Murat Kaya

Çarşamba, Kasım 30, 2005

Aspidistra

Aspidistra'yı hala bitirmedim. Kasıtlı olarak uzatıyorum. Altını çizmeden okuduğum kitaplardan birisi o yüzden Ecstasy Club gibi bir "altı çizilenler" post'u yazmayacağım.

Şimdiye kadar okuduğum kısımlar içimi parçaladı. Gordon Comstock'un dibe vuruşu, aslında hep dipte oluşu, dipten çıkmayı hem istemesi hem de istememesi, zorunlu fakirlik ile tercih edilmiş fakirlik arasındaki farkı anlatması, kendisine önyargılar koymuş olması ve bu önyargılar dolayısı ile kendini kapana sıkıştırması...
Okuyan daha iyi anlar sanırım... Kendi şiirini bir gün sevip öteki gün "nefret" etmesi gibi duygular tanıdık geliyor bana bir yerden. Bazen biz de yazdıklarımıza öyle bakıyoruz. İtiraf ya da kendine dışarıdan bakma (dış-görü kelimesini kullansam mı acaba) . Önyargılar hepimizde var. Kendimize sınırı çeken önyargılar. Algılar mı etkili bunda? Yoksa "psikolojik giysilerimiz" mi?
Etrafa soru işaretleri püskürtüyor gibi hissettim bir an. Hayır, hayır. Düşünüyorum.

Aklıma az önce bir sahne geldi ...

Bir yapımcı, oyununda oynayacağı aktörü çağırıyor görüşmeye. Aktör geliyor. Merhaba-nasılsınız kısmı geçilip sıra iş konuşmaya geliyor. Aktör doğal halinde. Fakat yapımcı defol git diyor ve kovuyor aktörü. "Niye kovdun?" diye soruyorlar. "Bu ne biçim aktör?" diyor "rol yapmasını bilmiyor. Ben de çayı onunla aynı şekilde karıştırıyorum."

Aktör mü az aktör, yapımcı mı garip? Hayır. Belki de aktör az aktör, yapımcı harika. Belki de biz, yani "bunu izleyenler" bir garip baktık. Anlamadık ya da anladık.

Ne diyorum ben?

Blog arşivime bakıyorum bazen. Arada eksik aylar var. Askerde geçen zamanlar, çarşı izninde bir cafeye çöreklenip insan manzaraları seyredip "kafaya" not almak yerine bir internet cafeye gidip post yazsaymışım eksik kalmazmış o aylar. Eylül-Ekim 2004 haydi, "psikolojik olarak askere hazırlık dönemi" olarak gitti. Şubat-Mart 2005 ise cafede gazete okuyup, "bir er çarşı izninde ne yapar?" araştırması ile geçti. Yerli halk askere nasıl davranır, neden, kim, ben neden buradayım, dönünce ne olacak, ne diye getirdiler bizi buraya gibi sorulara cevap aramak yorucu oluyor.
İnternet cafeler de içler acısı idi. Web-cam karşısına geçip de "slm-asl-nbr" üçgeninde dolaşan olgunlar ile counter strike oynamak için bağırmak gerektiğini keşfeden sübyanlar arasında post yazmak zor oluyordu. Bir iki post karalamışımdır askerlik döneminden.
Eskiden ağaçlara, masalara, tuvaletlere "şafak atılırmış"; ben blogger'a şafak attım. Arada bir o post'u okuyorum. Hatırlamak için.

Astsubay sordu "Sivilde ne iş yapıyordun lan sen?" diye. [Benden bir yaş büyük] Metin Yazarı desem anlar mı bilemediğim için, "yazarım" dedim. Güldü. Gerildi şöyle bir gururla, "Ben de yazarım" dedi sonra sol elini kaldırdı [solak idi] yazma fiilini canlandırdı ve "hem de sol elle" dedi. Güldüm. O da bana güldü esprisini beğendim diye. Halbuki ben başka bir şeye gülüyordum.

Aklıma geldi işte. Status Quo dinliyordum. Herhalde ondandır.

Salı, Kasım 29, 2005

Curb Your Enthusiasm

Digitürk'üm olmadığı için Türkiye'de de yayınlandığını yeni [Bir ay kadar önce] öğrendim. Aslında ben TV de seyretmiyorum, yani olsa da farketmem için saatlerimi gömmem gerekirdi ekran karşısında haberimin olması için. Multimedia bize, başkaları tarafından kontrol edilen "TV" fikrinden kurtulmayı getirdi. İstediğimiz zaman istediğimiz şeyi dinleyip seyredebilelim diye. Tuvalete ne zaman gireceğimize biz karar verelim diye. Reklam-arası beklemeyelim diye. (Reklam arası=tuvalet dolayısıyla reklamcılık bence çok hırpalandı. Onca zamanınızı verip de hazırladığınız işler ve yatırım bir kaç santimetre küp sidik yüzünden çöpe gitti. Gidiyor. Gidecek.)

Larry David, Seinfeld sonrası sıkılmış herhalde ki Seinfeld'in devamı yerine geçebilecek Curb Your Enthusiasm'ı hazırlamış. Bu benim düşüncem. Friends, Joey'in hikayesi ile devam ediyor. Seinfeld de "gerçek George"un hikayesi ile.

Seinfeld ile arasındaki en belirgin fark, Curb Your Enthusiasm'ın karakterlere bağımlı olmaması. Larry'den başka karakter yok denilebilir. Seinfeld'in Kramer'sız bir bölümü iş yapamazdı. Karakterlerin hepsinin hikayeye katkısı vardı. Larry David bu sefer tüm hikayeleri kendi üzerinde topluyor. Curb Your Enthusiasm'da (CYE) Larry'nin "aksi" dünyasında olmayacak şeyler başına geliyor. Basit hikayeler yine. Karmaşaya mahal vermeyen "basit"lik. Kim demişti "Sadelik, karmaşadan çıkar" diye? Doğru demişti.

