Pazar, Haziran 14, 2009
Pazartesi, Nisan 27, 2009
Ay sonundan notlar
'Kasis' internetteki sansüre, hayatta kendisini diğerlerinden 'eğitim olarak üstün' gören (öteki türlüsünü rüyasında bile göremez) insanların yaptığı müdahalelerle kolaylığı değil 'zorluğu' getirmesinin karayollarındaki karşılığıdır. 'Hızlı gitmelerini engellemek için koyarız kasisi, yavaşlarlar' mantığıdır. En ufak sokak aralarından, koskoca yollara kadar kasis döşeyerek 'trafik eğitimi' verdiğini zanneden acizin düşüncesidir. Elinde olsa güçsüz motorlu arabaları 'halk arabası' diye dağıtarak (öteki arabaların satışını yasaklayarak) insanlara yavaş gitmeyi öğrettiğini sanacak kendini dünyanın hakimi sanacak kafanın üretimidir.
TEM'e belirli aralıklarla kasis koyacak zekayı arıyorum ben şimdi. Hatta bir başka akıllının çıkıp da 'TEM çok geniş diye trafik sıkışıklığı oluyor, birazcık daraltalım ve etrafındaki boş arazileri değerlendirelim de trafiği rahatlatalım' demesine de şaşırmayacağım. Koyun kopyalamayı da beceriyorlar, şehir kopyalamayı niye beceremesinler(!) değil mi? Her gün okuyup da sayfalarını kapattığında bilinç altına attığın, senin memur olmayı beceremediği için medya hayatına atılmış kopyalarının, haber olsun diye karaladığı 'gak dedi biri, ben onu guk yazayım da gık diye anlasınlar' diyerek ne yazdığına bile bakmadan sayfaya verdiği salak gazete haberlerinde gördüğün hayat, o köprünün üzerinde yaşanıyor. Hiç trafiğin olmaması gereken bir saatte bile orada ağır aksak ilerleyerek saatlerini harcamış insanlar olduğunu düşünebiliyor musun? Düşünemezsin çünkü sen hayatında sadece 'başkalarının kötü, kendinin eğitimli olduğunu' düşündün durdun, buna da 'düşünce' denirse eğer.
Karayollarını özelleştirsinler diye önüme kağıt koysalar, imzamı basarım! İşçi olarak gittiğin 'Alamanya' otobanlarını birbirine övüp durursun sen ancak.
Mutfakta aşçı yamağı olarak çalıştın diye 'gurme' olduğunu düşünüyorsan tabii...
Cumartesi, Nisan 25, 2009
başka semtin çocukları

Bugün gösterime giren bir film var: Başka Semtin Çocukları.
Filmin galasının ardından, soru-cevap kısmında bir izleyicinin sorduğu sorunun içinde yatan çekintiydi beni Türk sinemasından kaçıran: 'Ne zaman Türk sinemasında aydınlık, umut dolu filmler göreceğiz?'
Bu filmde, 'drama' kategorisinde olmasına rağmen çok fazla karamsarlık, karanlık, umutsuzluk veya 'rahatsız edici ögeler' gibi etkenler yok. Belki bu yüzden çok hoşuma gitti film. Ama daha ötesinde 'önyargı' üzerine gidişi beni etkiledi. Film boyunca önyargı kavramını iliklerinize kadar hissediyorsunuz.
Varoşlarda dolaşan kamera bende diğer filmlerdeki kadar rahatsız edici bir 'duygu sömürüsü' hissi vermeden gezdirdi. Tanışıklığım olmayan insanların 'kavgasına' ve hayatına beni sokup çıkardı ama hiçbirini yargılamadı, hiçbirini 'taraf' olarak gösterip suçlamaya veya 'ideolojinin' içine bırakmadı. Bunların hepsini, izleyici olarak 'bana' bıraktı ve sonunda da etkili bir final ile resmen 'yerime oturttu'.
Türk sinemasından benim gibi 'karamsarlığından' ötürü kaçan yüzlerce ve hatta belki de binlerce izleyici vardır. Eminim onlar da buna benzer bir tat yakalayacaklar bu filmde.
