Murat Kaya

Cumartesi, Ekim 29, 2005

Power Point Shows

Cem Yurtsev. Belki bir PPS'si size forward yoluyla gelmiştir. Belki de hiç gelmemiştir. Bana gelmişti.
Her PPS'sinde, format aynıdır. Ben de oradan mail adresini alıp, kendisinden diğer sunumlarını rica etmiştim. Nazik bir cevap ile web sitesinin çalıştığını (ben çalıştıramamıştım da) ve diğerlerini oradan alabileceğimi yazıp, beni de listesine eklemişti. Her hafta mutlaka bir tane PPS geliyor artık Cem bey'den.
Şahsen tanışmıyoruz kendisi ile. Fakat PPS'lerini büyük bir özenle hazırlıyor. Ve kocaman listesindeki herkese gönderiyor.
Az önce Nostalji isimli bir diziye başladığını ilan eden PPS'si de geldi. Eski TRT dönemi dizilerinin nostaljisi. Avengers'ın müziğini duyduğum anda tüylerim diken diken oldu ve bu post'u yazmaya karar verdim.
Genellikle ülke ve şehirler üzerine sunumlar hazırlayan Cem Bey, bu sefer nostalji sunumu hazırlamış. İzlerken "bunu dağıtmam lazım" dedim.
Hazır www.hemenpaylas.com ile de tanışmışken, son PPS'yi oraya upload ettim. Ayrıca Cem Bey'in web sitesinde de gönderdiği tüm PPS'leri bulmak mümkün: http://clix.to/cyurtsev

Bir İngilizce öğretmeni olan Cem Yurtsev'in PPS'leri için kendisine teşekkür ediyorum. Devamını bekliyoruz.

Nostalji sunumu ise bu adreste (Instant Access): http://www.hemenpaylas.com/download/13211/NOSTALJI-1.pps.html

KEŞİF


Yeni keşfettim!
250 mb'ye kadar olan dosyaları, transfer etmek veya paylaşmak için güzel bir hizmet:

www.hemenpaylas.com

Yüklediğiniz dosyayı, link halinde size veriyor. Siz de o linki arkadaşlarınıza gönderiyorsunuz. Onlar da o linki kullarak sizin yüklediğiniz şeyi indirebiliyorlar.

Kullanımı da çok basit. Üstelik Türkçe.

Çok güzel değil mi?

Örnek olarak, kediciğim gece uykusundayken fotoğrafının çekileceğini anlayıp, doğrulduğu sıradaki görüntülerini paylaşıma koydum.

http://www.hemenpaylas.com/download/13193/DSCN2007.MOV.html

Güzel denemeler dilerim. Siz yolladıkça, bana da link gönderin. Mail adresi, yukarıda bir yerde var. Hiç bulamazsanız comment olarak gönderin:)

Çarşamba, Ekim 26, 2005

ARABA SEVDASI

Recaizade Mahmut Ekrem'in romanı taa o zamanlardan beri yazılmaya devam ediyor. - Yani ben gözlemleyebiliyorum hala o romandakilerin yaşandığını- demek ki geleceği iyi yakalamış bir roman diyebiliriz ya da "yokmuş o zamanların da bu zamanlardan farkı" diyebiliriz...

Çok derine dalmadan -bir yüzüp çıkacağım- incelenesi bir vak'a aklıma geldi. BU da diğer postlar gibi "uzun zamandır yazacaktım da şimdi aklıma gelmişken yazayım dedim" havasında olacak.

Hiç, üstü açık bir spor araba ile şehir içinde gezdiniz mi?
Yaşım küçük daha, kendi arabam değildi, sağolsun kuzenlerim tattırdı o duyguyu bana. Sürerken, etrafa çok bakıp gözlem yapamadım ancak yanımızdan gelip geçen arabalar tam bizim hizamızda gaza basıp gürültü yapıyorlardı. "Haydi var mısın yarışa?" dermiş gibi..

Bu dürtü, beni etkiledi -hatta dürttü de diyebiliriz-. Neden yani? Neden? Erkeklerin "catfight"ı da bu mu oluyor? Ya da arabanın üstü açık olduğu ve sürücüyü görüp de "dişine göre gördüğü" için mi gaz pedalıyla bir anda ilişkiye girme ihtiyacı hisseder bir insan? Mesela bu araba bir Lamborghini olsa (üstü kapalı) ve göremediği sürücüye de aynı davranışı sergiliyorlar mıdır?

Aklıma bir de şöyle düşünmek geliyor. Tank-top giymiş bir genç kadının, yolda yürürken yanından geçen kadınların orasını burasını düzeltmeye başlayıp, bir yandan da geçen kadını gözlemeleri gibi birşey mi? E dedik ya, "catfight" diye.

Kramer olsaydı da titreye titreye bir "catfight" deseydi. Ha hayt.

DELİLER

- Zaman doldu.
- Boşalt o halde.
- Olmaz, boşaltamam.
- Niye?
- Boşaltılamayan tek şey zamandır da ondan.
- Bir de "daire".
- Neden daire?
- Geometrik olarak imkansızdır. Çünkü zaten boştur daire.
- Ama O "daire", o daire değil ki...
- Farkeder mi? O "zaman" da, o zaman değil zaten...

Biri araya girer. İkisi de susar. İnsanlık namına.

Post yazarken, hatalar olabiliyor. Sanırım üzerine çok fazla düşmemekten. Veya gece de, evinde makyajla oturmamak için. Tembellik yani. Eh, belki biraz da sağlıkla ilgisi vardır.

Harika Reklam

Böyle başlığı olan bir mail düşer inbox'ınıza. Açar bakarsınız. On dakika önce başka birinden gelen mailin aynısıdır. Subject kısmı değişiktir.

Forward mailler yoluyla (e bari via forward mail deseydim daha iyi olurdu) gelen bu reklamlar, elden ele dolaşır durur.

Ben bunlardan sadece bir tanesinden bahsedeceğim. Estrella DAMM isimli bira reklamı. İspanyol havası bıraktı bende. (Neden bilmiyorum)

Bu reklam bugün bir daha geldi de hatırladım. "Süper Reklam" , "Harika Reklam", "Müthiş Reklam" başlığı görünce yine aynı reklam çıkacak diye korkuyorum. Çünkü, bu maili gönderen bir sonraki kişi, sanırım oldukça yüklü miktarda küfür duyacak benden:) HA HA.