Larry'nin kafası o kadar karışık ki. Arkadaşının annesine doğum günü hediyesi olarak aldığı güneş gözlüğüne "hediye paketi" yaptıramayacağını öğrendiği zaman karşısına çıkan her insana "nasıl hediye paketi yapabileceğini, hediye paketi için gerekli malzemeleri nereden bulacağına" dair sorular soruyor. Benzin istasyonunda bir adam "Hepsini Hallmark'ta bulabilirsin" der. "Peki Hallmark nerede?" diye sorunca Larry, adam durur ve "Bilmem" der.
Aklıma Cevahir geldi. "Avrupa'nın en büyüğü, dünyanın ikincisi" derler .. "Hmm peki nerede?" diye sorarsınız. Cevap gelir: "Bilmem! Internetten bakalım."
Oraya ulaşırsak, her şeyi bulabiliriz. Ama "ORASI" nerededir ki?

"İdeal Toplum" gibi bir şey olsa gerek. Adı var, kendisi nerede? Gören-bilen yok. Muadili var ama... Yok yok Midilli değil. Muadili.

Larry'i takip ediyorum işte. Tek tek incelemiş olacağım CYE'nin bütün bölümlerini. "Her bölüm için ayrıca post yazmaya değer mi?" diye düşündüm.. Sonra vazgeçtim. Aradan bir kaç bölüm alıp "bloglamak" yeterli olacaktır herhalde.

Larry'nin zevk için bir Toyota bayiinde satış elemanı olarak çalışması güzeldi mesela. Bir satışcının neler yapmaması gerektiğini gösterir. Önce isminizi sorar. Sonra "aa annemin adı," "aa eniştemin adı," "aa kaynımın ismi" gibi teknikler uygular... Larry bundan şovu için mizah çıkarır, bir satış elemanı teknik kapar ya da [dışarıdan nasıl göründüğünü daha iyi anlayıp] teknik bırakır. Murat izler, post çıkarır. Senarist izler, diyalog çıkarır. Bir kız izler, ne "giyilmemesi gerektiğini" çıkarır. Bir adam izler, kanal değiştirir. Bir genç eleman izler "off arabaya bak" der. Bir araba satıcısı izler "kar marjı düşük, yapılmaz öyle satış" der karısı döner "e dizi bu ama" der... falan da filan.

"Sürümden kazanıyor bunlar anladığım kadarıyla, kar marjı çok düşük" dedi geçen gün biri Mephisto'da ben kitaplara bakarken. Yanımdan geçtikleri sırada sarf etti bu cümleyi, o yüzden duymak zorunda kaldım. Dönüp "nasıl bir görünüşe sahiptir bu cümleyi kuran zihniyet" diye inceledim. Kitabevi açıp da "köşeyi dönmeyi" planlayan bir tip görünümü hem verdi hem de vermedi. Ne olduğunu çözemedim, döndüm önüme. Baktığımı, kendilerini incelediğimi farketmediler. Halbuki ben girdikleri her mağazanın "yatırım planlarını bir bakışta görüp, çözen ve 'batıp-batmayacağına' dair görüş bildiren tiplerden mi" acaba diye bakmıştım.

İki kız kozmetik mağazasına girer. Bir tanesi "Ay valla bunlar çok pahalıya satıyor, kimse almaz ki buradan. İflas eder burası" der.
İki çocuk köfteciye girer. Bir köftenin maliyetini, bir ekmeğin ücretini ve etin kilosunu hesaplayıp ödedikleri hesaba bakıp oranın "çok fazla kar ettiğine" karar verdikten sonra "açacaksın böyle bir yer, döneceksin köşeyi" sohbetine girerler.
Herkes elbet yapar bu sohbetleri. Biz de yaptık. Bir hamburgerci zinciri kuracaktık. Formülü alacağımız amca formülü bir kağıda bile yazmadan öldü, çekti gitti bu dünyadan. Fakat şimdi farkettim de, biz "kâr" üzerinden değil de "lezzet vaadi" üzerinden düşündüğümüz için mi başaramadık acaba?
Gerçi "kâr" fikri üzerinden gidenlerin de bir şey "açtığını" görmedik daha..

Ya düşündüm de... İddaa bayii açsak....

Balıkçılar

Found Magazine gibi...


"Üç arkadaşım vardı, balıkçı. Birbirlerini tanımazlardı. Üçü de balık avlarken beni yanlarına çağırırdı.
Bir tanesi, sabahın erken saatlerinde;
öbürü, öğlen güneşinin altında;
diğeri de gecenin köründe olta sallardı denize.

Üçü de balık avlarken bana dönüp aynı cümleyi tekrarlardı, büyük bir gurur ve yüzlerindeki gülümseme ile:
"Diğerleri bilmez. Aslında balık en iyi bu saatte avlanır."


Murat Kaya
29 Aralık 2001

Baba Kaya da altına not düşmüş bu kağıdın: "Early bird gets the worm!" diye.
Aynı tarihte.

Pazartesi, Kasım 28, 2005

Tekrar Gibi Olacak Ama...

Şimdiye kadar gelen işlerin hepsi "acil" idi.
Hatta "aciliyet" üzerine rekorlar da gördüm. Düşünün ki siz Almanya'da bir inşaat şirketisiniz. Dünya Kupası'nın başlamasına da bir hafta kalmış. Hükümet bir bakıyor ki, bir stad eksik. Size gelip diyorlar ki: "Çok acil bir işimiz var. Haftaya Münih'e bir stad yapmanızı istiyoruz. Dünya Kupası başlıyor da..." [Soru karşısında afallayan Hans Müller, zıplar "Was ist Loos?" diye sormaya bile fırsat bulamaz. Çünkü beyninde Loo=WC algısı başlamıştır.]
Ne yaparsınız? Trilyonlarca Euro bile durumu karşılar mı? Ciddi bir inşaat şirketi iseniz önünüzde iki opsiyon olur.
1.nci opsiyon: "Peki efendim. Yalnız projelerimizi hazırlayabilmemiz için bize bir kaç günlük müddet vermenizi isteriz."

Ya da 2.nci opsiyon olarak:
"Hmm. Peki size bir stadyum satın alsak, geçici olarak maçları yapabileceğiniz? Gerçeğini de bir sonraki Dünya Kupası'na yetiştirebiliriz. Fakat şu caddenin sonunda bir müteahhit var. İsmi Veli. Bir de Fransız taşeronu vardır; Biberon. Onlar size 8 gün içerisinde stadyum yapabilirler belki."