Oyuncu seçimi konusunda da 'bu kadar olur' dediğim bir başka Türk filmi hatırlamıyorum. Hiçbir oyuncu için 'bu adam/kadın bu role gitmemiş' cümlesini kuramıyorum.
Sıkı bir Türk filmi ve sıkı bir Türk önyargı hikayesi izlemek istiyorsanız, hem de içinizi karartmadan, bu mümkün.
www.baskasemtincocuklari.com adresinden gösterildiği salonlara bakıp, güzel bir haftasonu izlencesi yapabilirsiniz. Hatta sırf son bölümde Eyşan Özhim'in özkardeşine anlam dolu bakışlarını izlemek için bile gidebilirsiniz.
Belki ilk defa, bir Türk filminden çıkarken içiniz kararmadan ayrılmış olursunuz. Benim hislerim aynen böyleydi. Yazanlara, yönetene ve oynayanlara teşekkürler.
Salı, Nisan 14, 2009
müzik alışverişi
Power FM'de duyduğum zaman 'hmm, iyi' dediğim bir şarkı vardı son zamanlarda. Şu anda halen arada bir çalıyor. Power'ın ilk günlerden beri yaptığı 'compilation' albümlerinden yenisi de şu sıralarda çıktı. Radyoda reklamları da dönüyor ve albümdeki şarkılar kısa kısa dinletilerek 'albümde bunları bulacaksınız' diye reklam yapılıyor. Benim bahsettiğim bu şarkı da (DJ Pippi & Danny Marquez - God is Love) bu reklam içerisinde geçiyor. Her şey normal.
Gidip albümü alıyorsunuz ve heyecan içerisinde CD'yi takıyorsunuz. Peki karşınıza ne çıkıyor? Radyoda çalan, reklamı yapılan 'mix' değil de, sıradan-baştan savma bir versiyonu konmuş albüme!
Böyle bir durumda ne dersiniz? 'Kandırıldık'. Geçmiş (mi) olsun? Mu acaba?
Peki çözüm: Power FM bana (ve bu şarkı için albümü alanlara - hani beleşe indirmek varken para verip satın alan enayilere!) şarkının radyoda çalan mix'ini özel bir single CD'si ile göndermeli. Ayrıca radyoda dönen o spot'u 'albümde sattıkları versiyon' ile değiştirmeli.
Pazar, Nisan 12, 2009
Nisan başından notlar
Pembe Panter serisi, Bond serisi gibi ilgimi çeken bir diziydi. O yüzden Blake Edwards yapımı olmayan ilk filme gitmekten çekindim. Halen de izlemiş değilim. İkinci filmden önce sadece film ile ilgili yapılan Pembe Panter Kanyon'da sitesinde fragmanı izlemiştim. Jean Reno'sundan, Andy Garcia'sına, Alfred Molina'sına ve şu Bollywood'cu kızına (adını copy paste yapmadan yazamıyorum bile, o yüzden çok uzun ömürlü olmaz herhalde - Hollywood bu kıza yeni bir isim bulmalı) kadar bir sürü suratı görünce hmm bir gidip görelim dedim. John Cleese'i unutmadım tabii ki. Fransız aksanını her zaman komik bulduğunu söylemiş John Cleese. Bu duygu, muhtemelen dünyada Fransızca konuşmayan tüm insanlar için geçerli herhalde. Steve Martin'in Fransızca konuşması bana pek komik gelmedi ama Fransızca konuşan birilerini (birkaç kişi olması gerekiyor zira sesler üst üste biniyor ve kimin kimle konuştuğu, kimin kimi dinlediği belli olmayan bir hale geliyorlar) gördüğüm zaman ben de gülmemek için kendimi zor tutuyorum, dudak ısırmak güzel bir çözüm oluyor. Ah Fransızlar ve Fransa. Cidden, şu Fransız bankasında kaybolan milyon dolarların başına ne geldiği ortaya çıktı mı? Ben takip etmedim. Komik.Twitter'da kurumsal