figürünü yaptılar benimle birlikte.." gibisinden devam ediyor anlatmaya. [Buradaki bir diğer gözlem: Yanına yaklaşıldığında, dinleyicinin bu hareketi tuhaf karşılamaması için 'yanında arkadaşlar olmasına rağmen yaklaşıldığı' vurgusunun yapılması dikkatlerden kaçmıyor.]

"Sonra gecenin ilerleyen saatlerinde, benimle birlikte lavaboya geldiler ve benimle nasıl ilgileniyorlar, nasıl ilgileniyorlar, anlatamam, hatta oradaki lavaboda benim ayaklarımı yıkayıp bir de bana masaj yaptılar. Telefon numaramı alıp, benle devamlı görüşmek istediler. Ben de onlara mecburen numaramı verdim. Devamlı aramaya başladılar beni. Ben de kurtulmak için binbir yalan söyledim onlara. En sonunda geçtiğimiz haftalarda ancak kurtulabildim onlardan. Numaramı değiştirdim..." diyor ve hikaye burada küt diye bitiyor.

Peki sonra ne oluyor? Bir üst paragrafta, radyodaki kişinin anlattığı hikayenin son kelimesini duyduğumuz gibi "reklam saati" geliyor ve radyonun reklam bandı devreye giriyor:

"Numaranızı değiştirmeden Vodafone'a geçin, rahat edin" gibisinden "numara taşınabilirliği" spot'u. 

Buyrun buradan yakın. Hikaye nereden gelip, nereye bağlanıyor, program nerede kesilip, araya küt diye reklamlar giriveriyor. Üstüne para verip, senaryo yazdırılsa bu kadar alakasız iki halat, üst üste denk gelemezdi herhalde.

Peki olumlu algı mı, olumsuz algı mı? He onu algı ayarlarına sormak lazım. 

Pazar, Ekim 26, 2008

Ürettiği İçeriğe Tapınma Hastalığı

"Ürettiği içeriğe tapınma hastalığı"

Tanım: Daha çok medyada görülen "internet denilen şey ile kontrolümü kaybettim, hepsini alaşağı edeceğim" diye bağıran, kapalı yerde tutulması ve devamlı olarak ne yaptığının gözlenmesi gereken bir hastalık.

Sebepleri: "Aşağılık kompleksi" ile tetiklenir. Benim yaptığımın aynısını yapıyor ve benim para kaybetmeme neden oluyor (kazanmama değil, kaybetmeme) cümlesi ile başlar. Halbuki "zaten cebinde olmayan para, kaybedilmiş para değildir." O para "cebini kaybettiği" zaman, diretk olarak senin cebine gelmeyecektir zaten. Belki hiç gelmez, belki dolaylı olarak gelir. Ama sen böyle mızmızlık edersen muhtemelen hiçbir zaman gelmeyecektir.

En sık görülen savunma biçimi: İnternet denen aşağılık şey ile, işlerimiz bozuldu. Ondan önce ne güzeldi, al gülüm-ver gülüm. Şimdi hiçbir şey vermeden, bizim aldıklarımızı alıyorlar. O zaman ne yapmamız gerekiyor, bu interneti tamamen yok etmemiz gerekiyor. 

Sonuçları: Bu yüzden bu ülkede, gazeteler web sitesi yapmamayı tercih eder. Baktılar ki web'den de para kazanılıyor, o zaman içeriği koy ama yanına da "güzeller galerisi" ve "video galerisi" koy, bari "reklamdan kazanırız". Bazı gazeteler ise hiç web'e girmez, "internetten bedavaya okumak yok kardeşim, benim içeriğim 'tapınılası' içeriktir ve öyle bedavaya okunamaz. Sen onu okuyacaksan, benim cebime de dedemden gördüğüm metotla "para girmelidir". Haa bir gün "para" kavramı diye bir şey kalmaz ise olsun o zaman da yemeğini veya taşını-toprağını-silahını bana vermen gerekir. İllaki bir şey almam lazım senden. 