Artık dayanamıyorum o reklamı görmeye. İnanın bana. Yani nesine bayılıyor insanlar bu kadar anlamıyorum. Plonje çekimlerle süslü telefon (ya da GSM operatörü reklamı-algılayamamışım bak) da aynısı olucak herhalde bugünlerde. Halbuki, gönderen de onun ne reklamı, hangi ülkenin reklamı olduğunu hatırlamaz. E peki nesi müthiş, harika, süper reklam bunların?

Anlamış değilim. Öyle tek reklam ile olsa idi herhalde bu işler, şimdi reklama en az harcama yapan Nike olurdu herhalde.

Ha bir de, bu tip reklamları gönderdikten sonra "bizde niye böyle reklamlar yok?" diye bize fırça atanlara çok fena sinirleniyorum. Ben Slovak mankenleri görünce "bizde niye yok böyle kız?" diyor muyum size?

BAŞLIK BURAYA

Richard Branson'ın biografisinin yazılmasını beklerdim hep (auto veya değil, farketmezdi). Hayatları sıkıcı ve tekdüze politikacıların, hepsi birbirinin benzeri hayatlara sahip Hollywood sakinlerinin, bir fabrika üzerinden kendisini dünya ekonomisine büyük şeyler katmış "büyük insan" gibi gösteren işadamlarının bile biografisi var iken, Richard Branson'ın bir biografisinin olmaması çok yazık olucaktı.

Yıllardır beklediğim kitap, ben askerdeyken Türkçeye çevrildi. Dönünce aldım. Hala okumaktayım. Hani, çabucak bitmesin diye oyalanarak okuduğunuz kitaplar olur ya... Benim için de "Loosing My Virginity" kitabı onlardan. Türkçeye çevirilirken, kitabın ismi tercüme edilmeden bırakılmış (yazarsam, Loosing My Virginity adı ile yayınlandığı düşünülebilirdi - ama değil - adı yok ve ben bu cümleyi yazdım). Sadece Richard Branson yazıyor kapağında. Richard'ı pek tanıyan yok bu coğrafyada, belki de ondandır. Herhalde kitabın orjinal ismini muhafaza ederek çevirselerdi, Richard'ı tanımayan bir çok insan orta-yaşlı bir adamın bakirliğini kaybetme hikayesini okumak için alırdı herhalde (bir defaya mahsus olan bir fiilin, nasıl o kadar kalın bir kitap halinde anlatıldığını düşünmeksizin)..
Richard Branson'un yeterince tanınmaması, bana hep tuhaf gelir. İngiliz işadamları arasında belki de en fazla publisiteye sahip olmasına rağmen, neredeyse tüm İngiliz politikacıları tanınır fakat Richard Branson tanınmaz. Tuhaf. Hala da, "kimin kitabını okuyorsun?" sorusuna verdiğim cevaba gelen soru "O kim?" oluyor. Daha bir Allahın kulu çıkıp da "Hadi ya, süper enteresan bir heriftir" demedi. Garip. Belki sadece Türkiye için geçerlidir bu.

Kitaptan notlar alıp, burada kaynak adı ve yayınevi belirterek bir kaç blog yazmayı düşünüyorum. Branson'ı tanımayanlar tanışsın, tanıyanlar da biraz daha merak etsin veya nasıl Branson olduğuna dair biraz fikir sahibi olabilsin diye...

Douglas Rushkoff'u da unutmadım. Müsait bir blogda indireceğim onu da.

Salı, Ekim 25, 2005

Hala Sıkkınım

Yok dünden bir fark. Zarardayım.
Hala canım sıkkın. En azından farkındayım.
Ben şair falan olmak istemiyorum,
O kadar da değil ölmedim, hala hayattayım.

Blog da olmasa canım yazmak istemiyor,
Okumalar birikmezse adım atılmıyor.
Bitirmem lazım onca kitabı bir seferde,
Delirdim ben ufak ufak, acaba ya da herhalde...

Bunu, Portekizceye çevirip, Hollanda'da türkü yaparsanız, köşeyi dönersiniz. Köşeyi dönünce neyle karşılaşırsınız onu bilemem. Köşeleri sevmem.

Pazartesi, Ekim 24, 2005

Hani bazen daralırsın ya..

Çok fena için sıkılır. Sanki bir sonraki dakika gelmeyecekmiş gibidir.
Bir daha iş yapamayacağını düşünürsün.
Yolun sonuna sanki bu kadar çabuk geldiğini sanırsın,

Aslında bu tip zamanlarda sevinmek gerekir. Elbet bir hareket olacaktır. Doğada hareketsiz kalması veya olduğu hali ile kalması mümkün değildir canlıların. Eh biz de canlı değil miyiz?

Tabi bazılarına göre değiliz veya canlı olmamız birşey farkettirmiyor.

Ama sonuçta canlıyız işte. İçimiz sıkılıyor. Bizi neden böyle güçsüz bırakıyorsunuz? Neden emiyorsunuz tüm gücümüzü? Bu kadar basit mi sizin için?

Neyse, önümüzdeki bir kaç gün boyunca, hiçbirşey yazamayabilirim. Gücüm kalmadı sanki. Düşünemiyorum da birşey.

Rammstein da yeni albüm çıkarıyormuş. Nerede o eski albümünüz. Bu kadar çabuk mu değişiyor her şey? Neden bazı şeyler sabit kalmıyor? Neden , neden , neden?

Durmalı bazen zaman. Akmasın artık.

Cumartesi, Ekim 22, 2005

Var mı bunlardan kötüsü?

Her eline alışında seni not almak için tahrik eden ve tüm notlarını aldığın o çok sevdiğin not defterini kaybetmek.
Upuzun bir mail yazdığın sırada bilgisayarın açılıp kapanması ve senin maili kaybetmen.
Henüz "save" etmediğin bir işin yine benzer bir arıza ile yok olup gitmesi.

Buna benzer bir şey daha buldum. Başıma gelmesi gerekiyormuş demek ki...

Bloguna post yazarken bilgisayarın kendi kendine açılıp kapanması. Hem de tam son cümleyi yazdığın sırada.. Yazık oldu gitti.

Artık başım dönüyor uykusuzluktan. Ben gideyim en iyisi.

Geç olmadan...

Arkadaşım Eşşek isimli blog yüzünden hiçbir arkadaşım bana küsmedi bildiğim kadarıyla. Fakat eklemek istedim.
Şimdi güzel arkadaşlarım benim, sizlere hayvan demiş olmuyorum burada.

Anahtar kelime: Metafor. Metafor.

