Murat Kaya

Salı, Aralık 27, 2005

My Name Is Fender, Leo Fender


"Fender" markası, rock müziğe azıcık da olsa bulaşmış her insanın aşina olduğu bir etikettir. "Rock müzik markalarını sayınız" başlıklı bir anketin sonuçlarında, Fender'i de arar gözleriniz. (Gözünüzün feri, gitarınızın Fender'i...)

Fender'in hikayesi 1909'a dayanır. Kaliforniya'da, Marconi'nin telsiz radyo dalgalarını kullanarak Atlantik'in ötesine S harfini iletmesinden sadece sekiz yıl sonra dünyaya gelir Leo Fender. Radyoların ve gramofonların ses çıkarmak için sihirli güce sahip makineler olarak hayranlık uyandırdığı devirdir. Bu gücün sağlayacağı imkanlarla büyüyen Leo, elektrik mühendisliğini meslek olarak seçer . Radyo ve gitar tamirciliği yaparak işe başlar. Country müzik onun için bir tutkudur. Yıllarca gitarların seslerini genişleten cihazlar üzerinde deneyler yapar. 1931'de, Güney Kaliforniya'da bir radyo, müzik ve plak dükkanı açar. Bir yandan yeni elektro gitar tasarımlarıyla deneyler yaparken, bir yandan da spor ve eğlence etkinliklerine ses sistemleri kiralayarak geçimini sağlar. Plak değiştirme mekanizmasına sahip bir pikap tasarlar. Bu icadından elde ettiği kâr ile Fuller-Kaliforniya'da elektro gitar ekipmanı üretmek üzere bir fabrika kurmaya karar verir.
1948'de, Fender'in ilk gitarı montaj bandından çıktığında, elektrikli enstrümanlar henüz daha yepyeni bir buluştur. Ve müzik dünyasını tamamen değiştirecek bir etkiye sahip olacaktır.

Fender, elektro gitarı bulan kişi değildi ama en unutulmaz elektro gitara imza atan kişi oldu. ("Pazara ilk giren kaymağını yer" anlayışını altüst edenler de var tabi.)

Gerisi James Miller'ın Çöpteki Çiçekler* kitabının 22.nci sayfasından:

"Galiba, rock tarihinin ilk şehidi Buddy Holly'nin mezar taşının, vaktiyle çaldığı masif gövdeli fütüristik Fender Stratocaster'ın şeklinde olması son derece isabetliydi. Holly'nin hayatını kaybettiği uçak kazasının vuku bulduğu 1959 yılında, Fender'in artık mükemmelleştirdiği bu gitar, rahmetlinin dünyaya armağan ettiği müziğin eşsiz bir sembolüydü."



Fender'in ürettiği gitar modellerinden birinin ismi de Esquire idi. Esquire deyince aklıma Trevenian geldi [Çağrışım, uzun hikaye.] Sanırım onu da kaybetmişiz. Yayıncısının "ardında yayınlanacak bol eser bıraktı" sözünü duydum. Teselli oldu. Yayınlasalar da hepsini okusak.

----------------------------------------------------------------------------
[Sting photo by Clayton Call - taken from http://www.fender.com/artists/artists.php?artist=sting, Leo Fender photo taken from http://jodycarver.com/book.html ]

(* Çöpteki Çiçekler -Rock and Roll'un Yükselişi 1947-1977-, James Miller, Agora Kitaplığı, Türkçeye çevirenler: Pelin Sıral - Gül Çağalı Güven - Bilge Ceren Şekerciler )

Cuma, Aralık 23, 2005

Branson'dan (İkinci Bölüm)

Şimdi kitabı tekrar elime aldım. Düşündüm biraz. Kitabı ilk bölümden sonuna kadar yazmak yerine, aradan seçmece bölümler alıp, bir baştan-bir sondan gitmeyi uygun gördüm.
Mike Oldfield'ın minibüse atlayıp yola çıktığını eski postlardan birinde anlatmıştım. Benzeri bir teknikle anlatılan "Sting" bölümünü aktarayım başlangıç olarak.
Branson, Virgin Music'in kurulduktan sonra yaşadığı finansal krizleri ayrıntılarıyla anlatıyor. Ortaklarını, müzik seçimini yapan ortağını, finansal takibi yapan ortağını ve anlaştıkları müzisyen ve grupları bir de "ellerinden kaçırdıkları" grupları anlatıyor. (Müzik sektörünü takip eden "perakendecilerin" okurken hiç sıkılmayacaklarına eminim.) Değerlendirmesini yaptığı bir dönemin son kısmına geldiğinde şöyle bir cümle geçiyor:

Simon [Virgin'in plağını yayınlayacağı sanatçıları seçen ortak, Branson'un müzikal beyni. mk], The Motors, XTC, The Skids, Magazine, Penetration ve The Members gibi hepsi iyi satan toplulukları seçmişti ve Human League isimli başka bir topluluk izleyici topluyordu. Virgin Music, sahne ismi olarak "Sting"i kullanan ve çok şey beklenen Last Exit adlı bir toplulukla şarkı söyleyen Gordon Sumner isimli Newcastle'lı bir öğretmenle anlaşmıştı.

Virgin Music'in plağını bastığı ilk sanatçı Mike Oldfield'dir. Bu [Tubular Bells] Mike Oldfield'in de yayınlanan ilk plağıdır. [Güzel evlilik.] Anlaştıkları sırada yaşadıkları bir "kontrat krizi" varmış. Çünkü o sıralar Virgin Music, yalnızca çeşitli firmalardan aldığı plakları posta yolu ile dağıtırken sonradan Virgin Music Store'larda perakende plak satmaya başlamış bir firmadır. Daha önce hiç "plak kontratı" görmediklerini itiraf ederler. Başlangıçta Fairport Convention ile şarkı söylemiş fakat artık solo kariyer yapmakta olan Sandy Denny, Manor'a (Virgin Music'in kayıt stüdyosu) gelip giderken Branson, Denny'den Island Records ile yaptığı sözleşmeyi ister. Elde ettiği nüshadaki "Island Records" ibaresini 'Virgin Music", "Sandy Denny" ismini de 'Mike Oldfield' şeklinde değiştirip Mike Oldfield'in önüne koyar. Mike'ın parası olmadığı için Mike Oldfield'e de Virgin şirketlerinde çalışan herkesin aldığı haftalık ücret olan 20£'i vermeye başlarlar. Böylece Mike Oldfield, Virgin Music ile anlaşan ilk sanatçı olma ünvanını elde eder.

"Simon ve ben Mike'ın müziğini sevmemize rağmen ondan para kazanacağımızı hiç düşünmedik." Diye bitiriyor Branson paragrafı.

Mike Oldfield, "Tubular Bells" isimli ilk albümünü kaydetmek üzere Manor'a gelir. Branson'la aralarında şu konuşma geçer.

Mike "Ama bazı aletlere ihtiyacım olacak." diye beni uyardı.
"Ne gibi?" Ajandamı çıkarıp bir liste hazırladım.
"İyi bir akustik gitar, bir İspanyol gitar, bir Farfisa org, bir Fender hassas bas, iyi bir Fender amplifikatör, çan mandolin, mellotron."
"O ne?" diyerek kelimeyi daire içine aldım.
Mike, "Çok gerekli değil," diye itiraf etti. "Bir üçgen (triangel), bir Gibson gitar... ve çan takımı tabi."
"Çan takımı ne?" diye sordum.
"Borulu ziller."
"Borulu ziller" diye not aldım ve bütün bu aletleri bir müzik dergisinde aramaya koyuldum. Gitar 35 £, İspanyol gitarı 25 £, Fender amplifikatör 45 £, mandolin 15 p ve üçgen, kelepir, 1 p tutuyordu. Borulu ziller 20 £ idi.
"20 £'e borulu ziller mi?" dedim. "Deyse bari."

Belki de Branson'ın hayatındaki en önemli 20 £'lik harcama idi. Borulu ziller=Tubular Bells yani Mike Oldfield'in ilk albümü. Satış rekorları kıran ve Virgin Music'in en büyük başarıyı yakaladığı albüm olacaktır.

Dire Straits'li bölüm ile bu post'a son veriyorum.