Ciddi değilseniz bile bu durumda ciddileşirdiniz herhalde. Kimse "ciddi bir inşaat şirketi olmadığını" düşünmez ama olsun. Belki Veli böyle düşünüyordur gerçekten de.. (Aklıma başka isim gelmedi, o yüzden "Veli".)

Siz ne yapardınız peki?

İşte reklam da sadece "acil servisi" olan bir hastanedir belki de çoğu insan için. Gerçi hastaneler de aslında "sadece acil servis" hizmeti veren yerlerdir belki de.

Ortak Defter'e yazmıştım bu konuyu.. O yüzden başlık "Tekrar Gibi Olacak Ama..." idi.
Neyse bugünlük bu kadar yeter.

Kitaplar beni bekler.

Ecstasy Club - üçüncü parti (SON)

Stüdyo İmge Yayınlarından çıkan Douglas Rushkoff'un Ecstasy Club kitabına devam ediyoruz. (Çeviren Sabri Kaliç)

Sayfa 140'ta gruba sonradan katılan ve çabucak ayrılan Margot'dan bahsettiği bir bölüm var. Margot, Biri Bizi Gözetliyor benzeri bir yarışmaya katılmış "piyasa" bir tip. Gruba katılma sebebi, popülaritesini devam ettirebileceği bir "altın madeni" grup yakaladığına inanması.
Margot'nun kitapta çok fazla yer almamasının sebebi "Margot Tipi" 15 dakika şöhretlerinin gerçekten de 15 dakikalık karakterler olmasındandır diye düşünüyorum. Derinliği olmayan bir karakter roman içerisinde. Yüzeysel. Şöhreti gibi. [Mansur Forutan'ın yazısında gördüm bugün; Zeki Müren beddua ettiğinde “şöhret olursun inşallah” dermiş.]
Partileri "medyadan takip ettiğini" belirtir Margot, kahramanımız Zach'e. (Zach ismi bana hep Jules Verne'nin Zacharius Usta'sını hatırlattı kitabı okurken.Ses çağrışımı.)
Margot, MTV partilerinde, televizyon şovlarında etrafındaki "yağcı BBG tipleri" ile beraber gezen bir karakter olarak tasvir ediliyor.

""Gazetedeki yazıyı gördüm," dedi Margot. O da yazıları 'gören', ama asla okumayan tiplerdendi. Onun bir insanın medya hiyerarşisindeki yerini bilmesi için yazıların puntosu ve resimlerin büyüklüğü yeterliydi. "

Bu bölüm beni oldukça etkilemiştir. Bazı hislerime tercüman olmuştur. Altını çizme ihtiyacı hissettirmiştir.
Bazı insanlar için de aynı cümleyi şöyle yazabilir miyiz? "O'nun bir insana saygı duyması için o kişinin medyada olması yeterliydi.." . Ya da reklamcılık açısından düşünürsek "O'nun bir ilana onay vermesi için yazıların puntosu ve logonun büyüklüğü yeterliydi." Veya "O'nun bir düşünceyi anlaması için insanların o düşünceye ilgisinin büyüklüğü ve büyük paralar getirmesi yeterliydi"... Çeşitlendirebiliriz. Big Big Nation (Yalnız bazı İ'leri ve G'leri düşmüş bir halde)

Sonraki paragraf şöyle devam ediyor...
"Margot, 'Biri Bizi Gözetliyor' evindeki diğer salaklar tarafından üç haftada şutlanmıştı. İnsanlar onu görmeye dayanamaz hale gelmişti. Ona sorarsanız bunun nedeni, kameraların bir türlü onun üzerinden ayrılmaması ve diğerlerinin de Margot'nun programın yıldızı olmasından korkmalarıydı......"

Sayfa 307'de, Piyano Fabrikası'na rakip olan ve polisleri daha iyi rüşvetleyen klübü aradan çıkarma girişimlerine geliyoruz. Kurguya göre, Amerikan Hükümeti tarafından geliştirilen bir programın parçası olan kişiler tarafından işletilen diğer "kulüp" Piyano Fabrikası'nı (yani Ecstasy Club'ı) yok etmeye uğraşmaktadır. Zach ve arkadaşları da diğer kulübün idolü olan bir adamı kaçırırlar. Bu adam tüm gençliğin felsefesini takip ettiği ve gençliğin düşüncelerini yönlendiren bir ikondur.

"Notu Brooks yazdı. 'Bizi takip etmenizi takip ediyoruz. E.C.' Beğenmiştim. Aslında düpedüz yalandı. Bizi takip edip etmedikleri konusunda en küçük bir fikrimiz bile yoktu; ama eğer takip ediyorlarsa, en azından bu onları biraz ürkütürdü."

"Bizi takip etmenizi takip ediyoruz." Zincirleme takip. Siz bizi taklit ederseniz, biz de sizi takip ettiğimiz için taklit edildiğimizin farkında oluruz. Aslında külliyen "Tüketiciyi" yok sayan anlayış. Tüketicinin adı "Yok", soyadı da "Sayan" değildir. Kimin kimi taklit ve takip ettiğini tüketici çok daha iyi anlar. Öyle değil mi? David Ogilvy:"Tüketiciyi aptal zannetmeyin çünkü o sizin karınızdır."
Ogilvy'nin bu sözü Türkiye'ye ne kadar uyuyor bilemiyorum. Türk kadını ve Türk kocası arasında kavga çıkarmaya gerek yok. Zaten yiyorlar birbirlerini yeterince. Aptal yerine koymak ne kelime! Kaygım var.