Seinfeld'de "ünlemler" üzerine bir hikaye vardı. Hani her şeye ünlem koyma hastalığına karşı kuduruyordu (sanırım Elaine idi kuduran) ve ben de geçenlerde böyle birşey yaşadım. Aklıma geldi.

Aklıma da amma ıvır zıvır geliyor yahu. Hani not almaktan, neredeyse doğru dürüst yazmaya vakit kalmayacak. Vakit, not almakla mı geçecek?
Düşünmeyelim böyle şeyler. Geç oluyor. Yatalım yavaş yavaş. Daha uykuda akla gelecek neler vardır Allah bilir.

Perşembe, Ekim 20, 2005

mailden copy paste

Emre Poyraz wrote:
Hoca dün sana bir kitaptan bahsetmiştim.

Henry David Thoreau - Walden (1850'lerde yazılmış)
"Our inventions are won't to be pretty toys, which distract our attention from serious things. They are but improved means to an unimproved end, an end which it was already but too easy to arrive at; as railroads lead to Boston or New York. We are in great haste to construct a magnetic telegraph from Maine to Texas; but Maine andTexas, it may be, have nothing important to communicate."

Senin "about me" kısmında yazdıkların doğrudan bunu çağrıştırdı bana da...
Görüşürüz...


Murat Kaya wrote: Teşekkürler, nerede görüşeceğiz?:) Ha hayt. Ankara-İstanbul arası biz de bir telgraf hattı mı döşesek?

başlığa tavşan

Şu otomatik sloganlara-başlıklara gece yattığımda tekrar döndü zihnim. Post'ta yazdığımdan daha fazla olmalıydı bu tip başlık sayısı diye düşündüm. Aklıma "bilmemne DÜNYASI" adı ile açılan mağaza isimleri geldi ek olarak (her şehirde, her semtte vardır mutlaka birşeyin dünyası olan mağaza). Her şeyin bir dünyası var artık. Hatta "Silah Dünyası" isimli (s)atış mağazası da(bunlara atış ve avcılık, askercilik, mafyacılık oynama ürünleri diyebiliriz herhalde) eve dönüş yolumun üzerinde açılmıştı geçtiğimiz yıllar içerisinde. Yakında herhalde eczaneler de "İlaç Dünyası", Vergi daireleri "Vergi Dünyası" okullar da "Eğitim Yuvası" adı altında toplanmaya başlayacak. Genelevlerin de adı "Aşk Dünyası" olursa, oturup ağlamayın.

"Kalitenin Adı" başlığına bir rakibin çıkıp da neden "Kalitenin Soyadı da biziz. Adlar değişir, soyadlar bakidir" şeklinde cevap veremediğini düşündüm. Bunu etkileyen "birisini takip ediyor gibi görünmek" korkusu olabilir. Ancak bu korkuyu yaşayan insanlar neden başkasında gördüğü ve "karizma" bulduğu sivri burunlu ayakkabı giyer mesela (erkekler için diyorum). Veya, başkalarında oldukça sık gördüğü için Nokia telefonu tercih eder (fiyat, maliyet, avantaj, kullanım kolaylığı değildir tercih ederkenki sebep), "kalite" kelimesinin ardına sığınılır daha çok. Fakat, hayatında başka telefon kullanmamış ve hatta eline alıp doğru dürüst incelememiş insanların "kalite" lafı ardında herkesin kullandığı markaları izlediği bir dünyada ben yukarıda bahsettiğim başlıkları rakibe göre oluşturma korkusunu anlayamıyorum.
Elbette bu dediğim "reklamı sadece reklam olsun diye yapan", "on sene sonra bu işi yapmıyor olsak da olur, başka işlerde paramızı kazanalım da yeter" düşüncesiyle üretim yapan firmaların reklamlarından bahsediyorum.

Peki genişleteyim. Ortaya çıkan her trende göre iş alanını değiştiren bir firmaya reklam yapmanın amacını da düşünüyorum. Mahalleye yeni taşınan bir ailenin "biz burada oturuyoruz artık, haberiniz olsun" diye bas bas bağırması ve ilk gelir artışı veya gelir kaybı yaşadığı anda o semti terketmesine benzetiyorum. Neredeyse her sene ev değiştiren bir ailenin "mahalleye taşındık" diye reklam yapmasına benzetiyorum. Bırak bir seneyi, bir ay sonra orada, o isim ile olmayacağını bilmediğim bir firmayı tüketici ne yapsın?
Koskoca alışveriş merkezlerinin olduğu bir pazarda, semt pazarındaki tezgahlar gibi algılıyorum ben bu durumu. Semt pazarlarında bile, yıllardır aynı sokakta, aynı yerde, aynı tezgahı kuran pazarcılar vardı çocukluğumda (şimdi de vardır elbet). Bravo onlara, istikrar demek bu ve alışverişini ondan gönül rahatlığıyla yapabilirsin. Konumuz, her hafta, bir vole vurmak adına, farklı pazarlara gidip, bir daha tüketicinin karşısına o şekilde çıkmayacak pazarcılara benzettiğim firmalar. Bir hafta tezgahta patates, ertesi hafta başka pazarda salata, ayni pazarda ertesi hafta tekstil ürünleri satan cinsleri kastediyorum. Logosu her yıl değişen, sadece para harcamış olmak, hatır için yıllıklara kataloglara reklam veren veya daha kötüsü "her sene bir reklam ajansından kız düşürme" yarışına girdiği için reklamveren olmuş şirketlere takıkım bu aralar.

Neyse, bir de "bokpüsürde Kalitenin Yeni Adresi" başlığını "vurucu, iddialı ve güçlü bir söz" bulan başlıklara da ben olsam : "Adres Değişikliği" ilanı verirdim rakip firma olarak. (En azından ortalık şenlensin. Madem maçın tadı yok, bari gol izleyelim felsefesi ile) devamına da "Ivır zıvırda Kalitenin Adresi Değişmiştir lütfen not ediniz...." diye bırakırdım.

Eh, "Prezentabl Maymun Aranıyor" diye ilan oluyorsa, böyleleri neden olmasın aynı ülkede? "Çok sesliliğe ihtiyacımız var" derken kimse çoksesli korolardan bahsetmiyor, bu tip bir çokseslilikten bahsediyor. Şu anda dinleyen yok çünkü o koroları. Ancak biri alıp yeniden şekillendirir ve sunup köşeyi dönmezse yine bu koroları kimse dinlemeyecek. Eh, onu da bekliyorum. Kim koroları tekrar müziğe kazandıracak? Senfonik Rock'la bile buluştu insanlar, çok sesli koroları neden dinlemesinler, öyle değil mi?

