Murat Kaya

Perşembe, Eylül 29, 2005

Esinlenme, araklama veya hiçbiri...

Bu aralar, yerli reklamcılık üzerine laflar edilen sitelerde ve bloglarda karşılaştığım temel hususlardan biri, sektörde her zaman olan ve olmaya devam edecek "esinlenme" suçlamaları idi. Beynime çakıldı bu yanyana gösterilerek, "esinlenildiği" iddia edilerek yabancı reklamlara ağıt yakılan ve onların benzerliklerinin bile "çok farklı" olduğu sosu ile süslenerek ortaya konulan yemekler. (Bizim reklamcılık kötüdür, onların en boktanı ve çalınanı bile iyidir mantığı)

Geçen sene ödül alan reklamlar arasında hatırladığım bir Arjantin Havayolları reklamı vardı. Az önce Varlık dergisinde okurken gördüğüm (2005 yılında ve dergi okurken görmem ayrı bir suç, kabahati kimsenin üzerine atmayıp suçu üstleniyorum) Sait Faik hikayesinden araklandığını düşündürttü bana. (Araklamak kelimesini de pek sevemiyorum hani..) Sait Faik'in Havada Bulut isimli hikayesinde (1951) bir küçük kızın (dergide Rum olduğu belirtilerek yazılmış, ayrımlara girmek istemiyorum, eskiden Rum kızları yazılırdı, sonra Rus kızları yazıldı, ardından Fransız kızları, son dönemlerde ise Rus, İngiliz, Amerikan, Arap... Bizimki de ne kız düşkünü edebiyatmış..) mahalle çeşmesinde kovaya su doldururken gökyüzündeki bir bulutun yansımasını görüp, su ile birlikte bulutu da eve götürme isteğinin kırılmasını anlatan hikaye bana direkt olarak Arjantin Havayollarının geçen seneki kampanyasını hatırlattı.
Arjantinlilerinki de, çatıdaki çocukların üstlerinden geçen bir uçağın gölgesini bir karton kutuya hapsetmelerini anlatan bir reklam filmi idi.

Esinlenme hatta biraz daha genç reklamcılar tarafından "arak" olarak nitelendirilebilecek bir şey öyle değil mi? Peki, eğer fikirleri, dünyaya benzetirsek, Robinson'un düştüğü adanın "özgün bir fikri" temsil ettiğini de kabul edersek... O halde sonradan ortaya çıkan Cuma'ya "arak ya da esinlenme" diyebilir miyiz? (HA? Size soruyorum!)

Sonuç olarak, iki veya daha fazla insan aynı fikri düşünebilir. Fakat (bu bahsettiğim benzerlikte de olduğu gibi) uygulamaya geçildiği zaman aynı şeyi yakalamış olmazlar ve dolayısıyla bu fikir seanslarından hiçbirisinde bulunmamış üçüncü kişiler ortaya çıkıp da işi yapanlara (fikri bulanlara ve kullananlara) "esinlenme" suçu ile yargıçlık yapamazlar. 1951'de yazılan hikayede bu fikir bir bulutu, su kovasının içine hapsedip eve götürmek isteyen bir kız iken, 2004'de (2003 de olabilir) uçak gölgesini bir karton kutuya hapseden Arjantinli veletler de birbirinden farklı uygulamalardır.
Hepimiz resim çizerken denizi mavi renkte boyarız, kimse de "esinlenme" diyemez buna. Denizi siyah yapan biri çıkarsa (yeni bir fikir olarak) sonradan denizin kirli olduğunu anlatmak isteyip de denizi siyah renkte boyayan tüm ressamlara "arak" diyen zırtopozlar da çıkacaktır.

Ayrıca (esinlenme suçu ile yargılanan kişi) başkasının düşünce seanslarının kıçına "esinlenme" diye etiket yapıştıran kimselere sorar: "Sen ne yaptın bakalım?" diye. Öyle değil mi?
Bu soruya, net bir cevabınız varsa, esinlenme suçu ile suçlayabilirsiniz insanları, hatta "çaldıklarını" bile ispat edebilirsiniz. Ya da genç nesil veletlerin dediği gibi "arak"...
Kelimenin başına, alfabenin sonlarından bir harf ekleyip sana geri gönderdiklerinde "ah acıdı" dememek kaydı ile...