Amarikalılar (Amarika diye okunur genelde) internetten tüm dergilerini bedava okutuyorlar! Enayi oğlum onlar. Zaten çok cahil bir halkları var. Daha Türkiye'nin hangi kıtada olduğunu bile bilmezler. Gerçi onların paraya da ihtiyacı yok. Dünyanın tüm petrolü onlarda. Araplardan alıyorlar bedavaya. O yüzden dergilerini bedavaya okuturlar. Bizde öyle mi? İnternete koyduğun anda bir tane bile dergi-gazete satamazsın. Herkes internetten okur. Bedava ya. Ha bu arada, bizim rakip gasteleri falan internetten okuyoruz biz. Gidip bayiiden alırsak, rakibe para kazandırmış oluruz. Bizde böyledir kardeş. Biz eğer kazanamıyorsak, hiç kimse kazanmamalıdır. Eğer biz oyunu oynayamıyorsak, karşı taraf da oynamamalıdır. Eğer biz ölüyorsak, tüm dünya da bizimle birlikte ölmelidir. Benzer şekilde, o kadın/erkek benim karım/kocam olmuyorsa, kimsenin karısı/kocası olmamalıdır. 

Aşağılık kompleksi ile tetiklenen bu hastalık, ciddi psikolojik rahatsızlıklarla son bulur. Benzer şekilde, "eğer biz kafadan rahatsızsak, kimse kafadan mutlu olmamalıdır" gibi bir durumu herkese empoze eder.

Hepimizi uzaylılar ısırdıysa, hepimiz uzaylıyız demektir o zaman. İçine bir miligram sidik damlayan su bardağı, sidikli bardaktır çünkü.

Cuma, Ekim 10, 2008

Gözünüze gerek yok, medya sizin için "görür"


Fotoğraf, Türk Telekom'un CeBit'teki standından. Bu fotoğrafın bana düşündürttükleri de aşağıda.

Fuarda standlarının bazılarında, bir atraksiyon olduğu zaman, etrafı insanlarla doluyor ve olaya sonradan dahil olan ziyaretçiler bu halkanın çevresinden, eğer boyları 2.10 m civarında değilse, hiçbir şeyi göremiyor. Yukarıdaki fotoğrafta ise görüldüğü gibi, kameralardan oluşan bir halka var ve bu halka çevredeki ziyaretçilerin Cem Yılmaz'ı görmesini bile engelliyor. Bu şekilde ne oluyor, "sizin görmenize gerek yok, biz görelim, size de gösteririz" durumu ortaya çıkıyor. Peki biz, tüketici/okuyucu/izleyici olarak, kameraların gördüğünü mü görüyoruz sadece yoksa herkes "farklı" mı görüyor? Bence herkes farklı görüyor. Aşağıdaki görüntüde olduğu gibi. (Daha önce bahsettiğim gibi.)

Çarşamba, Ekim 08, 2008

Reklamlarda gariplik

Bu akşam televizyonda bir inşaat projesinin reklamına rastladım da hatırladım bunu yıllardır söylemeyi unuttuğumu: Bu projelerin televizyon reklamları yapılırken, şehrin hangi semtinde, hangi bölgesinde yapıldığını söyleyenine şimdiye kadar (sanırım) hiç rastlamadım. "Bilmem ne evleri" diye reklam yapılıyor, İstanbul'un merkezinde olduğu söyleniyor (neresi ise orası artık) ve reklam küt diye bitiyor. Potansiyel müşterinin, O 3D görüntülere bakıp "haa bu proje Kıyıyolu'nda yapılıyor" diyeceği mi düşünülüyor? "Yatırım" amacı vaad ediliyor hani daha çok, acaba diyorum "yatırım amaçlı satmayı planladıkları için mi evlerin semtini söyleme gereği duymuyorlar. "Yatırım amaçlı alacaksa adam, zaten şehrin neresine yaparsan yap, fark etmez" diye düşünülüyor herhalde.

Enteresan. İstanbul'un merkezinin neresi olduğunu söyleseler bari... Biz de bir karar versek. Taksim mi, Levent mi, Kadıköy mü, Barcelona mı?

Cumartesi, Ekim 04, 2008

Güzel insan, çirkin insan

"Önemli olan iç güzelliğidir çocuğum" cümlesini filmlerde, hayat boyunca, okulda, evde, orada-burada, ayşegül ve cin ali kitaplarında bile duymuşuzdur herhalde. Palavradır ya da değil. Önemli mi? Birileri için hayat felsefesi bile olabilir bu. Kimi için avuntu. Kimi için kahkaha malzemesi. Boşverelim.

Dışı güzel olup da, içi çirkin insanlar vardır. Anlarım.
Dışı çirkin olup, içi güzel olan insanlar da vardır. Onu da anlarım.
Hem dışı, hem içi güzel insanlar da vardır. Normaldir. İyidir güzeldir hoştur.