Unutmadan, "Erkeksen Yenibosna'ya Gel" başlıklı ilan, dikkatimi çekti. Alkışlıyorum. Fazla derine girmeye gerek görmedim. Fakat, ürünün sadece giyim olduğunu hatırlıyorum o kadar. Yenibosna'nın neresi, marka neydi ve mağazanın adı neydi sorularının cevaplarını veremiyorum kafamda, çünkü ilanı görmüyorum.

Reklamlar da, forward (ileti) mailler gibi oldu demek bizim için. Çok etkileyeni bile birilerine gösterip ilettikten sonra unutup geçiyoruz. Çünkü biliyoruz ki, "otobüsler nereden kalkıyor?" sorusuna cevap verecek birileri daima var ve kimse de "bilmemne otobüsleri şuradan kalkıyor" diye bir ilan verme ihtiyacı hissetmiyor..

Güzel.

Çarşamba, Ekim 19, 2005

otomatik sloganlar

Bir reklamcının, en uyuz olduğu (uyuz değilse bile uyuz olması gerektiğine inandığım) başlıklar serisi düşünüyorum. Mesela "Kalitenin Adı". "bilmemneyde kalitenin yeni adresi". "bokpüsürde KALİTE"... Hele "vıdı vıdıda KALİTENİN YENİ ADRESİ"...

Cinnet geçirtici başlıklar. Başlıklarda "kalite, adres, ismi, adı, sanı, cibilliyeti, sülalesi.." gibi laflara oldum olası gıcığımdır. Fakat hala karşımıza çıkmaya devam eder bu başlıklar.

Sebebini araştırıyorum. Bir kaç sebebi var;
1. Müşteri, ona sunulan başlığı sevmez ve "kendince havalı" olan yukardaki başlıkları kendisi dikte ettirir. Bu başlığa ne yorum yapılırsa yapılsın duymaz, algılamaz. Hatta düzeltene kızar.

2. Ucuz reklam metodları ile reklamveren olan bir firmadır. Firmanın bir amacı yoktur, ne sattığını belki kendi bile bilmiyordur, beş yıl sonra var olup olmayacağından bile emin değildir, ıssız bir adada kalsa yanına alacağı üçün biri midir gibi soruların cevapları olmadığı için, ilanlarında bir metin de olmaz ortada. Başlığı da o ilanın yayınlanacağı mecradaki "tip" kim ise o koyar. Ve ne tesadüftür, hep yukarıda adı geçen kelimeler ve cümleler kullanılır ilanlarda. Biz de bakar ve küfür ederiz. Reklamveren ise utanmadan onu rakiplerine gösterir, hava atar "bak, benim reklamım" diye.

3. Müşteri, ilan verdiğinin bile farkında değildir. Çünkü akşama gidilecek halı saha maçı, karşı komşu fabrika Hayri abinin tavla turnuvası, yeni sekreteri, katalog çekimi için getirdiği mankenleri vardır. İş kolu olarak ilgi alanına bu sayılanlar girdiği için ilana da önem vermez. Ve yine aynı kafadaki biri alır; "Abi bak ne süper başlık?" diye koyar bu yukardakilerden birini. O da "afferin valla bu işlerden anlıyo bu çocuk" der ve reklamveren olmak isteyen diğer arkadaşlarına da bu çocuğu tavsiye eder.

4. Ondan bundan habersiz, sadece "dostlar reklamda görsün" havasındaki reklamverenler ise, "okumuş , yabancı dili olan çocuklar" diye aldıkları elemanlarına iletirler bu işi. O zibidiler de tutar böyle laflar üretip, sonra kendi aralarında "ulan ne güzel laf yazdık ama" diye kutlama yaparlar.
Gözlerimle gördüğüm için rahatlıkla söyleyebiliyorum. Bunlar metin yazarı, creative director falan da dinlemeyen "amirinin" adamlarıdır. Hiç dalaşmadan halının altına doğru süpürür gibi yapıp ezilmesi gereken böceklerdir.

p.s. Gıcık olduğum kelimeler arasında; Kalite, Amir, Müdür, Genel Müdürlük, Adı, Eğitim, İnsan Kaynakları (eski personelcinin evladı söyleyince bunu, ağzına bir tane çakasım geliyor da) .. Amir kelimesinin ayrı bir yeri vardır bende, ilkokuldan beri gıcık olduğum tarihi bir kelimedir.
Kalite kelimesine, üniversite yıllarında kıl kapmaya başlayıp, Kalite Kontrol ile ilgili derslerde part time uyuzluk yaşayıp, mezun olduktan sonra karşıma çıkan hödüklerin bazı markaların kaliteli, bazılarının kalitesiz olduklarını "ÜRÜNÜ HİÇ KULLANMADAN" hatta bırak kullanmayı "GÖRMEDEN" kalite kontrolüne sokmaları ile iyice ifrit oldum.

Şimdiye kadar bir defa "kalite" kelimesini zorla kullanmak zorunda kaldım. Onun da ne Türkçesini bıraktım, ne İngilizcesini. Huzurluyum. İstedikleri kelimeyi kullandım, ama hiç tahmin edemeyecekleri bir şekilde. Bir kaç defa red yiyip dönmesine rağmen hala kullanılıyor o ilan. (isim vermeyeyim)
"Konforun Adı" ise cinnet konusu bir hatıradır benim için.

Eğitim konusu ise bambaşka bir deryadır. Gireceğiz o sulara da...

Çok mu saldırgan oldum acaba?

Arkadaşım Eşşek

Bugünkü Akşam'da Serdar Turgut'un Orhan Peymuk'la söyleşisinde ikinci bölüm vardı. Orhan Peymuk, arkadaşı olmamasından ve hatta hiç yazar arkadaşı olmamasından bahsederken "yazarlar pek birbirleriyle arkadaşlık yapamazlar" demiş.

Hazırlanan romanımda geçen cümlelerden biri olması dışında bu laf, romandaki eki de buraya yazayım dedim artık. Yazarlar ve reklamcılar, birbirleriyle pek arkadaşlık yapamayan iki grup insandır. Başka var mı? Vardır elbet. Bunu da buraya not düşeyim dedim.

Benim arkadaşlarım kimler? Başlıktaki değil tabi ki (gerçi bazıları öyle nitelendirilebilir) ama arada atlar, kediler, köpekler de var tabi. İçinde domuz olmayan bir hayvanat bahçesi gibi.