Yabancı reklamlara özenip de sektörün sokulduğu halden dem vurmak üzere başladığı yazıyı, memleketine hakaretlerle bitiren sektör insanlarına bir sözüm var: Hiç Trevor Beattie'nin, kendi işleri üzerine konuşmak yerine başkalarının yaptıkları işlere kulp taktığını gördünüz mü? O halde, neden kendi işlerinizi geliştirmek yerine başka insanlara (hem de hayat boyu hiç tanışamayacağınız insanların işlerine) laf geçirme derdindesiniz ki?

Sakin ol. Şşş. Sakin.

Çarşamba, Eylül 28, 2005

Code: LEGO

Çocukken oynadığımız Lego'ların, ileriki yaşlarda bizi bacaklara karşı hassaslaştırıp, bacakları takip etmeye yönelten bir "proje" olup olmadığını merak ediyorum ve bu konuda bir Birleşmiş Milletler araştırması talep ediyorum.
Adı LEGO olan bir oyuncak ile oynayan çocukların ileride bir sandalyenin bacağından bile etkilenmesi hatta ve hatta ekranlara bile bacak monte edilmesinden zevk alması bir tesadüf olamaz herhalde değil mi?
Herkes bir komplo teorisi kuruyorsa, ben de bunu kurdum. Benim ne eksiğim var?

Hatta bir komplo teorisi daha; Ideal Kadın Toplumu adı altında örgütlenmiş bir grup kötü niyetli kadının, erkekleri "ayı" haline getirmesinde parmağı olduğunu düşünüyorum. Discoya götürünce dans etmeye başlayan, bir kadın vücudu gördüğünde ne kadar yorgun olursa olsun ileri geri gitmeye başlayan, top gördüğü zaman peşinden koşan, ve bir tokat atıldığı zaman beyni direkt olarak tokada cevap vermeye programlanan bir ırk yetiştirdiler erkeklerden.
Şimdi, yukarıdaki cümlelerde geçen sahneleri, bir erkek ve bir ayı olarak devamlı beyninizde değiştirerek hayal edin. Bu işi ancak bir grup kadın planlamış olabilir. Dünyayı kendi ellerine geçirmek için.
Böyle bir komplo teorisi var ise bile, sonunda ne olacağını da söyleyebilirim.
Tüm dünyayı ele geçiren bu kadınlar, bir araya gelirler ve "senin bacağın çok kalın", "poponu yukarı kaldırtsana biraz" veya "göz altların çok kırışmış" gibi cümlelerden dolayı birbirlerine girerler. O sırada fonda, erkekler müzik eşliğinde kıpraşmaktadır, top peşinden bağırışlarla koşmaktadır ve bu görüntüleri izleyen kadınlar da oturup bu hallerine ağlamaktadır.

Lego, incelenesi bir oyuncaktır.
Bu kuramda, çocukluğunda lego ile oynamış her çocuğun ileriki yaşlarında yabancı dil olarak ingilizce öğrenmiş olduğu varsayılır. Jennifer Lopez'in doğduğu mahallede Lego oynayan çocuk var mıydı diye ayrıca araştırılması gerekir diye düşünüyorum.

Beslenme çantası, heykel, çimento torbası ve dört değişmez tat: Acı, tatlı, ekşi ve tuzlu. (Yeni bir tat duygusu buldum diyen çıkar mı acaba bir gün?)

Pazartesi, Eylül 26, 2005

Back In Business

AC/DC'nin Back In Business şarkısı hep hoşuma giderdi. İçinde bulunduğu albümde de en favori şarkılarımdan biriydi. Hala da gider. Sözleri de uydu şimdi.
Kameraya bakan bir penguen bulunmaz mı acaba dünyada? Ben bulamadım da...
Mick'in sesini de hiç tahmin etmediğim bir 70's Compilation CD'sinde duyar duymaz (şarkıyı söyleyen de Peter Tosh diye bir amca... Keith'in sesini de duyar gibi oldum şarkıda. Sonradan incelemek üzere erteledim. Çok yorgunum şu anda...)

Once I had a love and it was a gas
Soon turned out had a heart of glass... Diyor Blondie...
Sometimes it's too hard to guess.
Drink Guinness.
It's just a mess.
Who the hell is Roberto Gomez?

Son bir kaç gündür, çalışma psikolojisi üzerine düşünüyorum. İnsanlar çalışırken ciddileşmeye neden özen gösteriyor? Çalışmadıkları zamanların gayriciddiyetini mi göstermek istiyorlar acaba?
İpin ucunu kaçırmak üzerine düşünmüştüm son tatilde. Hani, güzel görünmeye çalışan insanların biraz beyin egzersizi yapmamaktan kaynaklanan şapşallıkları olduğu gibi, çirkin görünenlerin beyin egzersizlerine dayanarak kendilerini farklı hissetme isteğini gözlemlediğimiz her yerde, neden "Vur deyince öldürmek", "Eşeğin kulağına su kaçırmak" gibi deyimler var ki? Ne de olsa bu deyimler bir anlam ifade etmiyor.
Anahtar kelime: Egzersiz.