Bu arada kitabın en başına dönersek; Zach'in, liderleri Duncan üzerine düşüncelerini okuduğumuz kısımda takıldığım bir nokta vardı. Bu kitabın tamamına dağılan bir konu olduğu için altını ayrıca çizmeye fırsat vermeyen bir ayrıntı idi.
Zach, Duncan'ın fikir belirtirken sıklıkla kullandığı "son tahlilde" lafına takılmıştı. Duncan, bu kalıbı insanların fikirlerine önem vermesini sağlamak için kullanıyordu diyebiliriz ya da "entellektüel" görünmek, saygı kazanmak için.
Bu ayrıntı, Ecstasy Club'ı okuyana kadar benim de dikkatimi çekiyordu. Fakat bir türlü dile getiremiyordum. Açıkçası Zach bunu dile getirinceye kadar ben daha çok "nasıl dile getirirsem insanlara bunu anlatabilirim" sorusu üzerine düşünüyordum. Hani bazı "kalıp sabunlar" olduğu gibi kalıp cümleler de vardır. O cümleler ile bilginiz olmasa dahi "bildiğinizi düşünmelerini sağlarsınız." Her müşterinin alacağı ürünler gibi. Parıltılı laflardır bunlar her reklamverene satabileceğiniz. "Son tahlilde" lafı da Türkiye'de sık sık karşılaşabileceğiniz kelimelerdendir. Bilhassa "ileri seviyede" felsefe yapan insanlarda veya siyasi konuşma yapanlarda "farklı görün- inanırlar belki" tiplerinde görülür. Çünkü insanların, "idrar tahlili" gibi sıklıkla "fikir tahlili" yapıldığını sanmalarını isterler.. İdrar tahlili de küçücük bir şişeden büyük çıkarımlar yapmaktır aslında. (Böyle bakınca ne kadar da garip görünüyor değil mi? - İstatistiği konu dışında tutuyorum.)

Yazar dalmaya başladı yine derinlere... Yukarı çekelim.


Sayfa 323'e geldiğimizde, grubu derin bir fikir paylaşma seansında buluyoruz. Aslında tüm sayfayı buraya taşımak isterdim çünkü hangi satırda karşınıza tokat gibi bir "tahlil" geleceğini bilemiyorsunuz son kısımlara geldiğinizde. Siber konularda biraz esneyebilirsiniz belki (ben esnedim, itiraf ediyorum, siber kısımlar üzerine bilim-kurgu yapılan kısımlarda ağzım gevşedi. Pek "bilim kurgu" tipi değilim. Daha "realiteleri" çözememişken "bilim-kurgu" yapmak bana tuhaf gelir de hep...) ama satır aralarında konunun "sibere yatmadığı" yerlerde dikkatiniz çakal gibi olacaktır sanıyorum.

O bölümü size bir kaç satırla geçeceğim...
" "Yani," diye devam etti, entellektüel vurguları sonradan yapmaya karar vererek, "iletişim araştırmalarını ve eğitimini elinizde tutarak, bir yere kadar, medya ve iletişim teknolojilerinin nasıl işleyeceğinin de egemen bakışını elinizde tutabilirsiniz."

"İnsanların propagandanın işe yarayacağını düşünmelerini istiyorsanız, bunu onlara öğretirsiniz, olur biter!" Laflarını toparlamak istemiştim." "

Artık kitabın son kısımlarından [yorum yapmadan] bazı cümleleri alıp bitireceğim Ecstacy Club ameliyatını.

352.nci sayfada kadınların gizli beden dili ile ilgili bir kısmı çizmişim:
"Lauren onun elini tutuyor ve kadınların gizemli sessiz diliyle her şeyin yoluna gireceğini anlatıyordu. Bu da geçerdi be!"

392.nci sayfada "tüm mesele"yi özetliyor:
"Göstermek istediği, Ecstasy Club'ta kendi isteğiyle kaldığıydı. Sonuçta algının farkları aslında çok küçüktür; belki de tüm mesele bu."


414.ncü sayfanın neredeyse tümü çizikler içerisinde ve konusu "Hmm!" başlığı ile özetlenmiş tarafımdan. İşte finaldeki akıllı laflar bunlar. O yüzden buraya taşımadan "belki de tüm mesele bu" cümlesi ile bitireyim diyorum. Gerçekten de algının farkları çok küçük olduğu içindir belki "tüm meselemiz".

He had it coming.... Chicago'nun Müziklerinden "Cell Block Tango" ile de yazıyı bitirmiş oldum. Fonda çalıyordu. Siz duyamadınız.

Pazar, Kasım 27, 2005

Jenny From The Blog

Bu başlık cumartesi akşamı Taksim Meydanı'ndan geçerken aklıma geldi. Belki böyle bir blog bile vardır (bakmadım) ama Jennifer Lopez şarkıları arasında sevdiğim bir şarkıdır "Jenny From The Block". Samimi. "Görünüşte çok değiştim belki ama hala mahallenin Jenny'siyim" gibi Seda Abla havasında bir itiraf belki de..

Asıl konu bu değil. Geçen hafta keşfettiğim bir blog'dan bahsedeyim azıcık. Hani ülkemizdeki "magandalar"dan dem vuranlar olur ya. Yurtdışındaki magandalardan dem vuran bir blog hazırlamış bir arkadaş. Üstelik işi bir adım daha ileri götürüp "fotoğrafları" ile maganda hikayelerini bir araya getirmeyi amaçlamış. Hedef gösterilen adamlar! "Aman ha uzak durun!"

http://www.hollabacknyc.blogspot.com adresinde çeşitli "şehir tipi maganda" hikayeleri mevcut. Türkiye veya İstanbul ile ilgili bir giriş göremedim ama aklıma bu blog'u Türk kızlarına armağan etmek geldi. Arada bir okumak faydalı olabilir.
Bu konu çok derin elbette. Dalmayayım. Oksijen tüpümü evde unutmuşum.

Perşembe, Kasım 24, 2005

Geçici Dolgu Kaldırıldı

Geçici dolguyu söktüm. Sanırım bu stilde devam edeceğim. Diğer template'ların yazı alanını daralttığını düşünüyordum. Bundan bir önceki halinde ekranın tümüne yayılan yazı alanı, linklere ve arşiv bölümüne yer bırakmıyordu. Ama yine de tarzı hoşuma gitmişti, sadeliğiyle, yalınlığıyla...

Bu template, yazı alanını geniş tuttuğu için tercihim oldu. Neyse ben kitap okumaya döneyim.

That's It For Now. Never Been Too Good At Happy Endings

Pearl Jam'den. Eddie'nin o harika sesi ile okuduğu eser. (Şiir demiyorum.)
Onu dinliyordum. Dinliyorum. Dinleyeceğim.