Peşinden gittiğimiz ilk büyük topluluk ismi Dire Straits idi. Yeni topluluklar seçmesi için Simon'a yardım eden Arthur Fowles bir pazar günü öğle vaktinde radyodan "Sultans Of Swing"i söyleyen Dire Straits isimli yeni bir topluluğu duyduğu zaman banyodaydı. O kadar heyecanlandı ki, banyodan dışarı sıçrayıp gruba nasıl ulaşacağını öğrenmek için radyoyu aradı. Topluluğun müziklerini henüz bir stüdyoda kaydetmediklerini, bu şarkının da radyo programının sunucusu Charlie Gillett'in özel olarak ısmarladığı canlı bir kayıt olduğunu öğrendi.

Virgin, Dire Straits ile anlaşmakla ilgilenen tek plak markası değildi ama biz çabucak ulaştığımız için şansımız daha çoktu. Simon ve Ken onları epeyce değerli buldu. Onlar ve avukatları sözleşmenin her küçük noktası üzerinde tartışmayı sürdürdüler.

Anlaşmak üzere olduğumuz akşam topluluğu bunu kutlamak için bizim en sevdiklerimizinden, Westbourne Grove'daki Yunan lokantasına götürdük. Eğlenceli bir yemekti. Bütün pazarlıklar uzakta kaldığı için rahatlamıştık ve plağın üretimini dört gözle bekliyorduk. Yemeğin sonunda lokantanın Yunanlı sahibi, biri diğerinin üstüne kapalı iki fincan tabağı ile çıkageldi. Bir sihirbazlık gösterisiyle üstteki tabağı kaldırıp on tane marihuana çıkardı. LSD deneyimimden sonra nadiren uyuşturucu alıyordum ama bu akşamı sona erdirmek için güzel bir yol gibi göründü ve açıkça hepimize büyük bir iyilik yaptığını düşünen lokanta müdürünü gücendirmemek amacıyla bir tane aldım Herkes bir tane içti ve rahatlamaya başladık.

Ertesi sabah Dire Straits bizi arayıp Polygram ile anlaşacaklarını söyledi. Hiç sebep gösterilmedi. Simon ve ben dehşete düştük. Buna inanamıyorduk.
....
"Sebebi yok" dediler ve bizimle bütün iletişimi kopardılar.

Onları fikirlerini değiştirmeye ikna etmek için Simon ve benim yapabileceğimiz hiçbir şey yoktu. Sadece on yıl sonra [işte burası müthiş MK] Dire Straits hakkında bir kitap okurken bunu açıklayan bir cümle şöyle diyordu: "Topluluk Virgin'le anlaşma yapmadı çünkü Virgin'in, onların akıllarını karıştırmak için imzadan önce zorla uyuşturucu kullandırdığını düşündüler."

Dire Straits'in o zaman eğlenmiş gibi göründüğü, Yunanlı müdürün o iyi niyetli, kendiliğinden jesti Virgin Music'e 500.000 £'den fazlasına mal olmuştu. Onlarsa 18 milyon kopya satan Brothers In Arms albümleriyle dünyanın en iyi topluluklarından biri oldular.

Demek ki neymiş? Yemek yenecek yer, özenle seçilecekmiş. Dire Straits, Polygram'a gidecekse, ağzınla marihuana da tutsan gidermiş.


(Alıntılar: Richard Branson, "Loosing My Virginity", Çağlayan Şantepe tercümesi ile, Elips Kitap, birinci baskı Şubat 2005, Ankara.)

Pazartesi, Aralık 19, 2005

Yine Çöpteki Çiçekler'den* bir bölüm....

"Aynı bugünkü gibi 1949 yılında da Amerikan müzik endüstrisinin en önemli ticarî dergisi olan Billboard'un editörleri, farklı müzik türlerini adlandırmakta yararlanabilecekleri bir terminolojik değişikliği haber veriyorlardı. O güne kadar 'ırk' müziği diye sınıflandırılan tür, bundan böyle 'rhythm and blues' adıyla anılacaktı; ayrıca eskiden 'folk' denilen müzik türüne de artık 'country and western' denilecekti. Bu isim değişikliklerinin arkasındaki kişilerden biri, Billboard çalışanlarından Jerry Wexler adlı genç bir caz hastası, 'rhythm and blues'un 'aydınlanmış bir çağa daha uygun bir tanım olduğu' açıklamasını yapıyordu: 'Irk', onun kulaklarında daha çok 'ırkçı' diye tınlamaktaydı."

Bu kısmı da eklemeden edemedim. Ray'de neredeyse her sahnede Ahmet Ertegün'ün yanında duran 'cool' adamın kariyerinin ilk günleri. Rock'n'Roll'un ilk "kulaklarından" biri. Belki de en önemlisi.