Ben de egzersiz yapmaya geri döneyim. Zil çaldı.

Perşembe, Eylül 22, 2005

Back In The Game

Postanede, bankada veya herhangi bir devlet dairesinde kuyruğa girdiğinizde başınıza gelebilecek şeyler:
1. Sırada herkes kıçkıça durur (öndeki kadın ise bu durum arkadakinin sapıklığı ile doğru orantılı bir takip mesafesi sunar). Sanki biri araya girip sırasını kapacakmış gibi herkes öndekine mümkün olan en kısa mesafede durur. "Mahrem bölge" denilen olgu, doğu kültüründe önemli değildir. Zaten tüm kavgalar buna önem vermemekten çıkar.

2. Arkanızda oflayıp puflayan biri daima vardır. Üfledikçe ensenizde veya yanağınızda rüzgarını hissedersiniz. Dönüp ters ters bakmanızdan da herhangi bir anlam çıkarılmaz. Üflenmeye devam edilir. Fakat "alete üfler misiniz?" diye sorulduğu zaman üflememek için her takla atılır.

3. Sırada herhangi birinin telefonu çaldığı zaman herkes o yöne bakar. Çalan telefon, kendisini ait olmadıkça Türk halkına rahatsızlık verir. Telefon çalması ile aynı zaman dilimine gelen "oflama puflama" sesleri de duyulur. Sinema ile karıştırılarak sanki banka sırasında da telefon kapatma zorunluluğu varmış gibi düşünülür ve kabalık olarak atfedilir.

4. Telefonu çalan kişi mümkün olan en kısa cümleler ile konuşur. Çünkü çevre tepkilidir. Tek bir cümle olur "Bankadayım, geliyorum". Daha uzun cümle kurup konuşan insanlar çok nadirdir, bunlar ya "yüzsüzdür" ya da "gösteri dünyası" insanlarıdır.

5. Memura bağırıp çağıran birisi olduğu zaman, geneli ilgilendiren bir konu ise kavga mevzuu, arkadan destekleyip, memurlara demediği hakareti bırakmayan biri bulunur. Ancak, kişisel bir mevzu ise bağırıp çağıran sessizce bakılır. "Cami duvarına işeyen" kişi muamelesi görür. Kimse abdesthaneyi göstermez o kişiye. Eline maşrapa ile su dökmez.

6. Bu tip sıralarda, her türlü bürokratik işi bilen bir amca vardır. Meslek satırında genelde "emekli" yazan bu amcalar etraflarındaki insanların hangi faturayı nerede ve nasıl ödeyeceği hakkında engin bilgi sahibidir. Danışmanlık hizmetini yaptıkları ölçüde mutlu olurlar. Danışmanlık yapacak kimse yok ise, sırada kendileri ile muhabbet edecek birilerini ararlar. Kimse olmaz ise memurla ahbap olmaya çalışırlar.

7. Ve asla ve asla sıra size geldiğinizde bankoda tek başınıza olmazsınız. Sizden sonraki sırada bulunan kişi gelir ve bankoya yaslanıp sizi ve memuru izler. "Mahrem bölgenin canı cehenneme"dir. Hatta bazı durumlarda dışardan bakan biri, işlemi yapılan kişinin yanınızdaki olduğunu ve sizin orada fazlalık olduğunuzu düşünebilecek kadar bankoya hakimiyet sağlarlar. Ters bakışlarınız yine anlam kazanmaz. Hatta sıranın huysuzu siz olursunuz.

Havaalanına gidin. Bagaj işlemleri sırasında izleyin. Doğu kültürü haricindeki tüm milletler, önlerinde işlemi yapılan kişiden en az bir insan boyu uzaklıktadırlar. Fakat işin garip yanı, bu insanlar "aptal millet" olarak atfedilir ülkede.

Doğu'yu yerip, batıyı övmek değil bu.
İnsan için normalde olması gereken minimum "System Requirements"tır.

Karıştırılmasın.

Ayrıca, kibar davranılan memur tepenize çıkmıyorsa, teşekkür edin. Kaba davrandığınızda size kibar davranan memura ise hiç acımayın.