Ama hem dışı hem de içi çirkin insanları... Anlayamıyorum. Başkalarının hayatları cehenneme çevrildiklerinde içleri de "iyi" oluyordur belki. Kime ne: O pis suratlarına bakıp, bunu anlamaya çalışacak kadar bol vakti yok kimsenin.

Dünyaya belki de tek katkıları, bana (ve belki benim gibi başka insanlara) bu cümleyi yazmak için verdikleri ilhamdır. O da bir şeydir değil mi?

Ekonomi için bir şeyler mi arıyordun? Metindeki "kişi" yazan yerleri "firma"ya çevir. Bir daha oku.

Maç yayınları, radyolar ve dünya

Geçen gün uydudan maçlara bakayım dedim. Maç saati geldiğinde "geçersiz servis" yazısı çıkıyor ve ben deliriyorum. Bu durumla ilk defa bir önceki dünya kupasında karşılaştık. ATV'nin yan kuruluşu olan kanal (ismini unuttum, araştırmaya da nasıl üşeniyorum...) kupanın tam ortasına geldiğimiz günlerde küt diye şifre koymuştu. Açıklama ise şu idi: "Uydu yayınları Türkiye dışından da seyredildiği ve bizim kanal sadece Türkiye'deki yayın haklarını aldığı için..." 

İki taraftan ters bir durum:

1. Bu kural, tam kupanın ortasına geldiğinizde mi aklınıza geldi?
2. Şifreyi girmeden önce bangır bangır duyursaydınız madem. Altyazı geçse idi (hiç altyazı geçtiğini görmedim.)

Sonra NTVSpor, sonra CNN Türk, sonra Star... Hepsi tek tek şifrelemeye başladı maçlar sırasında.

Bunun yanında internet radyolarının birçoğunda ve podcast'lerde şarkılar birer birer yok olmaya başladı. BBC'nin podcast'lerini indirip dinlemeye başladığımızda müziklerin hepsi orada duruyordu ama sonra müzikler "fade out" olmaya başladı. Neden? "Uluslararası yayın hakları".

Eğer internet diye bir mecra var ise, bu "bir tek, (one and only)" mecradır. Ülkeye göre farklı muameleye başlamak ne zaman kırılacak, merakla bekliyorum. Bu konuya daha önce Michael Arrington'ın bir gözlemi ile girmiştim ama maç yayınlarına giren şifrelerin ardından iyice patladım. İşin bir diğer kötü tarafı ise yayın şifrelerinin internette dolanıyor olması. Şifreyi isterse Arapça versinler, yine de o şifre I2WANT3TO4KICK5YOUR7ASS şeklinde LATİN harf ve rakamlarından oluşacak ve bunu herkes görebilecek ve şifreyi alıcısına girip kırabilecek. Ee, neyi kimden kaçırıyorsunuz?

Sonra ne oldu? UsStream.tv'den seyrettik, oldu, bitti. Neden YouTube'da bazı videolara "bu video, Amerika ve Kanada dışında gösterilemez" ibaresi koyamadıklarını düşünüyor mu acaba bu "tv ve internet hukukçuları"?

ps. merak ediyorum, bir gün bu durum çözülebilecek mi? Global anlamda.

Cuma, Ekim 03, 2008

Laflar

Laf: "MSN'den sıkıldım". Çözüm: "Yahoo Messenger diye bir şey duydun mu hiç? Ya da Gtalk? Veya IM'siz yaşayamaz mısın?"

Laf: "Facebook amele doldu". Çözüm: "Dünyada da çok var. Mars'a mı taşınıyorsunuz o zaman? Arkadaş çevreni değiştirmeyi dene."

Laf: "Patron bunu istiyor." Çözüm: "Patronuna güzel görüneceğim diye iş arkadaşlarına çirkin mi görüneceksin? Elbette bir orta yol bulunur."

ps. Son günlerde aklımda kıvranıp duran cümlelerdi. Kafamdan attım, gitti.

Cumartesi, Eylül 27, 2008

İsviçre'nin bile soul şarkıcısı varmış

Tweet gibi kalacak bu post. Kulağıma çalınan şarkılardan bir tanesinin de sahibi İsviçreli çıktı: Stefanie Heinzmann.

