Murat Kaya

Perşembe, Haziran 23, 2005

BBC Radio 3, Awards For WORLD MUSIC

Released in 2003 but i found out a little bit late. This week! Nah.

A double cd album including songs from all around the world, for the ones who like to discover different tastes in music.
As it's said on the box: "this is a perfect snapshot of the world music scene today". Really it is.

Look for it and listen. I recommend it.

Am i becoming softer and softer everyday?
Oh no. I'm still a big fan of QOTSA and this week i also enjoyed Audioslave's latest album.

And the beat still goes on...

Çarşamba, Haziran 22, 2005

hardly-legal dot com

Ben bu isi anlamadim.

Lakin yine de bir incelemeye deger.

Ama.... Ama, bir insan neden baska birisinin yaptigi isi "kiskansin" ki?
"Keske benim olsaydi" diyebiliyorsan eger bir kampanyaya, ise veya filme resme ya da bir sanata .... Yok yok, o kadar abuk bir konu ki... Kalem oynatilamiyor tarafimdan. Fikir kirintisi bile birakilamiyor.

hardly-legal dot com. hala anlamadim bu isi...

Kadinbudu Kofte

Olayin gelisiminden baslayalim:

Bir haftasonu, elimde gazete, askerdeyim, gazino bolgesine yakin bir depoda, gazete okuyorum, mutfakci cocuklardan biri geliyor, aksam yemegindeki menuyu sayiyor, "kadinbudu kofte" lafi geciyor menudekiler pespese dizilirken. O sirada haftasonu ekinde okudugum yazinin altindaki anti-selulit kremlerinden birinin reklamindaki gorsel ile bu "kofte" kafamda bir araya gelince (hani su selulitli bolgeye portakal adini vererek, reklamda "deprem bolgesini" gosteren ilanlardan biri...)

Kulagima gelen "Kadinbudu kofte" sesi,
Gozumun onundeki "Anti-selulit" krem reklami,

Kafamda görüntüler birlesiyorlar.

N'oluyor peki?
O kofteye "kadin budu" adini veren amcayi veya teyzeyi dusunuyorum. Ya da hangi kurum o ismi koydu ise artik....

Kadinbudu koftenin o kabarik yuzeyi ile bir selulitin görüntüsünü (reklamdaki de tuz biber oluyor bu karmasaya) gozumun onunde benzetip, kadinbudu kofteye adini veren amcanin hikayesini dusunuyordum. Ya cok matrak bir amca, veya cok "cani".

"Sigara icer misin?" hareketi yapildi herhalde sonra bana dogru,
cunku bir dis etkenle dikkatim dagildi,
oturdugum yerde gazeteyi katladim,
cay almak icin disari ciktim.

Bu benzerligi not almamistim, ama hala aklimda kalmis.

Ha bu arada,
o gunden beri kadinbudu kofte yemedim. Yiyebilir miyim acaba?
Suphem mi var?
Olabilir.

Cuma, Haziran 10, 2005

Ah bir köşe yazarı olsam...

Mehmet Barlas'ın, son çıkan (yani ben askerdeyken çıkardığı) iki kitabını da aldım. Şimdi bakıyorum da.. Gazete yazarı olmasından mıdır nedir, tüm yazılar köşe yazısı gibi, kısa kısa yazılıp, kitap bölümlere ayrılmış. Gazetede köşe yazarlığı yapmak, durman gereken karakter sayısını bilmek midir? Yani, Mehmet Barlas şimdi kitap sayfası ile -mesela beş sayfalık bir yazı- yazamıyor mudur acaba?

Paralel şekilde düşünürsek, metin yazarlarının da 15 saniye ile 30 saniye arasında seslendirilebilecek kadar kısa yazabiliyor olmaları gerekir herhalde. Bir metin yazarını, köşe yazarı yapsalar, günlük yazısı bir "fıkra" kadar mı olacaktıır yani?
Acaba?
Şüphe mi var?
Olabilir.