kullanıcılar iyice sıkmaya başladı. Sadece Twitter'da değil, Facebook'ta 'gerçek insanlar'dan gelmedikçe atılan 'kurumsal, grupsal' mesajlara bakmıyorum bile. Aynı davranışı gösteren insan sayısının az olmadığını da düşünüyorum. Düşünsenize, 'ortaya karışık' atılmış mesajlar artık kimin ilgisini çekiyor? Twitter demişken, daha bir tane update'i olduğu halde binlerce insanı takip etmeye başlayarak 'hey bakın, ben diye biri var' mesajı veren kullanıcıları 'ayıp olmasın' diye takip listesine ekleyen bir o kadar da insan çıkıyor. Peki ya sonra ne oluyor? Bu kişiler takip listesinden alakasız insanları çıkartarak kendisine 'follower' edinmiş oluyor. Twitter'ı böyle kullanacaksanız, tuvaletinizi daha rahat yapmak için de pantolonlarınızı çıkarıp etek giyin derim. Bu tip durumlar için Qwitter diye bir şey var. Sizi takip listesinden çıkartan kişiyi size mail ile iletiyor, hangi Tweet'inizden sonra 'unfollow' yaptığını söyleyerek. Kullanın, Twitter'ı kimin, nasıl kullandığını görün ve Twitter'ı kullanmadan önce oturup nasıl 'avantaja çevirebileceğinizi' düşünün. Otomatiğe bağlayıp 'sosyal medyada aktifiz' diye ortalıkta gezinmeyin! Geçtik.
Blog Ödülleri başladı. Oy vermeyi unutmayın. Ben hangi bloglara oy vereceğime karar veremedim. Bir inceleme yapmayı talep ediyorum kendimden.
Çok aksi hissettim kendimi. Daha güzel post'lar yazmalıyım sanırım.
Yaz geldi desem?
Salı, Mart 31, 2009
Reklamlara bakmayan birine de reklam ulaşır
Benzeri bir 'üzerine düşmeme' eğilimini reklamlara karşı da gösteriyorum. Hem de yıllardır. O yüzden birilerinden duymadıkça veya televizyonda arada bir yapılmasında kendim için sakınca görmediğim 'maç seyretme' seanslarının arasında denk gelmedikçe reklamlarla karşılaşmıyordum. Fakat buna rağmen 'bilmem ne yılının en sevilen reklamları' diye bir dizi yapıldığında 'iyi de, ben reklamları seyretmediğim, okumadığım, bakmadığım halde bunların bir kısmını yine de biliyorum' da dedim. Birileri bunun üzerine konuşmadıkça kimseler reklamı fark etmiyor (bence).
Cevabını henüz bulamadım.
Perşembe, Mart 12, 2009
Seven Pounds

Yine hiçbir şey bilmeden izledim. İlk yarısında hafiften sıkıldım, biraz yorgunluktan kaynaklanan uyku da vardı. İkinci yarısında film bir dolmaya başladı ve bittiğinde 'yapma ya' diyerek kaldım yerimde.
Şöyle güzel bir hikaye seyretmek istiyorsanız, gidin Seven Pounds'u izleyin. Duygusal yanınızı kontrol edemiyorsanız, bir de pamuklu bir şeyler giyin üstünüze. Gözyaşı çıkarsa son bölümlerde, siliverirsiniz çaktırmadan.
Cumartesi, Mart 07, 2009
Çağrışım yapmak
Fakat geçtiğimiz günlerde radyoda denk geldiğim Dido'nun yeni radyo spotu ise bana başka bir durum yaşattı. Başladığı zaman Vodafone reklamı zannettiğim bir reklam, ortasından itibaren Dodileyerek Dido reklamına dönüverdi. Kastî bir şekilde yapılmış ve Vodafone'u çağrıştırması için hazırlanmış bir tuzak gibi adeta. (Bu kıyağı, bir başka firmaya kim yapabilir? Neyse ki aynı pazar içerisinde bir firma değil.)