Aspidistra - George Orwell

Bu kitabı okuyorum. Önceliği, artırılarak okumakta olduğum diğer kitapların önüne alındı. Can Yayınları'ndan çıktı. Türkçeye ilk defa çevrildiğini tahmin ediyorum (bilgi yanlış olabilir) emin değilim pek.
Kitabın arka kapağındaki tanıtımı buraya taşıyorum:

"İngiliz romancı George Orwell, Hayvan Çiftliği adlı siyasal masalında, zorbalığa dönüşen Stalin yönetimini yerden yere vurmuş; Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı ünlü yapıtında da insanlığı belleksiz ve muhalefetsiz bir totaliter toplum tehlikesine karşı uyarmıştı. Ama bu iki büyük yapıtından önce, 1930'lar İngilteresinde 'sınıf atlama özlemi'ni benzersiz bir kara mizahla eleştirdiği Aspidistra romanını kaleme almıştı. Aspidistra, sınıf atlama özentisi içindeki dar gelirlilerin bir statü simgesi olarak gördükleri, evlerinden eksik etmedikleri çiçeksiz bir zambak türüdür. Bir reklam ajansında metin yazarlığı yapan Gordon Comstock, kapitalizmin yutturmacası olarak gördüğü reklamcılıktan nefret eder, orta sınıfın boğucu yaşamından kaçarak şairliğe soyunur. Bu uğurda sevgilisinden ayrılmayı bile göze alır; ama romanın beklenmedik sonunu yine sevgilisi yaratacaktır."

George Orwell
Aspidistra
Can Yayınları 2005

Çarşamba, Kasım 23, 2005

Ortak Defter'de sayın Nokta Çelik "Ke'ler bazen Ka oluyor" diye bir post yazmıştı. Bu akşam TGRT Haber kanalındaki İş Dünyamız programına THY Genel Müdürü (bu ünvana da hastayımdır:) konuk olarak katıldı. Konuşurken farkettim; benim "Te-he-ye" dediğim firmaya "Te-ha-ye" diyordu...
Aklıma hemen Nokta Çelik'in post'u geldi. Acaba bu da Ke'nin Ka olma durumu gibi bir mevzu sayılır mı? Çünkü Ke yalnızca Ka oluyor; "H" ise "HA", "HE" ve "HAŞ" gibi üç sese bürünüyor.

No haş haş mo fitamin.

Ah doktor Alban.

Ecstasy Club - ikinci parti

"Bir zamanlar biri, Amerikan halkının zekâsını küçümserseniz, asla parasız kalmazsınız demişti."

Gruptaki elemanlardan biri, Piyano Fabrikası'na yerleştikleri sırada kendisine gelir sağlamak amacı ile bir yöntem uyguluyor. Hani internette dolanan "zincirleme mektuplar" benzeri bir formül ile halktan para topluyor. Kahramanımız, arkadaşının böyle bir yol ile büyük paralar kazandığını öğrendiği anda bu sözü sarf ediyor.

Sayfa 31'den grubun bir araya gelip de "fikir teatisi"nde bulunduğu anlardan birinde edilen bir söz. Grateful Dead ve Pranksters üzerinden...
" 'Ölüm' temasını istedikleri kadar satabilirler, ama ancak toplumsal bir talep olduğu sürece başarılı olabileceklerdir."

Sayfa 69'dan... Piyano Fabrikası'ndaki partilerin başladığı sayfalarda kahramanımız ile partileri pazarlayan elemanlardan bir tanesi arasında geçen diyalogdan...
"... Caddelerdeki avı sonunda bulduğu insanlar kapıda belirdikçe onları gösterip yanına koşuyor; PF'nin (piyano fabrikası) tam da onlara anlattığı gibi bir şey olduğunu vurguluyordu.
'Asıl mesaj, pazarlamadır' dedi bana, meşhur McLuhan sözünü uyarlayarak. "Herkes buraya farklı beklentilerle geldi, ama sonunda hepsi de aynı şeyi istiyor. Doğrudan ilgi çekmek ve kendi arzularının ürettiğini düşündükleri bazı şeyleri de satmak. Biz onları kendi üstbenliklerine çıkarıyoruz. Bize bunun için para ödüyorlar. Ne güzel."

Sayfa 92'ye geçiyoruz. Bu sahnede Piyano Fabrikası'nda yaptıkları partilerin polis tarafından engellenmemesi için "resmi otorite" ile iletişime geçiyorlar. Kahramanımız, grubun iş bitiricisi olduğu için tüm resmi işlerle uğraşmak O'na düşüyor. Gruptan, Parrot ile emniyete gittiklerinde Laruso isimli komiseri bekledikleri sahne....

"....Laruso lütfedip bizi görmeden önce yirmi dakika bürosunun lobisinde bekletti. Oturduğumuz divan yere o kadar yakındı ki, dizlerimiz neredeyse çenemize değiyordu.
'Bu bir psikoloji tekniği,' diye fısıldadı bana Parrot, sekreter şüpheli şüpheli bize bakarken. 'Michael Korda'nın GÜÇ adlı kitabında okumuştum. 'İnsanları bekletin' yazıyordu, 'onlara kendilerini küçük çocuklar gibi hissettirin.' Bunun seni etkilemesine izin verme. Unutma, eğer bu kadar ucuz bir tekniğe bile ihtiyaç duyuyorsa, onsuz kendini son derece iktidarsız hissediyor demektir......"

Bu pazarlık ve "rüşvet" seremonisininin ardından kahramanımız rüşvet ödediği komisere teşekkür ettiği sırada düşünür....
"Beni soyan herife bir de teşekkür ediyordum! Sağ olun efendim, bir daha geçirir misiniz lütfen?" Yoksa bizim Ecstasy Club bir rüşvet ve utanç zemini üzerine mi kurulmuştu? Yoksa insan türünün gelecekteki evrimi dediğimiz şey, aynı türün en dejenere olmuş halinden mi mayalanacaktı?... "En iyi gübre boktan yapılır Zach, unutma" dedi Parrot......."