Amerikalı sandığın şarkıcılar, hiç tahmin etmediğin bir memleketten çıkınca nasıl şaşırırsan, ben de öyle şaşırdım. Joss Stone da şaşırtmıştı zamanında. "İngiliz mi?" diye.

Stefanie Heinzmann-Revolution: Şarkının videosunu bulamadım. Siz bulursunuz. "Çiçekler, böcekler, dünya daha iyi bir yer olabilir. Haydi hep beraber. Elimizi taşın altına sokalım" havasında ama, nedense bir şekilde yakaladı beni.
Şimdi böyle dedim diye çiçekli böcekli şarkılara sırt çeviriyorum sanılmasın hani.

Ahmet Ertegün'den miras

Geçtiğimiz günlerde Oasis'in yeni albüm çıkardığını ve tesadüfen görmesem Allah bilir ne zaman denk geleceğimi düşünürken sıkıldım. Son zamanlarda hep "dünyaya yetişememekten" dertleniyorum. Gerçekten de günü 24 saat yaşasanız bile önceden gelen ilgi alanlarınız ile sonradan yakalamaya başladığınız ilgi alanlarınızla ilgili takibe başladığınızda 24 saatin yetmediğini hissediyorsunuz ve bu (sizi bilmem ama) beni çok rahatsız ediyor. Kendi kendime kaşındığımın da farkındayım. Her şeye yetişmeye çalışmak çoğu zaman "hiçbir şeye yetişememek"le sonuçlanıyor.

Yine geç fark ettiğim şarkılardan biri (yolda dinlediğim bir saatlik Power FM seansları olmasa yeni müzikleri nerede dinleyeceğimi ben de bilmiyorum - internet mi? Hangi birine yetişebiliyorsunuz?) Paolo Nutini'den. Paolo, Ahmet Ertegün'ün bize mirası. Hayatını kaybetmeden önce sağda solda okuduğum kadarıyla "son dönemdeki en büyük keşfi" olarak bahsettiği Paolo'nun ilk albümünü dinlemiştim. Şu anda adını hemen çıkartamadığım çıkış şarkısını beğenmiştim. Ama bu şarkıyı ilk duyduğumda, vokale kulak verip Paolo'nun söylediğini tahmin edemezdim! Sarsıcı.

Beni içine çekip, neşelendiren, canlandıran, kıpırdatan bir şarkı: New Shoes. Klibini de buraya taşıyorum. Belki benim gibi, görmemiş, duymamış, rastlamamış birkaç kişi daha vardır.


Paolo Nutini_New Shoes
Uploaded by ronaldmacdonald33

Yine son dönemlerde farkına vardığım bir şey. Bunca "hız"a rağmen, bir şarkının veya "patlaması beklenen" herhangi bir şeyin (ürün), ulaşması gereken hedef kitleye ulaşması önceki dönemlere göre daha yavaş bile olabiliyor. "Bir günde patlama" devriymiş gibi görünse de... Aslında öyle değil sanki bu devir.
Ha bir de, adını hatırlayamadığım şarkı "Jenny Don't Be Hasty" imiş. Sağlam şarkıydı. Yukarıdaki şarkı da taa Mart 2007'den kalmaymış ve Türkiye'de 7nci sıraya kadar yükselmiş! Ben daha yeni fark ediyorum!!

İnsanların gün içinde maruz kaldığı, dikkat dağıtıcı veya dikkat toplayıcı mesaj sayısı, insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar fazla zaten. Biri sizin yanınızda bas bas bağırsa bile duymayabilirsiniz. Ve enteresandır, hâlâ televizyona çıktığı zaman ülkedeki tüm insanların reklamını göreceğini (ve algılayacağını ve sonra hatırlayacağını) bekleyen ve bu olmadığı zaman reklam ajansına patlayan reklamverenler var. Kimse günün 24 saatini sizin ürününüzü düşünmeye ayırmıyor, kimse sizinle 24 saat düşüp kalkmıyor, kimse 24 saat sizin anlattıklarınızı dinlemiyor. Kusura bakmayın. Bill Gates "aaa, bizim MSN Messenger'a benzeyen Google Talk diye bir ürünü varmış Google'ın" dese, şaşırmayacağım bile. Kimseden mükemmellik beklemeyin, bu çağın özeti bu olacak belki de. (Gerçi bir sonraki çağ ile karşılaştırınca, bu halde bile mükemmel olarak anılacağız herhalde.)