İşte o sırada şunu düşündüm: Herhangi bir reklam filmini, radyo spotunu, cartı curtu prodüksiyondan çıkarttığınız gibi müşterilere 'o sıralarda radyolarda, televizyonlarda dönmekte olan reklamlardan oluşturulmuş yapay bir reklam kuşağının içine sıkıştırarak' izletmek gerekiyor. Böylece hani müşteriye yapılan ilk gösterim sırasında, yönetmenin, ajans tarafındakilerin reklama onay verecek kişiye dönüp, içinden gururla 'nasıl olmuş ama' diye bakarken, dışından da 'hadi lütfen beğen' yalvarışlı bakışlarının (ya da tam tersi) olduğu sahnelerden de kurtulmak mümkün gibi geliyor bana. Hem de şu Dido ve Vodafone gibi reklam karmaşası içerisinden kendini farklılaştıramayacaksa bunun her iki taraf için yayına girmeden önce fark edilmesini ve o sırada odada bulunan ve diğerleri tarafından 'muhalefet' olarak görülebilecek (müşteri tarafından veya ajans tarafından herhangi birinin) 'bu Dido reklamı, Vodafone reklamını çağrıştırıyor' dediği sırada 'haksız' veya 'muhalefet' olarak veya 'pislik' olarak algılanmamasını sağlar. Bence.
Bir nokta daha var burada: Bu 'yapay reklam kuşağında' kullanılacak reklamların, farklı yerlere serpiştirilerek farklı dağılımlarla sunulması da önemli bir avantaj sağlayabilir. 'Benden sonraki iğrenç' diye biten bir reklamdan sonra, sizin reklam da 'iğrenç demişken...' diye başlıyorsa, bu da hesaba katılır hani.
Bu da böyle bir post. Reklamları arayıp bulup buraya embed edemedim Footballitis hariç. Halbuki yerli reklamlar için de güzel bir 'toplama site' olsaydı da tüm reklamcılar yaptıkları işleri oraya post etseydi. Biz de bu tip durumlarda filmleri/spotları/ilanları embed etseydik. Vardır belki ama, bak, aklımda kalmamış bile. Ya da ben hepsini silmişim kafadan. (ReklamPark vardı bir zamanlar. Hey gidi hey.)
Pazartesi, Mart 02, 2009
İsmi Gran Torino olmasına rağmen arabalara neredeyse hiç değinmeyen film

Genç bir adamın, yaşlı adam rollerini oynayabilmesi mümkün oluyor ama yaşlı bir adamın, genç birini oynaması mümkün olamıyor. (Hatırladığım kadarıyla böyle bir örnek yok.) Bu yüzden Clint Eastwood'un neredeyse yürürken bile zorlandığını perdede görmek (ve tabii hissetmek) beni şaşırtmadı. Ama şaşırtan başka bir şey oldu: Filmin kendisi.

Mahallesinde azalan Amerikalılardan, yollarda artık hiç görülmeyen Amerikan üretimi arabalardan bile dertlenen yaşlı adam Kowalski bana çok tanıdık geldi. Bardağın hep boş tarafını gören Kowalski, sokakta dolanan 'serseri mayınlardan' ötürü haksız olmadığını hisseder ve hissettirirken de çok tanıdık geldi bize. Bu duygularla izleyiciyi filmin içine çeken Clint Eastwood, izlerken devamlı McKee'yi hatırlattı bana (huysuzluğuyla, kırışıklıklarıyla, asık suratıyla, bir türlü mutlu olmayan ifadesi ile) ve bir o kadar da McKee bu anlatımı beğenir miydi acaba diye düşündürttü. (Şimdi filmin IMDB sayfasına baktım da, rating'i 8.4 idi -39 bin küsur oy ile)
Cumartesi, Şubat 28, 2009
Uzmanlaşmaya direnmek
İlk olarak ne zaman karşılaştığımı, gözlemlediğimi veya hissettiğimi hatırlamadığım şeylerden biri 'uzmanlaşma' mevzusuydu. Halen gözlemlemeye devam ediyorum. En son David Meerman Scott, seminerde 'belirli konularda uzman blogcuları bulmanız lazım' dediğinde 'ben hangi konuda uzman bir blogcuyum' diye kendime sorduğumda not aldım bu konuyu. Bunu gören tek kişi ben değilim, insanların gözünün önünde cereyan ediyor. Kendileri de bunu ifade ediyorlar zaten ama çözüm çıkmıyor ortaya (veya kimsenin çözüm için sabredecek zamanı yok veya vakit harcayacak sabrı yok.) Sonuç her seferinde 'bu kadar çalışan elemanın maaşını ödettirecekse, asıl işimizin yanında kurbanlık koyun bile satarız' mantığına geliyor. Öte taraftan bir başkası fırlayıp 'bizim neden markalarımız yok' diye siyaset meydanı cümleleri kuruyor. Hani karşıdan karşıya geçerken yanımızda bizimle birlikte yürüyen bir zürafa görsek şaşırmayacak hale geldik galiba.