Ha ha. İşte bu güzel. 12.ncü bölümün ilk cümleleri. Son cümle üzerine bayağı bir düşünce mesaisi yaptım....
"Öğleden sonra saat dörde doğru Kirsten'in oyuncu arkadaşları geldi ve sadece iki kişi olmalarına rağmen bizi deli etti. 'Biri lütfen şu yara bandını takabilir mi?' diye bağırdı oğlan. 'Elim uf oldu ve canım yanıyor.' .. 'Pudra. Pudra. Pudramı unuttum!' diye bağırıyordu kız elinde bigudilerle. Kendini paniğe kaptıran gergin bir oyuncu rolü yapıyordu. / Ona bir kutu ilaçlı pudra getirdim. Kız profesyonel oyuncu rolü yapmak için o kadar çok enerji harcıyordu ki, sahnedeki rolünü yapabilmek için enerjisi kalmıyordu geriye....." (Bu cümle beni neden bu kadar düşündürttü açıklayacak kelime bulamıyorum.)

Sonra devam ederiz. Tüm bu alıntılar Douglas Rushkoff'un Ecstasy Club adlı romanından alınmıştır. Sabri Kaliç çevirisi kitap, Stüdyo İmge tarafından Mart 2002'de basılmıştır.

Salı, Kasım 22, 2005

Rushkoff'un Apple Filmi (Taşındı)

(Burada adres olması gerekiyordu. Ne idüğü belirsiz HTML kodları sayesinde artık yok. Çünkü yazarın sinirini fena halde bozdu.)

Yukarıdaki adrese yüklemiş idim. Artık izlemek isterseniz yukarıda göreceğiniz mail adresine "bir" yazarsanız ben de size reklam filmini mail yoluyla gönderirim. HTML kodlarıyla uğraşmaktansa "bir" mail atmayı tercih ederim.

Will Ferrel ile geçen sene yapılan Noel Baba'lı Apple reklamını da Errol Morris mi çekti, bilemiyorum. Ama nedense sadeliğinden midir, beyaz zemininden midir nedir çok severim o Apple reklamlarını. İnsanın içine huzur veren cinstendir o güzelim filmler.

Geçici Dolgu

Blog'da yaşadığım bir gariplikten ötürü geçici olarak bu görünümde olacağım. Gerçi bu da hoş, sade, yumuşak, beyaz bir görünüm...
Yorumu olan?

Pazartesi, Kasım 21, 2005

Ecstasy Club - ilk parti

Edebiyat eleştirmeni değilim. Zaten aşağıdaki yazı da bir “eleştiri” değil. Sıradan bir okur olarak kitabı paylaşayım dedim. Kitabın reklamı sayılmaz belki ama içinde neler olduğuna dair az buçuk fikir verebilir diye düşünüyorum. Bazı şeylerin özetini okumak, ana metni okumaktan daha iyi gelir ya. Belki bu post da öyle bir şey.

Roman, uyuşturucuya “bilimsel bir sevgili” gözü ile bakan tipleri anlatıyor. Kafalarındaki nirvanaya ulaşmak için bir araya geliyorlar. Çoğunun uyuşturucu felsefesi birbirine yakın. Gruptan biri, fikirlerini yönlendiren liderleri rolünü oynuyor. Gelir sağlamak için eskiden Piyano Fabrikası olan bir mekana “konuyorlar”. “Açık büfe uyuşturucu” vaadi ile pahalı partiler organize ediyorlar. Açıkçası “parti pazarlaması” yapıyorlar.
Fikirlerini yönlendiren liderleri var. İlk başta bazı fikirlerde anlaşamasalar da sonradan liderlerine uyum sağlıyorlar. İş bitiricileri de, bize hikayeyi anlatan kişi. Bazı yerleri yüzeysel, bazı yerleri de derinlemesine anlatıyor.
Grubun “iş bitiricisi” rolündeki kişiden, ilk ağızdan anlatım yapılıyor ve o kişinin Douglas Rushkoff’un ta kendisi olduğu hissine çok fazla kapıldım nedense kitabı okurken (zaten hep öyle değil midir? – ne diyorum ki ben?) Sevdiğine inandığı kızı korumak adına “eşcinsel bir yaklaşım” bile sergileyebiliyor (sahneyi anlatmayacağım, biraz ofansif kalabilir). “Acaba sevgim gerçek mi” diye şüphelense de arada bir, romanın sonunda kızı gerçekten sevdiğini anlıyor ve böylece o sahne çöpe gitmemiş oluyor. (Böyle yorum-özet başka yerde okuyamazsınız söyleyeyim:)
Yer yer iğrençlikler sergilese de romanın genel havası sıkıcı değil. “Uyuşturucu Edebiyatı” denebilir. Eh.

Kitap okuma alışkanlıklarımdan biri de, okurken hoşuma giden cümlelerin altını çizip, kitabın arka kapağına not etmektir. Sadece altı çizip geçmek bence efektif bir yöntem değil. Çünkü altını çizdiğiniz yerleri tekrar gözden geçirmek istediğinizde kitabın tüm sayfalarını gözden geçirmeniz gerekir (fosforlu ya da renkli kalem kullanmış olsanız bile) fakat benim geliştirdiğim metodta kitabın arka kapağını açtığınız zaman altı çizili cümleler olan sayfa numaralarını görürsünüz. Sayfa numaralarının yanında da “subject” kısmı denebilecek notları. Altı çizilen yer “hangi konu ile ilgili” ise, küçük bir not düşülmüş olur. Tekniğimi bu kadar ifşa etmek yeterli herhalde.. Şimdi kitabın arka kapağını açıp oradan altını çizdiklerime bakarak kitabın üzerinden bir geçiş yapacağım.

Douglas Rushkoff, Errol Morris imzalı Apple reklamlarından bir tanesinde bile oynamış bir New York yazarı. Kendi sitesi de var //-// ben de bilgilerin çoğunu oradan öğrendim zaten. Ayrıca Errol Morris'in sitesine //+// girdiğimde ne kadar çok reklam filmi çekmiş olduğunu görerek “vay be” dedim.