"Mesaj kaygısına son" diye bitiriyorum. Fakat bu sloganın bile hangi GMS operatörüne ait olduğuna karar veremiyorum. Avea mı, Vodafone mu. Buyrun buradan yakın: Güya günde kaç saat radyoda/tv'de/dergide/gazetede dönüyor bu reklamlar!

Çarşamba, Eylül 24, 2008

Renkli paragraf


Bir varmış iki yokmuş iken, bu blogun neredeyse haftada birkaç defa güncellendiği zamanlarda, şöyle bir deneme yapmışım. 

Aslında deneme değildi: O zamanlarda, bugün bir daha gördüğüm şeyin, farklı bir görüntüsü/ifadesi idi. O görüntüyü bir kitabın içinden alınmış bir paragraf olarak algılarsak eğer, herhangi bir paragrafın veya bölümün o renk kadar farklı insan tarafından farklı algılanacağını düşünüp, bunu o şekilde ifade etmiştim. Bunların hepsini bir araya getirdiğimiz zaman bir paragraf oluşuyordu.
Yani o paragraftaki her bir renk, bir başka kişinin algısını oluşturuyordu. Hukukî metinlerin bile aynı eğitimi görmüş birden fazla hakim tarafından farklı yorumlanabilmesi gibi biz de hayatı diğerlerinden farklı algılıyoruz.  

Aynı görüntüye "bir insanın zihni" olarak da bakabiliriz. Her rengi farklı bir kişi oluşturuyor o zihinde. Yine en başa dönersek, bu bütünü bir "eser" olarak algılarsak da, o eserin her bir tarafında farklı rengi temsil eden kişiler farklı şeyler görüyor. Belki üzerinden defalarca geçildiği zaman bir diğer rengin gördüğü şeyi görebiliyoruz sanki. Bana öyle geliyor.

Herhangi bir yere mi bağlayacağım? Yoo. Zaten bağlanmıştır zihinde bir yerlere.


ps. Bu akşam eve dönerken, yolda bambaşka bir post gelmişti aklıma. Başlığını bile atmıştım. Elbette attıktan sonra "ne kadar kötü başlıklar atıyorum" dedim. Neden mi dedim? "FriendFeed'de başlıkların etkisi" üzerine düşünceler akıyordu yolda giderken. Sonra serserinin biri korna öttürdü ve ben hepsini unuttum. Biri şu kornaları söksün şu arabalardan. Kimsenin ihtiyacı yok. Trafiği Pavlov Köpekleri'yle dolduruyor. Korna duymadan, selektör görmeden çevrelerini görmüyorlarsa...

Cuma, Ağustos 22, 2008

Kullanılabilirlik

Geçen gün, duşta aklıma geldi.
Kullanılabilirlik konusu üzerine birçok kaynak var (say desen, sayamam ama neyse) ve konuşulma sıklığı "frequent" düzeyinde olan konulardan biri "kullanılabilirlik".
Birçok site "kullanımı zor" olduğu için, kullanıcılar veya "izleyiciler" tarafından eleştiriliyor. Yorumlar yapılıyor, akıl veriliyor, fikir veriliyor falan filan.

Peki kullanılabilirlik konusunda, hiç banka POS'ları veya Multinet/Sodexho POS'larını tasarlayan insanlar acaba bir şeyler söylediler mi? Kullanıcı sayısını ve profillerini göz önünde bulundurursanız, en kolay kullanıma sahip arayüzler bu aletlerin üzerinde vardır (cep telefonlarından sonra) herhalde. O tasarımcıların söyleyecekleri şeyleri, anlatacaklarını dinlemek isterdim. Belki orada-burada anlatmışlardır ama yazarın isminden sonra görev hanesinde "POS makinesi arayüz tasarımcısı" gibisinden bir cümle görmeyi tercih ederim galiba.

Böyle bir içeriğe rastlayan var mı hiç?

Salı, Temmuz 29, 2008

Kişisellik

Zamanında fark edemediğim (birçok şey gibi) şu anda iPod'un pili bitsin diye rastgele şarkılar dinlerken fark ettim:
Birinci Dünya Savaşı başladığı sırada kimse "haa, bu birincisi, ikincisi de olacak, beklememiz lazım" dememiştir herhalde. Dönem yaşandı-bitti ve ikinci savaş çıktığı zaman, ilkinin adı "birinci", sonuncusunun adı da "ikinci" oldu.