Köşe yazarları kendilerini otomatikman, kendilerine verilen karakter kadar mı yazmaya ayarlarlar? Serdar Turgut da aynı yöntemi uygulattırıyordu en son ben askerdeyken, acaba işe yarıyor mu?
Buradan nereye bağlayacağım şimdi düşüncelerimi... Diyorum ki acaba köşe yazılarını okurken esneyen insanlar, neden onbinlerce karaktere tekabül eden ve daha kücük puntolu kredi kartı sözleşmelerini (ve benzeri sözleşmeleri) pür dikkat okurlar? Bu, yazarlara yapılan bir haksızlık değil midir?

Bence, bencilliktir. Kimse, beni (yani beni) bencillikle suçlamasın. Bencil değilim diyen, yalan der, zencilere zenci diyeni LL Cool J çizer.

Along Came Polly'i izlerken

Filmi izlerken, elimde olmadan, Ben Stiller'i latin danslarinin yapildigi klübe goturen Jennifer Aniston'a takildim (Lucifer ile Jennifer arasinda da hep bir benzerlik var gibi gelir bana. Fine Young Cannibals grubu ile Fun Lovin' Criminals'i da pespese soyleyemem, ilginc).

Nesine takildim? Soyle ki. Bir Alman turist, Paris'in ortasinda halay (bizim halay, Turk halayi) cekerken gözüme ne kadar abes görünüyorsa, latin kökenli olmayan birinin birak Istanbul'u New York'ta latin dansi yapmasi da sadece benim degil, latinlerin de gözüne kötü görünüyordur herhalde. Cekik gözlülerin de zenci dansi yapmalari kadar itici görünüyor gözüme. E hadi, "casual" diye tabir edebilecegin kiyafetleri giydin üzerine, eyvallah, buna sözüm yok. Fakat, o cekik gözlü kafanin oldugu saclari neden sarıya boyarsin? Bir defa bile ayna karsisina gecip "Neyin ben yaw?" diye dusunmez misin? (Bu dediklerim, zencilerin yapmasi gereken danslari yapmaya calismalarindan onceki kisimlar icin gecerli). Devamina bakmak bile istemiyorum.

Simdi, "Salsa salsa, bu işin sonu ne olsa?" derken bile aklima Jerry geliyor. Salsa'nin cok favori bir sos olmasinin sebebini insanlarin "salsa" demekten hoslanmasina bagliyordu ya. Ben de insanlarin "dans" demeye bayildigini dusunmeye basladim artik. Eh, kendi dansi ile barisik olmayan milleti, diger milletler "birlesip" carparlar herhalde. Haa bir de herhalde "sevgili" demeye bayiliyor insanlar. Diger soylemeye bayildiklari cümleler, simdiki ölçümlerime göre "bar", "saygı duyuyorum", "karizma", "yanlis dusunuyorsun".... ve daha bir suru kelime ve cümle.
Konusmaya bayilirsan, yazmaktan sogursun. Yazmayi seversen, konusmaktan korkarsin. Hani konusmada silgi diye birsey yoktur ya. "Mukemmeliyetçiler" için ne kadar güzel bir metod şu yazmak.
Hayir. Ben mükemmeliyetçi olarak görmüyorum kendimi. Konuşurken, dinlenilmediğim hissine kapılıyorum. Cünkü zaten herkes konuşuyor. Evet sen de doğru söylüyorsun: Herkes yazıyor da. MI ACABA?

Ah hamburgerci amca. Niye yazmadın , niyeeee?
Bir hamburger için şu anda bir uçak bileti bile almaya razıyım. (Ama O hamburger)

Jefferson Airplane'in Volunteers sarkisini her dinleyiste kendimi kulagini alisveris merkezinin müzik yayini yapan hoparlorlerine vermis biri gibi hissetmen neden acaba? Ses sanki alisveris merkezinden yayin yapiliyormus da, ben de orada dinliyormusum hissi veriyor. Tuhaf.

Let's Leave This Part Empty

Yatay olarak bakarsan, sag ile sol arasinda pek fark yok gibi görünür. Ancak, "yukari" ile "asagi" kavrami arasinda cok buyuk fark vardir.
Peki dikey olarak bakarsan, sag ile sol kavraminin birbirinden cok farki olur mu?

Acaba?
Yoksa bir suphe mi var?

Olabilir.