Pazar, Şubat 01, 2009
hayat
Alanis'in ilk albümünden (Jagged Little Pill) başka bir albümü o listeye giremedi. Suç tamamen Alanis'te değil tabii ki çünkü ben de ilk albümü haricindekilere fazla vakit ayırıp dinleyemedim ve dinlediklerim beni ilk albümdeki kadar hızlı yakalayamadı.
Bu ve benzeri şeyleri, başkalarını ikna edecek -ama cidden ikna edebilecek- şekilde kelimelere dökemediğimiz için kendimizi rahatsız hissedebileceğimizi düşündüm. Her insanın başına gelir. Neden Coca-cola içiyoruz da Pepsi'ye burun kıvırıyoruz? Sadece tat farklılığı mı?
Pazar, Ocak 18, 2009
Ben de dedim ki: 'Bana bir tane cukursuz yol soyle Istanbul'da'.
Ne kadar da kaniksadigimizi fark ettim o sirada. Cukursuz yol olmayacagi konusunda. Sahil yollarimiz bile igrenc, yabanci devlet adamlarini nasil geciriyoruz o yollardan, hadi onu gectim arac kullanarak vergi odeyen halkina, muhendislerinin muteahitlerinin ve devlet karayollarinin reva gordugu asfalt bu mu? Halbuki bir kasabin 'aaa bu hafta dana eti gelmedi onun yerine at eti sattim size' demesi, bir firincinin 'un yoktu o yuzden size cimenden ekmek yaptim' demesi ne kadar mumkun olmayan bir seyse, isi sadece yol insa etmek olan birilerinin de karayollarindan aldigi ihale ile milletine boyle bozuk yollar armagan etmesi ve bizim de 'Cukursuz yol mu olur' diye kendimizi kabullendirmis olmamiz, ne tuhaftir, ustelik yirmi birinci yuzyilda. hala. Colde insa edilmis otoyollarin hikayesini dinledigimizde sasiralim diye herhalde.
Salı, Ocak 13, 2009
Aralık'ın sonu Ocak'ın başından notlar
Bloga eskisi kadar (eskisi dediğimiz de birkaç yıl önce) sık yazamadığım için geçtiğimiz ayın başında kendime yeni bir format seçmiştim. Amaç, oraya buraya yazıp (kağıt parçalarına yazdığımda daima kaybettiğim) notlardan bir derleme yapıp, post'u kısaca bitirmek.Pazar, Aralık 14, 2008
Body of Lies (Yalanlar Üstüne)
UYARI: Spoiler içerebilir. Titreten aksiyon istiyorsanız Body of Lies’ı seyredin. 19 Aralık’ta sinemalarda.
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki Acer Aspire One office dokümanları üzerinde çalışmak için biraz zor bir ürün. Noktalama işaretlerine ve shift tuşuna ihtiyacınız olmadıkça iyi ama eğer noktalama işaretlerine fazla ihtiyacınız oluyorsa biraz zor –Q Türkçe klavyede daha da zor sanki. Ayrıca Office 2007 benim için tam bir hayal kırıklığı. Bu kadar köklü bir değişime gitmek, şehir içinde popüler olan bir mağazayı tutup -şehir dışına bile değil- başka bir şehire taşımak gibi geldi bana. Wired’ın kapak konusu olan yazı da (Microsoft’la ilgili olan) bunun üstüne tuz biber ekti. Al Ries ne diyordu “Yöneticiler gerçeklerle ilgilenir, Pazarlamacılar algılarla ilgilenir”. Algı da şehir dışına değil, başka “ülkeye” taşındı bende. Microsoft da “bir yönetici” ile kaçmış değil, dönüşe geçmiş bir treni yakalamaya uğraşıyor bence.