Sosyal meseleler üzerine fikir püskürtüleri. Part 1

The End

Cumartesi, Eylül 10, 2005

USAfreedomcorps dot gov

Daddy Bush and Clinton appears on the screen.
Bush starts to talk: "Tsunami has effected all of us.."
The website address appears below them. It says USAfreedomcorps.gov ...
But Clinton says "so visit USA freedom corp dot gov..."

So why it says ..corps down on the screen? Messy.

It's possible that this two plural and singular titled web sites exists. But is this a kind of an "urgency" mistake?

I just saw the spot at the adforum dot com. So this occured to me right about now. Maybe i'm wrong considering that spot this way.

Perşembe, Eylül 08, 2005

Coffee And Cigarettes

Bunu kimse bana tavsiye etmemişti. Ama ben tavsiye edebilirim.

Jim Jarmusch'un 2003 filmi: Coffee And Cigarettes.

Oyuncu listesi upuzun. Ve ilginç kombinasyonlara sahip. Mesela Iggy Pop ile Tom Waits'in buluştukları sahne. Uzun uzun, sıkılarak sohbet açmaya çalışıyorlar, açıkçası zorluyorlar kendilerini.
Bu sahneyi izlerken aklıma yazarların ve reklamcıların birbirleri ile pek sohbet edemediklerini hatırladım. Belki foto-modeller arasında da vardır bu. Ya da fotoğrafçılar arasında. Veya aynı sektörde çalışan iki insan arasında. Adeta ağızlarından çıkacak her ayrıntı, karşı tarafa verilmiş bir koz gibi olacakmışcasına çekinirler konuşmaya, görüşmeye (ya da bana öyle gelir). Bu yüzden, bu saydıklarım insanların en iyi arkadaşları hep kendilerinden çok alakasız sektörlerin insanlarıdır.
Neyse, Iggy Pop'un, Tom Waits'i beklerken (eh bu da ne enterasan soyad yaw) Jukebox'ı kurcalaması ve ardından Tom geldikten sonra (E hep bekleyecek değil Tom) jukebox'ta hiç Tom Waits şarkısı olmadığını söyledikten sonra Tom'un biraz bozulması ve Iggy gittikten sonra hemen Jukebox'ı inceleyip gerçekten kendi şarkılarının orada olmadığını görmesi... İzlenmeye değer.

Birbirinden bağımsız gibi görünen, ama her nasılsa birleştirilmiş filmlerden oluşan filmin ortak yönü, karakterlerin hep sigara içip kahve höpürdetmeleri. Güzel bir konsept.
Roberto Benigni'den tutun, Cate Blanchett'e; Steve Buscemi'den Bill Murray'e Steve Coogan'dan Jack ve Meg White'a kadar bir sürü enterasan tip bir arada.. Enterasan bir senaryo içerisinde.
Hele Steve Coogan - Alfred Molina filmi, denk geldiği bölüm açısından da filmin gidişatı açısından da insana hoş bir gülümseme bırakan bir diyalog. Steve Coogan'ın, Conan'ın programında gerçekleştirdiği Michael Caine taklidini bulmaya çalışın. İzlemeye değer bir performans.

Bill Murray'in kafein bağımlılığı ise benim eski bağımlılığımı hatırlattı. Sonuç olarak, harika diyaloglar, tırmalamayan oyunculuklar ve güzel bir film izlemek sakin bir akşam geçirmek için etkili filmlerden bir tanesi olarak beynime kazındı. Güzel şeyler düşündürttü. Önerilir.

Invisible Monsters by Chuck Palahniuk

Bir romanı, hele ki yıllarca ismini duyup da merak içerisinde okuduğunuzda, ve final kısmına yaklaştığınızda, yıllar önce yazdığınız bir hikayenin bu kadar benzeri bir konuya çıkmasına nasıl kıl olurdunuz? Sıcak mı soğuk mu?

O kıl olma durumunun sıcacık halini geçen gün yaşadım. Invisible Monsters'ı bitirince. Finale doğru giderken, aklıma bile gelmemişti böyle biteceği. Fakat, gerçekti işte. Chuck'ın verdiği finali bir hikaye olarak (hatta ilkini beğenip seri olarak üçüncüsüne kadar yazmıştım) karşımda görünce bir tuhaf oldum.

Genel hatları itibarı ile benzersiz bir konudan sonra, kendi hikayenle finalde karşılaşmak çöpe attığın giysiyi bir süre sonra en yakın arkadaşının üzerinde görmek kadar şüphe uyandırıcı oluyor (Tabi Chuck'ın Turkcesi varsa şüpheye bile gerek yok) "Acaba?" sorusu geliyor insanın aklına megalomanca bir şekilde... Elbette saçma düşünceler. Tıpkı ciddi bir toplantı sırasında aklına gelen "acaba şuradaki herkesi bir anda öldürebilseydim ilk hangisinden başlardım?" gibi saçma bir fikir hareketi işte...