Trippin' Hopin' and Dreamin' and Marketin'

Bir önceki postta, "Marketin Türkiye" yazmışım. Düzeltmiyorum. Başlıktaki ifadelerin, klavye alışkanlıklarına yansıması olarak düşünelim bunu. -de, -da, -ki gibi birşey değil.
Nancy Sinatra'ya da bir selam olsun başlık.

Mp3 player'ım bozuldu sanırım. Aksilik işte. Mein Herz brennt, içimi parçalıyor hem de ihtişamını hissettiriyordu bana. JC'nin dediği gibi. Senfoni, ihtişamın müziğidir; Rock ise şeytanın. İkisinin bir araya gelmesi ise; Oh my God'dır.
Mein Herz Brennt, sözü, müziği ve girişteki o içimi titreten bir mayhoş eden müziği ile iki gündür beni gazlıyordu. Şimdi yok. Canım da sıkkın zaten. Hevesim yok bugün birşey yapmaya. Canım sıkıldı.

Takan takana, Ben de Murokasi Takana

Şu -de'leri, -da'ları bitişik/ayrı "yazamama özürlü insanlara" takan, uyuz olan bireyler her zaman vardı, bunu dile getirmeye başlayan kişi sayısının arttığını görüyorum. Askerde, sıkı bir gazete takipçisi iken Atilla Aydoğdu'nun yazılarından birinde farketmiştim bunun dile getirilmeye başlandığını. Ardından reklam yazarlarının ortak defteri blog'unda ( http://ortakdefter.blogspot.com ) sıkça dile getirilir oldu. Bu konuya benim de takıldığımı fakat dile getirmeyip hep içime attığımı farkettim (belki de hep eleştiriyor görünmemek için bir içe atma eylemiydi hepimizinki).
Son nokta, yine reklam yazarlarının ortak defterinde karşılaştığım en ilginç alan adlarından bir tanesi idi: www.dahianlamindakideayriyazilir.com (böyle bir site mevcut. Tıklayın üstüne, görün, gösterin, iletin, öğretin.)

Demek ki bu konuya, herkes takıyormuş da, duygular yeni yeni ses vermeye başlıyormuş.

Marketin Türkiye'nin, ikinci Ekim sayısını alıp incelerken, gözüme yine bir "tasarım ajansı" reklamı takıldı. Bir mail formatında yapılmış ilan. Subject kısmında "iyi bir tasarım ajansı" yazıyor. Tarih atılmış. "Kime" kısmına (ilanda to olarak geçiyor) "Marketing Türkiye okurları" yazılmış.
Arkadaşça yazılmış bir mail havasında ajansı övüp duran "birisi" yazıyor maili. Her şey tamam. Ancak metindeki, ".... düzgün insanlar, epeyde gençler......" cümlesine gelince "acaba bilerek mi böyle bırakıldı?" diye düşündüm ilk başta. Sonra, "neden bilerek bırakılsın ki? Samimi olsun diye mi?" diye düşünmeye devam ettim ve ardından hemen alttaki cümlede -de'nin doğru bir şekilde ayrı yazıldığını görünce "herhalde gözden kaçmış" diye düşündüm.

Enteresan değil mi?
Bir ilanı, bir kişi yazsa, bir kişi uygulasa ve düzenlese, hiç olmazsa filme, baskıya gitmeden önce yazan bir defa daha okumalı diye düşünüyorum. Haydi, yazan kişi okurken, kendi yazdığını görmeyebilir insan, e düzeltebilecek bilgi düzeyinde bir insan da yok mu?
Yok demek ki. Demek ki -de'ler -da'lar konusunu hep içimize atarak belki de bir canavar yetiştirdik.

Ben, (itiraf ediyorum) gramer bilgisi neredeyse hiç olmayan biriyim. Sevemedim kitaplarda ve derslerde öğretilen bilgileri. Öğretemediler bana ne Türkçe ne İngilizce grameri. Her iki dilde de, yazdıklarımı tekrar okuyarak, sesli tekrar yaparak, içime sinene kadar defalarca yaza yaza gramer hatalarımı yok etmeye çalıştım (hala da olduğunu biliyorum, bazı arkadaşlarımın suratıma çarpmalarından gocunmadan). Hala teorik bir bilgim yok, eğitim seferberliği ilan edilse ve bu bir görev olsa bile kimseye dilbilgisi dersi verip Türkçe veya İngilizce öğretemem. Çünkü, tiksinmiştim Dilbilgisi derslerinden. Hala da tiksinirim o uyuz Türkçe öğretmenlerimden (Genele değil, sadece kendi öğretmenlerimden bahsediyorum). Fakat o gıcık herifler, bana nasıl öğretmişler ki bu -de, -da ve -ki'lerin nerede ayrı veya nerede bitişik yazılacağını, otomatikman kendimi toparlıyorum, hata görünce de mırıldanıyorum.

Sabah, durakta beklerken bir dersane reklamında gördüm (devam edecek bu konu) . Her tarafında cümleler olan bir ilan. (Bu reklamdaki diğer cümleler üzerinden reklamcıların nefret ettiği dillere giriş yapacağım) Koskoca: "İlk düğme yanlış iliklenirse, diğerleride yanlış gider." yazıyor. Hem de dersane reklamı. Hiç mi bir Türkçe öğretmenine kontrol ettirilmez çıkacak ilan? Ya da hiçbir Türkçe öğretmeni bu dersanede çalışmaya devam edip de, "ilanımızda hata var, hayati bir hata, değiştirin lütfen" demez. Demiş olsa bile bu uyarı dersane yönetimi tarafından iplenmez?

İki ihtimal de mümkün. Türkçe öğretmeni bir genç dersaneci bakıp da:"Hata yok" cümlesini de kurabilir!!! Veya "Değiştirin bu ilanı, hatalı bir cümle, ne biçim dersaneyiz biz?" diye tepki verse -ki tepki verme şekli istediği kadar aşağılayıcı olsun- dersane buna rağmen "Aman be kim uğraşıcak, kaç paraya mal ettik biz o ilanı biliyor musun sen?" diyerek öğretmeni takmayabilir de.

Hepsi mümkün, her şey mümkün.
Az önce arkadaşım iki link gönderdi. Biri bu. Bu linkteki kitap kapağı ve bu linkteki "üzerine istediğini yaz, resmi istediğine gönder" formülü ile çalışan bir sitedeki "autobahn" fotoğraflarının aynı olduğunu yakalamış.

Büyük ihtimal bir "imaj banktan görüntü alma" piştisidir.