Sonra gelelim bahsi geçen filme. Artılarla dolu akşam, Warner Bros’un daveti ile başladı. Birkaç tanesini sayayım: Film öncesinde izlemek zorunda kaldığınız reklamların olmaması, sigara içmek için bir yerin düşünülmüş olması (en son digital age konferansında sigarayı otelin dışında içmek zorunda kalınca biraz can sıkıcı olmuştu) ve o harika “unlu mamüller”. Utandığım için nereden aldıklarını soramadım. Vişneli olan, şimdiye kadar tattığım en iyi şeylerden biriydi.
Body of Lies’a gitmeden önce IMDB’ye bile bakmadım. Dolayısıyla filmin konusu hakkında hiçbir bilgim yoktu. Daha ilk sahneden türü hakkında bir fikir sahibi oldum. 11 Eylül’den öncesinde The Siege ile başlayan seriye yeni bir film daha eklenmiş: Body of Lies. Çok sert bir film: Terörü neredeyse perdeden hissedecek kadar yakına taşıyor bu film. Hiç beklenmedik anlarda patlayan bombalar “nasıl bir çağda yaşıyoruz” artık diye düşündürtürken terörü kontrol ettiğini iddia edenlerin de bunu körüklediğini düşündürtüyor. Syriana’dan farkı iki farklı coğrafi mekan üzerinde geçmesinden çok Body of Lies’ın ortadoğu coğrafyasında daha çok vakit geçirmesi denilirse hiç de yanlış olmaz. Hatta toplamda filmin Amerika’da geçen sahnesi hiç yok gibi (Russell Crowe devamlı olarak telefonla bölgeyi kontrol ediyor). Filmin “paranoyaları” coşturacak birkaç yanını da söylemeden geçmeyeyim. Cep telefonlarının ne kadar “güvensiz” olduğuna dair sağda solda söylenen sözlerin ne kadar doğru olduğunu gösteren bir film bu. Filmde kullanılan teknolojiler eğer birkaç sene sonra son tüketicinin erişebileceği şeyler olursa dünyanın ne kadar iğrenç bir hal alacağı fikrinden ürperirim. Fakat elbette “komplo teorileri” üretenlere de yine bol malzeme çıkıyor buradan: “Madem uydular ile dünyadaki herkesi bu kadar rahat takip edebiliyorsunuz - then who the fuck is Osama Bin Laden?”
Filmi izlerken elime kalem alıp not tutmadım ama aklımda kalan birkaç cümle vardı ki, Body of Lies’ı benzeri “kötü tablo çizen” filmlerden kendini farklılaştırmasına yardım ediyordu bence. Beni etkileyen cümlelerden biri Amerika’nın ortadoğudaki kolu rolünde oynayan Leonardo DiCaprio’nun, CIA’i temsil eden karakter olan Russell Crowe’a “siz burayı bilmiyorsunuz, uzaktan burası hakkında atıp tutuyorsunuz” benzeri çıkışı ve aşık olduğu kız için bölgede kalmaya karar veren Leonardo DiCaprio’ya Russell Crowe’un “ortadoğuyu kim sever ki?” sorusu idi.
Filmden çıkarken, huzursuz bir şekilde ayrıldım salondan ve görünen o ki bu savaş bir şekilde devam edecek. Her ülke diken üstünde yaşamaya devam edecek.
Ortalığı zaten bok götürürken, şu sıralarda yok mu güzel hikayeler anlatarak insanların içini ısıtacak bir film diye düşündüm. Yoksa artık “eğlenceli” film yapmak “sorumluluk sahibi olmamakla” eşdeğer mi sanılıyor? Herkes “felaket tellalı” rolünü bir şekilde oynar. Hani bırak başka bir şehri, başka bir ülkeye taşınmak falan da kâr etmez...
Perşembe, Kasım 13, 2008
Numara taşınabilirliği üzerine (tesadüf)
Kadının biri anlatmaya başlıyor: "Bir gece arkadaşlarımızla birlikte, kalabalık bir grup halinde Taksim'e eğlenmeye gittik."...