Devamında ise ...

"İsimler böylece değişti. Ancak tanımlamalarda ırksal kodlardan yararlanma yöntemi değişmeden kaldı....."

"Açık yeşiller ön, koyu yeşiller arka koltuklara otursun" fıkrası gibi. Fıkra gibi.

(* Çöpteki Çiçekler -Rock and Roll'un Yükselişi 1947-1977-, James Miller, Agora Kitaplığı, Türkçeye çevirenler: Pelin Sıral - Gül Çağalı Güven - Bilge Ceren Şekerciler )

H. G. Wells'e gitti aklım...

Dün akşamdı sanırım. TV'deki "dans yarışmalarını" izledim. Aklıma HG WELLS'in "zaman makinası" isimli romanında anlattıkları geldi. İçim bir fena oldu.

Sanırım sonuna geliyoruz gerçekten....

Romanı okumayan kaldıysa... Sadece okumalarını öneririm. Kitabın başını atlayıp "geleceğe" gidip döndüğü, gördüklerini anlattığı bölümü okumanız yeterli olur ne dediğimi anlamak için. Filmleri seyretmediğim için o bölümün filmde olup olmadığını bilmiyorum varsa da nasıl tasvir edilmiş olduğunu bilemediğim için kitabı öneriyorum.

George Orwell, H.G. WELLS. İkisi de bir enterasan. Neyse biz "olumlu" bakalım.

Teardrops From My Eyes (Çöpteki Çiçekler'den alıntılar * )

James Miller
Kış, 1950-1951

..... Nota okumayı beceremeyen, enstrüman çalmak konusunda hiçbir eğitimi olmayan, genellikle müziğin yaşayan sosyal içeriğinden kopuk yeni bir tür 'aficionado" -plak koleksiyoncusu- yine de şöyle vea böyle bir vokalin dokusunun, bir ritmin akışının, Patti Page'in "Tennessee Waltz"u gibi bir plağın eşsiz sound'unun ayırdına varabilecek donanımdaydı.

Plak koleksiyoncusunun tipik özelliği sayılan sezginin, plakların nasıl üretilip pazarlanacağı üzerinde etkili olması zaman aldı. İlk yıllarda müzik endüstrisi, şarkı notalarının piyasaya sürülerek tanıtıldığı zamanlarda yetişmiş adamların elindeydi. Fonografın ve radyonun icadından önce müziği halka pazarlamakta kullanılan tek yöntem buydu. Ancak, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, çoğaltmaya geçilmeden önce caz plaklarını toplayan John Hammond, Milt Gabler, Alfred Lion gibi adamların öncülüğünde müzik piyasasında yeni bir çığır açıldı. Ve bu genç plak yapımcıları içinde hiçbiri - Atlantic Records'un kurucusu ve yaratıcı beyni, rock and roll çağının en başarılı bağımsız markası- Ahmet Ertegün kadar etkili olamadı.

Ertegün, egzotik bir karakterdi. Türkiye'de doğmuş, büyükelçi olan babasının görev yaptığı Washington'da büyümüştü. Ölçülü 'cool' olmanın bir numaralı örneği olarak üst sınıftan gelen şeceresini hissettirerek 'kıtalar arasında küçük çapta bir sürçmeye neden olan' Ertegün, kemik çerçeveli gözlükler takan, zarif giyinmeyi bilen, görgülü bir 'dandi'ydi. Aristokrat tavırlıydı ve klasik caz hakkında şaşılacak derecede bilgi sahibiydi. On beş yaşında, ağabeyi Nasuhi'yle birlikte Esquire dergisinin 1938 yılında yayınladığı caz plağı koleksiyoncuları ekinde yer almışlardı. Bir dostlarının ilerde anlatacağı üzere, Ertegünler, 'Diğer çocukların futbol ya da beyzbol takımları hakkında her şeyi bilmesi gibi, bütün plaklar ve bu plaklarda yer alan bütün müzisyenler hakkında bilgi sahibiydiler'. İki delikanlı, Lester Young ya da Lucky Millinder'ın çıkardığı en son plakları bulabilmek umuduyla Washington'un siyah mahallelerinde dolaşabilmek için sürekli olarak babalarının limuzinine el koyuyorlardı.