Eski postlardan birinde bir laf vardı hani; "Bütçe, her ucuzluğa yakışan bir mazeret midir?"

Salı, Ekim 18, 2005

İntikam Peşinde

Masa dinlemek gibi bir hastalığım yok. Veya otobüsteki insanları dinlemeyi arzulamıyorum. Fakat, bağıra çağıra konuşanları da dinlemeden edemiyorum. Geçenlerde bir cafede (ya otobüste olur ya da cafede) bir adam, yanındakilere "uluslararası" politikadan bahsediyordu. Güya, yakında İngiltere, İskandinav ülkeleri, Almanya ve hatta Amerika felaketlerle yok olacağı için (buzulların erimesi, fırtınalar kasırgalar.. bla bla bla yüzünden olucakmış bunlar) onların dünyadaki "yaşanacak tek ülke olan" Türkiye'yi ele geçirme çalışmaları imiş bu AB'ye alma girişimleri falan filan. Konuşması boyunca her uluslararası siyaset vak'asını bununla bağlamayı başardı amca.
Ardından gazetelerdeki köşe yazılarına göz gezdirdim. AB ve ABD bizim "bor" madenlerimizin peşindeymiş. Ne iyilik yaparlarsa dertleri o borları elde etmek içinmiş. Eminim bu laflar onlara çok "boring" geliyordur.
Bugün de gazetelerden birinde (isim vermeyeyim) birisi çıkıp AB, ABD ve İsrail'in "SU" peşinde olduğunu belirterek tüm uluslararası siyaseti buna bağlamış! Vay be dedim. SU.

Elbette, bu unsurları küçümsemiyorum. Fakat, bu tip düşünceleri de ben bir genç kızın, erkeklerin peşinde olduğu özelliklerini sayıp da "biliyorum, aslında onlar benim şeyimin peşinde" diyerek her sohbete aynı cümle ile başlamasına rağmen bir türlü ilerleyememesine benzetiyorum. Evet, O'nlar, güzel gözlerinin, saçlarının renginin, vücudunun güzelliğinin, zenginliğinin, kıyafetlerinin, belinin inceliğinin, göğüslerinin büyüklüğünün falan filan peşindedir hep.

Ülkedeki çoğu insanın da bu yorumları yapmasına gülüyorum. Yazık değil mi medya tarafından manipüle edilmeleri? Kimsenin tam olarak bilemeyeceği şeylerden bahsederken, sanki "gözünün önünde olmuş olaylar" gibi yorumlar yapan insanları izlemek, okumak, duymak tuhaf ediyor insanı.

Neyse ne diyecektim, hah, tüm bunları okuyunca, duyunca, görünce aklıma hep şu soru geliyor: "Onlar bu saydıklarının peşinde, peki sen neyin peşindesin?".

Aklıma da şu başlıktaki cümlenin geçtiği fıkra geliyor hep. Sanırım bir tek O'nun peşinde olduğumuzda hem fikiriz. Veya herkesin onun peşinde olduğunu sanıyoruz. Aslında biz de bilmiyoruz ya neyin peşinde olduğumuzu. Şafak sayan askerler gibiyiz. Askerlik bitince ne yapacağız onu da pek bildiğimiz yok, oyalanıyoruz işte onun bunun şeyiyle.

Ne o Murat bey? Tutamadınız kendinizi demek. Siz de başladıysanız böyle gazetelerden malzeme bulup yazmaya... Çekeceğimiz var.

Pazar, Ekim 16, 2005

Gereks

Yazmam gerek,
Okumam gerek,
Düşünmem gerek,
Konuşmam gerek,
Seyretmem gerek,
Algılamam gerek,
Anlamam gerek,
Üretmem gerek,
Düşündürtmem gerek,
Yeniden oturup yazmam gerek,
Arada bir ayağa kalmak gerek,
İnsanları dinlemek gerek,
İnsanları okumak gerek,
İnsanları düşünmek gerek,
O da yetmez ürünleri düşünmek gerek,
Kendimi şarja takmam gerek,
Uykusuz yaşanmayacağını anlamam gerek,
Gezmem gerek,
Görüp yorumlamam gerek,
Görüp yorumlamadan izlemek gerek,
Paralel düşünüp geliştirmem gerek,
Anlatmam gerek,
Ziyaret etmem gerek,
Göstermek gerek,
Telefonlaşmak gerek,
Dinlemek gerek,
Dinleyip algılamak gerek,
Görüp anlamak gerek,
Okuyup çözmek gerek,
Üretip yaşatmak gerek,
Gerek de gerek.

"Kafayı yiyorum galiba" cümlesini kullanmadan kafayı yediğini düşündüğünü belirtmek gerek.

Ömrün yetip yetmeyeceğini düşünmeden yola çıkmak gerek.

Geç oldu artık. Yatmak gerek.

gel-git.
git-gelme.
gelme-git,
gitme-gel.

Vay be. Minik bir bebek, bunlardan haberdar olmasa gerek.

Yığın

Dünden beri düşünüyorum. Internet, beni aslında yaktı. Neden mi?
Eskiden sadece 10 "web sitesi" vardı hayatımda. Şu anda internet var. "Web sitesi" tamlaması bu cümlede "takip edilenler"i tanımlıyor. Internette ise kaç milyar site var sayısı bilinmiyor. Bugünkü yazısında (15 Ekim 2005 Cumartesi), Balçiçek Pamir devamlı bir şeyleri kaçırıyormuş gibi hissetmesinden bahsediyordu. Benimki, izlediğin kanal haricinde diğer istasyonlarda neyi kaçırdığım ile ilgili değil - çünkü, evet itiraf ediyorum, ben tv izlemiyorum- fakat "yetişemediğini düşünerek kudurmaya çeyrek kalması" sendromu olarak isimlendirilebilir.

Sayın Haluk Mesci'yi izliyorum bir kaç gündür. Kaynaklarım, reklam yazarlarının ortak defterindeki postları ve derdimvar "güzel abiciğim" blogu. Ekşi sözlükte de oldukça giriş var (Ekşi Sözlük konusuna acaba ne zaman değineceğim. Kendim bile merak içerisindeyim.)