O yüzden şu aşağıdaki videonun MTV'de döndüğü zamanlarda "işte bir dönem bitti, yeni bir döneme giriyoruz" cümlesini kendime kuramadım çünkü bu müziğe ısınmam o kadar uzun sürdü ki... Yılı tam olarak hatırlamıyorum (o yüzden Wiki'den destek alacağım) 2001 yılındaymış. Şu anda bu şarkıyı dinlerken o dönemin nasıl (benim için) sona erip içinde bulunduğumuz dönüm noktası olduğunu fark etmediğimi ve bunu sonradan (kendim için) isimlendireceğimi bilemezdim. Zamanında Elvis'in "Heartbreak Hotel"ini veya "That's Allright"ını söylediği zaman, birkaç prodüktör dışında kimsenin "bir dönemin bitip, yepyeni bir dönemin geldiğini" adlandıramadığı gibi. Bunun için medya yardımına mı ihtiyaç var yoksa? (Medya yardımına ihtiyaç olduğu söylenebilir ama medya bu yardımı sık bir şekilde yaparsa... kimse elini ona uzatmaz olur herhalde? Yoksa öyle değil mi?)



Şöyle de bir farkı var: Time dergisi boşuna "You"u yılın insanı seçmedi. Bunların hepsi "bizim için", "bize özel". Elbette herkes için o yıllarda "dönüm noktası" olan şarkılar/olaylar/kişiler/kitaplar/şunlar/bunlar farklı olacaktır. Ben sadece, kendiminkini ifade edebildim.

Ve şimdi (2008 yılında) rastgele bir akşamda, rastgele bir şey yaparken, rastgele bir şarkı sayesinde bunu düşündüm. Yedi yıl boyunca her gün bu şarkıyı dinlemiş olsam aynı şeyi söyleyebilir miydim, bilmiyorum. Muhtemelen söylemezdim.

Cumartesi, Temmuz 19, 2008

Blog - içerik artıyor ama üretim azalıyor

Blog, Türkiye'de ölü başladı belki de. Blog kelimesini (sanırım) 2003 yılında duymaya başlamama rağmen (MarketingProfs makalelerinde sıklıkla geçtiğinden) 2004 yılının sonlarına doğru "yazmaya başladım". Sonrasında askere gidip geldim ve bir de baktım, her yerde blog konuşulur olmuş. Herhangi bir konunun adı geçmeye başlar başlamaz, karşı cephesinde ona muhalefet eden bir "çete" de gelişiyor. Belki blog yazanların haricinde kimse bu çeteden haberdar olmadı ama ben sıklıkla rastladım veya hissettim. Tek bir blog için (yani bu blog) bir şeyler yazıp dururken sevgili Haluk Mesci'nin davetiyle Reklam Yazarlarının Ortak Defteri'nde de yazmayı başlayınca sanki "aa bir kişinin bir tane blog yazma zorunluluğu olduğu fikrine nereden kapıldım" diye düşünmüş gibi, başladım "o blog senin, bu blog benim, şu newsletter bizim" kendimi çeşitli kanallara dağıtmaya. İçlerinde ölen projeler de oldu (ve/veya can çekişen) halen devam edenleri de oldu ("haydi yaşamaya devam edenleri say" diyen olsa ık-mık yapıp kalacağım galiba - kendi blogumun bile ayda bir post blogu olduğunu itiraf etmek zorunda kaldım, haydi bir de "Otobüste"yi sayabiliriz) ve sonrasında Twitter'ıyla, FriendFeed'iyle (ve hatta Facebook da bir mikro-blogging enstrümanı sayılabilir - "status" bölümüyle) iyice bölündük. Üstüne bir de dergi bindi!

Ne diyordum, hah, blogculuğun ölü doğduğunu düşündüğümü söylemiştim. "Türkiye'de blog olmaz" diyenler o zaman da vardı, şimdi de var, yarın da olur herhalde. Açılan, kapanan, taşınan, form değiştiren blogların olması da bu tip bir düşünceye sahip kişiler için "baaaak, ben demiştim, olmaz abicim, alışmadık dötte don durmaz demiştim ben" isimli davaya şahit yazdırdı kendini. Sonra bir de, geçtiğimiz günlerde, uluslararası bir "blog bırakma eylemi" yaşandı. Blogculuğun eskilerinden, girişimci Jason Calacanis, "blogculuğun öldüğünü resmen açıklayarak" yazma işini e-posta listesi yaparak karşılamaya başlayacağını söyledi. Gerçi (yorumlara bakarak) bu e-postaların da, kopyalanıp bloglara taşınması ve yorumlar alarak geri dönüş sağlaması "eee, ne değişti, ha mail, ha blog?" dedirtti birçok insana. Peki blogculuk öldü mü? Hayır. O bir şekilde vâr olacak. İnsanlar, diğer insanlarla bir şey paylaşmak istediğinde önüne bir temiz sayfa açıp düşüncelerini yazdığı ve bunu bir "web formatı"bir sunucuya gönderdikçe, blogculuk yaşamaya devam edecek.