Georgetown Üniversitesi'nde öğrenimine devam ederken, Ahmet Ertegün ırk müziği plaklarının satılsdığı mahalli bir müzik mağazasında, Yedinci Cadde'de ve T Caddesi'nde dükkanları olan 'Waxie Maxie' Silverman's Quality Music Shop'ta çalışmaya başladı. Burada plak işinin perakende yönünü öğrendi ve jump blues'un ticari potansiyelini keşfetti. Yıllar sonra hatırladığı kadarıyla: 'Siyahlar, yumruk gibi dans ritmleri olan blues plakları için çıldırıyorlardı. 1949 dolaylarında, bu onların bir numaralı eğlence aracıydı. Harlem halkı şehrin merkezindeki Broadway tiyatrolarına ve sinema salonlarına giremezdi. Onlar geldiğinde şehir kulüplerinin kapıları kapanırdı. Bütün büyük müzisyenlerin siyah olduğu 52. Cadde'de dahi pek hoş karşılanmazlardı. Siyahlar eğlencelerini kendi evlerinde aramak zorundaydılar. Plak bu anlama geliyordu.'

King gibi isimlerin [Pee Wee King, Golden West Cowboys grubunun lideri. Tennessee Waltz'ın bestecilerinden. Öteki besteci de grubun vokalisti Redd Stewart'tır. Şarkının sözlerini ilk olarak kibrit kutusunun üzerine yazmıştır. MK] başarısının şansla ilgisi olmadığına inanan Ertegün, aile dostlarından birini kendi plak şirketini kurabilmek için gereken parayı vermeye ikna etti. İlk ortağı olarak, tecrübeli bir ırk plakları yapımcısı ve caz koleksiyoncusu olan Herb Abramson'u seçti. .....

Ertesi yıl Ertegün ve Abramson, Atlantic Records'ı kurarak işe koyuldular. King'in sahibi Syd Nathan'dan farklı olarak, her ikisi de caz kayıtlarında birer eksperdiler. 'Güçlü ve temiz bir ritm sound'u üretebilmek' için çok uğraştılar.... Ertegün ve Abramson, ilk başlarda caza olan tutkularını para kazanma arzularıyla dengeleyebilmek için işe en orta yolcu enstrüman kayıtlarıyla, Ertegün'ün yıllar sonra 'cazımsı' adını verdiği plaklarla başladılar. Ancak 1949'da [kurulduktan iki sene sonra MK], 'Drinking Wine, Spo-Dee-o-Dee, Drinking Wine' adlı yeni bir blues şarkısının başarısıyla Atlantic Records mesafe almaya başladı. Büyük sıçrayış, bir yıl sonra, Ruth Brown'ın yer aldığı bir numaralı çok satarları 'Teardrops From My Eyes'la başlayan bir dizi jump blues hitinin ardından gerçekleşti.....