-de'lere, -da'lara takılmamız ortak. İşletme mezunu olmamız ortak. Her şey ile ilgilenme çabası ortak... ortak noktalar oldukça fazla. Bunlardan işletme mezunu olmamız mevzusuna değiniyor zihnim. Karşılaştığım soru ve ardından gelen cümle hep aynı: "İşletme okumanın reklamla ne alakası var?". Bu soru ile umarım hayatım boyu karşılaşmam. Çünkü içimi acıtıyor. Gerçekten parçalıyor ve hastalıklara sürüklüyor.
Acaba Haluk Mesci de bu sorulara maruz kaldı mı? Ben bir cevap geliştirmek istemiyorum bu soruya. "Merak, ilgi, alaka, arzu, istek..." cevapları da belli ki yetmiyor karşı tarafa.

Oradan oraya atlıyor düşüncelerim, yazmamı da etkiliyor. Gecenin geç saati ve sağım-solum, önüm-arkam "yetişemediğim" eserler ile dolu. Sayfalarca yazı, yeniden düzenlenen bir roman, önem verdiğim bir hikaye, alınmış notlar, internette milyarlarca site, günlük gazeteler, ekler, kitapçıklar, yapılacak işler, yıllardır bekleyen kitaplar...
Sanki 24 saat yetmiyor. Buna ömür yetecek mi acaba?
Ya da ben gerçekten delirmeye müsait miyim? Neden her şeye yetişmeye çalışıyorum ki? Hiçbir şey yapmadan durmak mümkün mü?

Karmaşa, yine yığınla düşünce. Spagetti tabağı düşünceler yerine, işlemci düzenine sahip fikirler... Buna ihtiyacım var herhalde. Kullanma kılavuzu nerede?

Salim kafa ile bunları bir düzene sokmalı.
Çay bitti.
Son.

Cuma, Ekim 14, 2005

öylesine

not alıyorum sadece.
ajda pekkan'ın "ya sonra" isimli şarkısı. Hmm.

Planet Funk'tan, "Where Is The Max" şarkısı acaba kullanıldı mı herhangi bir kampanyada? İyi gider de kullanılmadıysa.

Bir adet Sade'dan Smooth Operator, ha bir de bugun oglen kulağıma çalınan şarkı "i want to spend my lifetime loving you" ay çok romantik.

Not almak için blog kullanmak? İyi bir fikir olabilir. Notlar bir süre sonra Jeff'in blob'una benziyor. Gittikce büyüyerek kontrol edilemez bir hale geliyor. Sonra tekrar hatırladıkça da mutlu ediyor adamı. Ya da büyük ümitlerle aradığın, not aldığın cümleyi aylar sonra görünce "prıfff, bu muydu?" diyorsun. Nankörüz biz nankör.

Şu Çöpteki Çiçekleri de okuyup bitirsem iyi olacak artık. Kaç aydır sürünüp duruyor gariban.

Okunmak için bekleyen kitaplarımı da not alayım bari. Coelho, ortalık iyice yatışınca okunacak. Frederick Forsyth (çocukluk hevesimiz) yeniden yazmış. En geç bir sene içerisinde okunup bitirilecek. Patricia Highsmith, Chuck'tan Kaçaklar ve Mülteciler, Felidae... Baktım da, daha bayağı gidecek bu liste.

Royal Tenenbaums'u seyrettim dün gece. Douglas Rushkoff'un iki senedir beklemekte olan kitabını bitirdim. Ecstacy Club. Güzel. Bir blog bile karalamaya değer üstüne. Finalde çok akıllı laflar edip durmuş çocuk. İki senedir beklediği raftan çıkartırken , bekleyip de okumaya başlayamadığım kitaplar arasında bir blog karalayayim demiştim. İyi ki karalamamışım. Yazık olucaktı yoksa okumasaydım.
Dandy Warhols'lar bekliyor. Steppenwolflar daha bir kere bile dinlenilip anılmadı. Gretchen Wilson'un yeni albümü çıkmış ben daha eskisini evirip çevirip dinliyordum.
Acaba ben mi dünyaya yetişemez oldum, yoksa dünyanın hızı artmaya mı başladı?

En iyisi ben işe döneyim. Yoksa bu iş gelip beni döndürecek bir gün.

Perşembe, Ekim 13, 2005

burç burç

"Elden kaçanlar" blogundaki eski tahminlerin kaynağını araştırmıyordum ama bir süredir faldan koptuğumu görünce boğa ile ilgili de bilgi küt diye üstüne gelince (Boğa, burç olarak. Taurus da diyorlar, o tabir bende araba modeli hissi bırakıyor) okurken farkettim. Doğru ya, benim burcumla ilgili olabilirmiş bu:

.........Gezegenin etkisi, onun sanatsal basarilarindan cok, sanat eserlerinin hem maddi hem manevi degerlerini tahmin ve takdir edebilme gücünde gorülür. Sanatla sadece manevi olarak ilgilenmekle kalmaz, herhangi bir sanat eserini kendi koleksiyonunda gormekten büyük zevk alir. ........

Enterasan. Yalnız hiç tablom yok daha. O ne zaman olur bilmiyorum. Malum, daha yaşımız tablo kolleksiyonculuğuna müsait değil. Eh, gençlik bütçemiz de pek izin vermiyor herhalde.

(Bugün N1'de gördüm haberi. Bir fotoğrafa ödenen en yüksek bedel ödenmiş. 800 bin USD gibi bir rakam duydum.)

Çarşamba, Ekim 12, 2005

Bir müzik yapiceksin

Geçtiğimiz senenin sonundan itibaren (albümün 2004 çıkışlı olduğunu varsayarak) şimdiki zamana kadar Manga'nın "bir kadın çizeceksin" şarkısındaki yaylıların melodisi kadar beni etkileyen bir melodi çıkmadı yurdumuzdan. Bu hissi, şarkıyı şimdi bir daha dinlerken yeniden yaşadım.
Manga ile (tesadüf bu ya) tanışmam, üzerimde tektip elbiselerin olduğu zamana denk gelir. Grubun ismini çizgi film olarak değil de askeri bir terim olarak "manga" şeklinde algılamış olmam herhalde bu yüzdendir. Olsun. Bir Manga asker yerine, bir manga müzisyen. (Biz de manga olduk, askerde)

Ayrıca, Mecidiyeköy sokaklarında gezerken hatırladığım üzere, Rock'n'Coke'a neden Jet'in getirilmediğini de merak etmiş bulunmaktayım (evet, daha yeni jetonum düştü).
İnternetten bulup izleyebildiğim kadarıyla Jet gerçekten de Rock'n'Coke'u çoook güzel bir şekilde kaldırabilecek bir gruptu. Woodstock ruhuna, heyecanına, âdetine en yatkın günümüz gruplarından biridir belki de...
Haydi bari, yeni albüm çıkardıkları zaman getirileceklerini umud edelim. Organizatörler "tanıyan çok yoktur onu bu ülkede" diye düşünebilir belki ama böyle bir grup sözkonusu olduğunda bence tanınması çok da gerekmez. Zannederim ki (zanlarım bayaa bi güçlüdür hani) bir kere geldikten sonra seyirci de onları sevecektir, onlar da buradaki seyirciyi sevecektir.
Seyirci Rock'n'Roll'a aç artık.