Uzun lafın kısası (Bir başçavuş bize deyimi; "kısa lafın uzunu" şeklinde kullanmıştı bir ictimada, bir kaç kişi anlayıp gülmüştü...) gurur duydum açıkçası. Chuck hala en favori yazarlarım arasındaki yerini elbette koruyor.

Postcards From The Future belgeseli, Chuckseverler için güzel bir seyirlik bu arada. Duymayan kaldıysa..
Fakat bu belgeseli seyrederken, merak etmeye başladım. Chuck, nerede "tıkanma" yaşayacak diye. O arada birisi sordu bu soruyu panelde. O da güzel cevap verdi: "Sıçacağın varsa tuvalete gidersin. Oturup, sıçmam lazım demezsin , öyle değil mi?" diye soruyu geriye göndererek... İyi cevaptı. Ben de oturdum yerime. Ben zaten oturuyorum.

Perşembe, Eylül 01, 2005

Bir senarist, bir film projesi ve bir film

Yıl 1929. MGM'de bir gün: Toplantı sırasında, bir senaryo yazarı elinde bir senaryo ile toplantı salonuna dalar. Elindeki zarfı masaya bırakır ve çeker gider. Zarfın üzerinde "Being Charlie Chaplin" yazmaktadır. Senaryo okunur ve daha ilk sayfasında çöpe gider.

Aradan -bir sürü- birkaç sene geçer. 1940'lı yıllar, aynı adam yine toplantı salonuna girer ve
masaya bir zarf bırakır. Üstünde "Being Clark Gable" yazmaktadır. Bu sefer senaryo, ikinci sayfasında çöpe atılır.

1954'te, aynı adam "Being James Dean" isimli senaryoyu masaya bırakır. Senaryo beğenilir, projeyi gerçekleştirecek bir yönetmen aranırken, James Dean ölür ve film rafa kalkar.

1958'de, Universal Studyoları'ndaki bir toplantı sırasında aynı adam gelir ve senaryoyu masaya bırakır. Patron üç sayfasını okur ve yere fırlatır. Yerdeki zarfın üzerinde "Being Rock Hudson" yazmaktadır. Ardından bir de, "Oh that faggot" diye mırıldanır.

1974'te, "Being Peter Sellers" olarak gelen senaryo Peter Sellers'ın "Being There" filmi ile karıştırılacağı düşünülerek hasır altı edilir. Peter Sellers'ın ise senaryoyu okumaya bile ömrü yetmez.

1989'da "Being Harrison Ford" olarak tekrar ortaya çıkan senaryoda, Harrison Ford filmin o ünlü sahnesini prova ederken: "Ford, ford ford ford, What's that? It's not a Ford commercial god dammit" tepkisi ile reddedilir. Harrison Ford soyadı yüzünden bu fırsatı kaybeder.

1993'te, "Being Bruce Willis" adıyla senaryo tekrar sunulur. Bruce Willis filmde şiddet sahnesi ve atletle gezebileceği bir kare bulamadığı için filmde oynamayı reddeder. (Asıl sebep; filmdeki beyne kayarak gidiş sahnelerinde, Willis'in çocukluğunda geçirdiği bir kaydırak kazasını anımsayarak toplantı sırasında hüngür hüngür ağlamasıdır... Willis'in imajının bozulmaması için bu bilgi halktan gizlenir.)

1995'te Warner Stüdyoları'ndaki toplantıya, yaşlı bir adam elinde "Being John Malkovich" isimli bir senaryo ile girer. Executive'lerden birinin yanındaki yapımcıya "Who the hell is John Malkovich?" diye sorması üzerine kahkaha krizine giren üyeler, toplantıyı bırakır. Fakat bu aşağılamayı kabullenemeyen yaşlı adam, oracıkta geçirdigi bir kalp krizi sonrası yere yığılır. Bu ani ölümün ilahi bir işaret oldugu düşünülür ve John Malkovich denilen kişinin bulunması ile gün tamamlanır. Yapımcıların anlam veremediği film, dünyadaki tüm sinema izleyicileri tarafından çok beğenilir ve John Malkovich isimli kişinin varlığını patronlara öğretir.

Bu hikayeden ne anlıyoruz? Stüdyolar, sinemadan bir bok anlamazlar. Onların yaptıkları sadece, arada bir yemeğin altını tutturmamayı başarmaktır.