Kitabı 2003 yılının başlarında Adam Kitabevi'nden almışım . Bu bilgi de kitabın ön kapak içine tarafımdan not alınır. Nereden ve ne zaman alındığı bence güzel bir kayıttır. Fiyat etiketi de kitabın arka kapağından sökülerek, arka kapağın iç tarafına yerleştirilir. Böylece üniversite yıllarında aldığınız bir kitabın kaç para olduğuna arada bir bakıp iç geçirmenizi sağlamış olursunuz.
Fiyat konusunda bir başka hatıra da; 192 bin TL’ye aldığım Bryan Adams CD’si. Arada bir tutukluk yapsa da hala çalışıyor. (Ayrıntı: Waking Up The Neighbours albümü.)
Stüdyo İmge yayınlarından çıkan bir kitap Douglas Rushkoff’unki. İsmi Ecstasy Club. Açıkçası Trainspotting ve devam kitabını (Irvine Welsch kitapları desem daha doğru olacak) yayınladığı için bu kitabın da aşağı yukarı aynı zevke hitap edeceğini düşünmüştüm. Eh. Yakın. Aynı değil tabi. Çok kopuk da değil. Arada bir yerlerde.
Şimdi farkettim de, post’u uzattım fakat hala konuya giremedim. Neyse ben ayrıntıları diğer post’a saklayayım. Öteki post yarın gelecek. Güzel geceler. RSS’lerinizden öperim.

Cuma, Kasım 18, 2005

TEŞEKKÜRLER LYN

Reklamblog ve Reklampark'tan Lyn'e teşekkür ederim. Yeni template O'nun seçimi.. Teşekkürler Lyn:)

Çarşamba, Kasım 16, 2005

BLOG TEORİSİ

Blog teorisi şudur:
Bir ziyaretçi blog'un ismine bakıp giriş yapar. Üstteki postlara göz gezdirir. Arşivlerden rastgele birine tıklar. Şöyle bir göz gezdirir. Favorites'e ekler. Sonra bir daha dönmemek üzere orayı terkeder.

Nasıl?

Salı, Kasım 15, 2005

YATMADAN ÖNCE

Oh.
Yatmadan önce giriş yapayım. Bu akşam tekrar hatırladım. Seinfeld'in nasıl ortaya çıktığını anlatan bir belgesel izliyordum. Jason Alexander (George) ekranda çıkar çıkmaz eskiden giriş yapmayı düşündüğüm konulardan biri aklıma geldi.
Yatmadan önce gireyim dedim.
George, Amerikan TV tarihinde en büyük izleri bırakan iki dizide de kendini gösterdi. Seinfeld'de, başrol oyuncusu olarak. Friends'de ise bir bölümde "konuk oyuncu" olarak. Aynı şey bildiğim kadarıyla Friends Cast'inden yalnızca Courtnet Cox'a nasip olmuştu. Seinfeld'in bir bölümünde Jerry'nin "fake wife"ı rolünü oynamıştı.

İki yapımda da oyuncu olabilmeyi başarabilmiş isimlerden en bilineni sanırım bu ikisi. Başka var mı? Ben yalnızca bu iki örneği görebildim.

Haydi biraz da bu iki dizi üzerinde bir "yontma" yapayım. Seinfeld, basitlikten çıkardığı başarı ile övünebilir. O kadar sade ki... Çıkış hikayesi de, hikayenin kendisi de..
Friends ise tamamen bir takım oyunu. Bugün izlediğim ekstralardan birinde, repliklerde düzeltme yapmak için Lisa Kudrow'un "seyircilere soralım" önerisinden kimse alınmıyor ve seyirciye danışılıyor çekim sırasında! Senaryo'da tam yedi değişiklik yapıldığını gördüm (çekim sırasında). Reklamcılık ile televizyonculuğu karşılaştırmak ne kadar doğru olur bilemeyeceğim ama bence reklamcılık hayatın her anından etkilenip bir şeyler öğrenebilen bir dal. Okuduğum en basit çizgi romanda bile reklamcılığa dair bilgi(ler) çıkarılabileceğine inanıyorum. İzlediğim her şeyde aklımın bir köşesi hayat bilgisi=reklam öğretiyor. Ve belki de bu yüzden "bir okulu" yok.

p.s. Reklam, burada pazarlama kelimesinin yerine de düşünülebilir. Hani bir kelimeyi değiştirerek okuduğunuzda da aynı anlamı veren metinler gibi. Örnek mi? Şimdi aklımda yok veya hemen bir tane yazamayacağım... Ama Emre Aköz'ün benzer bir yazısını okumuştum (Bir metin veriyor ve sonra metnin içinde geçen bir kelimeyi başka bir kelime ile değiştirip tekrar okutturuyor. Askerdeyken kesip saklamıştım yazıyı, bulunca koyarım buraya da).
Küçük bir örnek olarak "yukarıdaki yazıda "reklam" kelimesini "pazarlama" olarak değiştirip bir daha okuyun" gibi bir şey diyebilirim....

Geç kaldım. Yattım ben.

p.s. 2 (Playstation 2 değil:) Reklamcılık ile televizyonculuk neden karşılaştırılamasın ki? Sizi bilmem ama ben her konuyu reklamcılık ile karşılaştırabiliyorum (yoksa ben manyak mıyım?)
Hatta bunun üzerine roman bile yazdım... Bir gün okursunuz umarım. (yayınlamaya cesaret edebilecek bir yayınevi olursa)

Ha ha ah ha

Salı, Kasım 08, 2005

Yetişebileceğimden fazla sayıda işe daldım bir süredir. "Aşırı yükleme" denebilir. Hiçbirinden de geri adım atasım gelmiyor. Erkekliğe toz kondurtmamak için:p

Döneceğim
döneceğim en kısa zamanda.

Cumartesi, Kasım 05, 2005

Kurduğun cümlede "batı" kelimesi geçiyorsa, "doğu"da olduğunu kabul etmiş olursun veya "doğu"dasındır. Zaten "batı"da olan birisi, bulunduğu yeri "batı" diye tarif etmez. Onun için "batı", bulunduğu, dikildiği, yaşadığı yerdir. E tabi ki O'nun için de bir "batı" vardır fakat en batıda ise... Belki de yoktur.

Batıdaki kişi "batı" demez. Yalnızca doğudaki kişi "batı" der. Batıdaki, "doğu" diyebilir. Doğu'daki "doğu" dediği zaman komik mi olur?