Jet'in de çıkış felsefesini hep anarım: "Şimdilerde sadece Rock yapılıyor. Roll kısmı unutuluyor. Biz Rock'n'Roll yapıyoruz."
JC McCoy Rick Astley için ne demişti: "Heyt koçum benim beee" mi? Katılıyorum.

En başa dönersek, geç de olsa Ülker, "Bir Kadın Çizeceksin"i dondurma reklamına kaptı. Tebrikler. Bu güzel melodi kapılmaz mı? Askerde olmasaydım o dönemde, deli gibi turlardım o şarkıyı reklam müziği olarak kullanabilmek için.. He he. Pis herif. Hadi git yat.

Salı, Ekim 11, 2005

palette

Mavinin yeşil olduğuna inanırsan, yeşil senin için mavidir,
Birisi sana onun mavi olduğunu söylemeye çalışıyorsa,
Doğru rengi bulmak senin maharetindir, sana gösterenin değil.


Bu bir şiir değildir. Buna şiir diyenin aklı dengesi yerinde değildir.

Pazartesi, Ekim 10, 2005

Blog dili

Bloglara bulaştığım zamandan beri üzerimde oluşan imaj, konuşma diline daha yakın ve yazım hatalarının biraz daha hoşgörü ile karşılanabileceği bir medya olması idi. Ve bu özelliği de sonuna kadar sömürdüğümü düşünüyorum.
Yeni bir blog yazıp, yayınladıktan sonra tekrar okuduğumda bir sürü hata görüyorum her seferinde. Ve bir sonraki blogda daha dikkatli olmaya karar veriyorum. Bir sonraki blogu yayınlamadan önce bir daha okumak gerektiğini mırılmanıyorum kendime fakat sonra yine acele ile yazılmış blog, küt diye publish edilmiş oluyor..

Ve bu süreç hep böyle devam ediyor. Ve devam edecek gibi de görünüyor. Bari burada rahat karalayayım. Mazur görün beni. Ben de sizi göreyim:)

Bu da böyle bir blog işte.

Elden kacanlar

Oasis'in Heathen Chemistry albümünü aldığım sene "Hung In A Bad Place" şarkısının girişini duyar duymaz zıplamıştım. Gözümün önüne bu şarkı, süper bir reklam müziği olarak gelmişti. Ağır çekimde bir araba reklamı için veya bir giyim markası için güzel bir reklam müziği olabilirdi. O sene içerisinde Victoria's Secret reklamında kullanıldığını öğrendim. Hem de o mükemmel yavaş çekimler eşliğinde (Filmi merak eden varsa, mail atsın, göndereyim-adres blogun en üstündeki kutuda var).

Yine aynı yıl Foo Fighters'ın One By One albümündeki "Times Like These" şarkısının da girişinde, içimden "harika bir film veya dizinin açılış müziği olur" cümlesini geçirmiştim. American Wedding filminin DVD'sini göndermiş idi abim sağolsun. Alır almaz koydum izlemek için. Açılış müziği Times Like These'di. Yıkıldım.

Geçen gün, bir cafede gözüm MTV'ye takıldı. Son zamanlarda çok sevdiğim ve devamlı mırıldandığım bir melodi başlamıştı çalmaya çünkü. Kafamı kaldırdım ve onunla gözgöze geldim. Audioslave'in Out Of Exile albümünü aldıktan sonra tümünü dinleyip, sadece "Doesn't Remind Me" adlı şarkısının üzerine "Güzeeel" anlamında bir tick atmıştım. Onlar da herhalde benimle aynı fikirdeymiş ki, tutup bu şarkıya klip çekmişler iki ay kadar sonra.

Bu tip örnekleri, oldukça sık şekilde yaşıyorum. Yukarıda saydıklarım beni en çok yıkanlar ve "ulan ben niye İstanbul'da yaşıyorum ki?" dedirterek pişman ettiren örnekler. TBWA Los Angeles ofisinin 2003'te hazırladığı i-pod reklamında Jet'i duymak ve onların o müziği benden önce dinleme imkanına ve reklamlarında kullanma imkanlarına sahip olduklarını bilmek beni yıkıyor bazen.

Bir müziğin, dinler dinlemez yakalanması yetmiyor belki de. Çünkü ilk dinlemede bayıldığım çoğu müzik için bir "rol" biçemediğim zamanlar da oluyor. Fakat en çok üzeni, yukarıda da bahsettiğim gibi, rolü biçip başkasına kaptırmak oluyor. Belki de Polyannacılık oynuyorum kendi kendime. Çünkü, bir türlü inanamıyorum ki; Aberfeldy'nin Summer's Gone şarkısını bir içeceğe veya giyim reklamına müzik olarak sunduğunuzda size "okey" deneceğine. Daha ucuza, benzer müziği bir "jingle evi"ne yaptırtmak daha caziptir bir ajans için de bir reklamveren için de.

Türkiye'de (yabancı ya da yerli) bir müziğe kulağı alıştırabilmek veya hazım edebilmek için onun televizyonda duyulmuş bir şey olması gerekiyor. Eğer siz de, tutup henüz bırak televizyonu, dünyada tam olarak duyulmamış bir müziği kullanmaya kalksanız görsellikle uyuşsa bile kim size "OKEY" der? Üstelik, Türkiye'de bir müziğe telif hakkı ödemek yerine, onu çalmak veya benzerini daha ucuza başkasına yaptırmak daha cazip birşeydir. Malum. "Bütçe" her ucuzluğa yakışan bir mazerettir.

Yine kendimi "bahaneler fabrikası"nda buldum işte. Ah ah.

Ben en iyisi şimdilik müzik önerilerini burada yazayım. En azından "ben demiştim" dediğim zaman birisi de "ben de okumuştum" diyebilsin.

Guzeeel.

Pentagon, sürücüsüz robot araçlar yarışı düzenlemiş. Yarışa katılan Volkswagen'in üzerindeki VW sloganı dikkatimi çekti. Reklamlardakinin aksine, arka tekerleğin üzerinde gördüğüm yazı: "Drivers Not Required".

Güzel.