Peki ben ne yapıyorum, Twitter'ı aktif bir şekilde kullanıyorum çünkü kolay bir formata sahip. Hızlı bir şekilde söyleyeceğimi söyleyip bitiriyorum. Aynısını bu blogda da yapabilirim elbette ama olmuyor galiba. FriendFeed'i kullanmaktan çekiniyorum -hâlâ- çünkü her seferinde bana işin ürküntü veren kısmını hatırlatıp duruyor. Hepi topu 50 kişiyi takip etmesi bile imkansız gelirken, binlerce blogu, binlerce RSS üzerinden takip etmek artık çok zor geliyor. Üstelik bende "kısa yazamama" hastalığı olduğu gibi "kısa bir süre inceleyememe" hastalığı da var. Yani eğer bir link ilgimi çekerse, uzun bir süre onu inceleyip, altını üstüne getirip, içinde bilmediğim hiçbir kelime/kavram/bilgi/ıvır-zıvır/cart/curt kalmayana kadar inceleme güdüsü var. Eh, bu durumda da, her birine o kadar vakit ayırmak için gün içinde kimseyle konuşmadan, hiçbir şeyle ilgilenmeden yaşamak gerekiyor ki... Bu da çooook zor. En azından şimdilik.

İçerik gittikçe artıyormuş gibi geliyor bana fakat bu sırada üretim yapanların da üretimi azalıyor sanki (az önce Melis'in feedburner maili gelince ifade edebildim bunu: Eski blogculardan aynı tempoda devam edebilen bir tek o kaldı galiba, maşallah maşallah). Daha fazla sayıda kişi, daha az sayıda içerik üreterek, çooook fazla sayıda içeriği ortaya koymuş oluyor ki... Sadece okur olmak gerek. Sanırım bizdeki "blogculuk da neymiş" diyenler bunun sadece "okuma" kısmı ile ilgileniyor. Umarım öyledir.

Bunca fazla içerikte boğulmadığını düşünen var mı acaba?

ps. bu post Mashable'daki şu yazıyı okuyup "on sene ne çabuk geçmiş" dedikten sonra çıktı.

Cuma, Haziran 13, 2008

arıza ekranı


"Geçici olarak servis dışıdır" mesajlarındaki farklılaşma ne zaman ve nasıl başladı tam olarak bilemedim ama (Flickr mıydı ilki?) Pownce'ınkini bugün gördüm.

Cumartesi, Mayıs 31, 2008

Kendim için

Bir süredir Fake Steve Jobs'un "oPtion$"ını okuyorum. İlk satırından itibaren "bu benim yazmaya uğraştığım tarza çok benziyor" deyip durduğum (yalnızca benim romanın ilk taslağını okuma şansını(!) yakalamış birkaç kişinin anlayabileceği bir cümle oluyor bu tabii ki) bir kitap. Okumaya devam ettikçe şunu da fark ettim ki, benim hikayede eksik olan nokta (nedense hep "eksiklikleri" fark etmeye programlanmışız gibime geliyor) hikayeyi anlatan kişinin ünlü bir kişi değil, sıradan biri olması. Aldığım tepkilerin neredeyse tamamına yakını "anlatılanları takip etmenin zorluğu" ile ilgili idi. oPtion$'da da eğer hikayeyi anlatan kişi Steve Jobs olmasaydı (Feyk de olsa bir Steve Jobs var işte ortada) takip etmekte zorlanırdım herhalde.

İfade etmekte zorlandığım eksikliği, az önce heyecan içinde kendime tarif edince, bunu da kendime not düşeyim dedim. Twitter'a da not düştüm. Şimdi de, daha önce insanların zırt pırt bu romanla ilgili söylediği tek cümleyi hatırlatayım: "Git, bitir önce."
Cevabım: Bitecek dediysem, bitecek!