"Var" dediğin anda, "yok"luğu yok etmişsindir.

Ancak "Ruh" dediğin anda "vücud"u yok etmiş olmazsın. Veya "vücud"u görüş alanının dışında bırakmazsın.

Ne güzel.

Yönlere takıntım taa üniversite ikinci sınıfa dayanıyor. Yani 1997'e. Sanırım yönlerle ilgili gerçekten güzel bir eser bırakmadıkça arkamda kafamı meşgul etmeye devam edecekler.

Acaba "o şanslı kişi ya da kurum" kim olacak? Bakalım.

Bekleyip göreceğiz. Belki de başka bir şeye işarettir.

Perşembe, Kasım 03, 2005

Genellikle aynı şey oluyor. Bir ajans çatısı altında çalışırken sanki bu kadar çok sıkışmıyorum. Geçen hafta çalıştığım yerden ayrıldım. Bir süre kendime vakit ayırabilirim diye düşünüyor iken sanki daha çok işin altına girmişim gibi hissettim. Yazılması gereken işler var, okumak için istifa ettiğim gün aldığım yeni yayınlara daha vakit ayırabilmiş değilim ve yarın cuma - yani kitap eki günü- okunmayı bekleyen kitap sayısı gittikçe artıyor ve sanki benim ömrüm azalıyor.

Weblog, aslında günlük. Ama günlükten başka her şekilde kullanıyorum herhalde... Kusura bakmayın. Baksanız da göremezsiniz. Çünkü "kusur" soyut bir kavramdır.

Eski şarkıları dinlemek - eski dediysem 60'lar, 70'ler değil 1999-2003 arasında üretilmiş müzikler- bende bir zevk herhalde. Demlenmeye mi bırakıyorum şarkıları nedir?

Sufjan Stevens diye birisini keşfettim. Yeni değil keşfim. Aşağı yukarı üç aydır, bloglanacak konu başlıkları arasında bulunuyor. Dün gece, uzun zamandır dinlemediğimi farkederek dinledim tekrar. Tarif edilemez bir lezzeti var müziğinin. Değişik müzik zevklerine açık olanlara tavsiye ederim. "Illinoise" isimli albümündeki Jacksonville ve Chicago şarkıları bana yetiyor diğer şarkılarına vakit ve kulak ayıramıyorum. Genel olarak bakıldığında, "farklılaştırmayı" güzel bir şekilde müziğe uygulamış birisi gibi algıladım Sufjan'ı (ismi de tuhaf tabi bu arada).

State Of Shock var, Michael Jackson'ın gençlik çalışmalarından. Freddie Mercury ile ve Mick Jagger ile farklı farklı versiyonlarını yapmış. Güzel.

Çok tutmayayım, yine döneceğim.

Karalamaca

Bayram oldu. Ortalık sessiz. Mailbox hareketleri azaldı. Bir kaç bayram tebriki, forward yoluyla gelen bir kaç reklam, bir kaç hal-hatır sorma maili. Bloglar arası gezimde de fazla bir hareket yok. Ortak Defter'e bakayım dedim, "kapanmaya bilmem kaç gün-kaç saat..." diye bir geri sayım başlamış. Üzüldüm. Oyuna sonradan katılan fakat başladıktan bir kaç dakika sonra oyunun biteceğini öğrenmiş çocuk gibi hüzünlendim. Belki son bir darbe ile blogun kapanmasına engel olabiliriz. Deneyeceğiz.
(Yaklaşık yirmi dakikadır bu satırları yazmaya uğraşıyorum. Kapı-telefon-cep telefonu-çağıran-seslenen-miyavlayan durmak bilmedi.)

Hareketli bir gün ama yazı olarak değil. Herhalde bayramlarda sosyalleşmek ve yazmaktan çizmekten uzaklaşmak gerekiyor. İkisi bir arada - en azından bayramda - olmuyor.

Takip ettiğim blogları açıklasam mı diye düşündüm şimdi. Neden açıklamayayım ki? Ama şimdi yazamayacağım çünkü takip ettiklerimi bile okuyabilmiş değilim - Ortak Defter dışında - ...

Murat Kaya izninizi ister.

Salı, Kasım 01, 2005

KISA TUTACAĞIM...

Düşüne düşüne çıkamadım işin içinden.
Bir zamanlar Frank Zappa'nın "Şarkıların çoğunluğu aşk üzerinedir ama hiç birimiz birbirimizi deli gibi sevmiyoruz...." lafını anlattığım bir kişi (işte o kişinin kim olduğunu bir bulsam) bana cevap olarak bir kızılderili hikayesi anlatmıştı.

Beyaz adamın biri, bir kızılderili ile kızılderili edebiyatı ve müziği üzerine bir tartışmaya giriyordu. Beyaz adam, aklınca, kızılderiliyi yermeye çalışırken, kızılderili de ona "sizin müziğinizde de hep aşktan bahsedilir ama sizde eksik olan da aşkın kendisidir" gibisinden bir laf ediyor ve beyaz adamı yerine oturtuyordu...

İşte o hikayeyi arıyorum fellik fellik. Bulunca ne mi yapacağım? Bilmem. Aramaktan, bulduğumda ne yapacağımı unuttuğum şeylerden biri herhalde.

Ama elbet işime yarayacak.

Dün gece, Herman's Hermits'den "Mrs. Brown You've Got A Lovely Daughter" şarkısı dadandı dilime. Gece mahmurluğu ile bir su markasına müzik yaptım kafamda.. "Mrs. Brown, you've got a lovely WAAATTTEEEERRR" diye. Ne güzel-ne güzel. Tabi "A Lovely Water" kısmını ne yapacağımı düşünmeden mırıldandım... Eh bir şişe suya da "Some Water" denilmez herhalde. Şişe olarak kullandım sanırım kafamda... Zaten, kime önereceksin ki bunu? ha ha. Kendi kendine eğlen dur.

Ha bu arada, yeni Peugeot reklamında, neden "eski" Two Princes şarkısı kullanılmış ki? Spin Doctors'ım benim. Ah ah. Ne güzel günlerdi. 2005'te bir daha "yeni" Peugeot reklamında duymak seni, beni neyledi.