Bu ilk kayıt seansları gerçekten ses getirmemişti, ama yine de Brown'ın plakları rhythm and blues piyasasında ortalama bir satış düzeyindeydi. Ertegün denemeye devam etti. Waxie Maxie'den öğrendiği en önemli şey, basit bir şarkının değeri olması gerektiğiydi. Ruth Brown'ın ilk plakları biraz fazla titizdi. Bu yüzden Ertegün formülü değiştirdi ve yeni bir reçete hazırladı: Çok da dert etmeden, basit ve kısa caz parçaları çıkarmak isteyen tecrübeli müzisyenler kiralanacak, bir yeniyetmenin pişmemiş, değişken duyguları el çabukluğu marifet söze dökülecek, mainstream pop'tan daha kaba saba şarkılar yapılacak ve şarkıcıdan, ne kadar dünyevî ya da sofistike olduğuna bakmaksızın, bu duyguları taklitçi bir hisle ifade etmesi istenecekti.
Yıllar sonra Ertegün anılarını anlatırken şöyle der: 'Ruth Brown'la ilk karşılaştığımda en sevdiği müzik, en sevdiği şarkılar beyaz bir soliste, Doris Day ya da Joe Stafford ya da benzerlerine ait olanlardı... Bu şarkıların kötü bir yanı yok, şehirli siyahın genelgeçer dünya zevklerine sahip olmaya başlamasında da bir terslik yok, bu zevkin onun başladığı noktadan asla daha iyi olmaması haricinde.'
Özetle Ertegün, Ruth Brown'ı daha 'gerçek' bir zenci gibi şarkı söylemeye yöneltti........
... Ertegün, çok geçmeden elinde başarının formülünü tuttuğunu anlamıştı. Ruth Brown'ın 'Teardrop From My Eyes' plağı Billboard'un 'En çok satan rhythm and blues' listesine ilk olarak Ekim 1950'de girdi ve uzunca bir zaman, yaklaşık altı ay orada kaldı. On bir hafta boyunca (beyaz Amerika'nın Patti Page'in The Tennessee Waltz'una kaptırmış olduğu aynı zamanlarda) Billboard 'Teardrops From My Eyes'ı Amerika'nın bir numaralı rhythm and blues plağı seçmişti.
Reçete basitti, ama eksiksiz uygulamak biraz zordu. Kendini 'gerçek blues'un şehirlileşmiş, sulandırılmış versiyonları'nın başarılı yapımcısına dönüştürmek için Ertegün, bir caz koleksiyoncusu olarak edindiği incelikli sezgilerini bir kenara bırakarak eski değer yargılarını askıya almak zorundaydı. En beğendiği müzisyenlerin kabiliyetleri, onlardan çalmalarını istediği ılımlı müzikle tam bir uyumsuzluk içerisindeydi .......
Çabalara değmişti. Brown, Clovers'dan Clyde McPhatter'a varıncaya kadar şirketin diğer başarılı sanatçılarının taklit edeceği bir model haline gelerek Atlantic'in erken zaman sanatçıları içinde en başarılısı olacaktı. Atlantic de, cazın sanatsal inceliklerini, jump blues'un sabit ritmini ve savaş sonrası pop müziğin usta işi düzenlemelerini maharetle ortaya koyan bir dizi plak çıkararak, 1950'lerin en başarılı ve etkili plak şirketlerinden biri olacaktı.
Aslında Ertegün ve ortakları yeni bir tür dinleyici için yeni bir tür pop müzik geliştiriyorlardı - adını 'Beyaz Zenci' müziği koydular. 'Beyaz Zenci' fikri Norman Mailer'dan çıkmıştı. [Burası çok ilgimi çekti.MK] 1957'de yayınlanan sivri dilli (ve dillere destan) bir denemesinde Mailer, (kendi ifadesiyle) "bohemlerle çocuk suçluların 'zenci'lerle karşı karşıya geldiği" şehrin Greenwich Village gibi mahallelerinde bulunan gençliğin takipçisi olduğu yeni bir tür 'hipster' gençlik tarif ediyordu. Mailer'ın tanımına göre 'hipster'ın dikkat çekici özellikleri, kendi kendini 'psikopat' etmiş olması, genelgeçer yasakları reddetmesi ve kaybettiği bir gücü -'daha önce hiç olmadığı şekilde hareket edebilme şansını'- edinmek umuduyla, 'ölçüsüzlük ve şimdiki zamana karşı çocuksu bir hayranlık' içerek ahlâk anlayışıyla işi karmaşıklaştırması, sezgisel özgürlüklerle dolu bir hayatın 'çocuksu fantezilerini yaşamak uğruna' mücadele vermesiydi.
Irk etkeninin, kendini psikopat eden kişinin psişik durumunda özel bir rolü vardı. Beyaz gençliğin zihnindeki sonsuz fantezinin nesnesi olarak zenci, yasak zevklerin evrenini temsil ediyordu: "Cumartesi gecesi âlemleri'nin bir yaratığı, beyaz hipster'ın zenci'si 'bedenin zorunlu hazları uğruna mantığın hazları'ndan vazgeçmişti. Bunları 'varlığının niteliği ve karakterine, öfkesine ve orgazmının sınırsız çeşitlilikteki keyif, şehvet, bitkinlik, hırıltı, kasılma, fışkırtma, çığlık ve çaresizliğine ses veren' müzik tarzıyla başkalarına aktarıyordu........
....
'Keyif, şehvet, bitkinlik' -bu duyguların 'arındırılmış popüler tarzda' halka pazarlanması, aynı başarıyı yakalamak isteyen diğer müteşebbis şirketlerin önünü açan Atlantic Records'ın alâmet-i farikası olmuştu. 1957'de şirketin onuncu yıldönümünde Ahmet Ertegün, şirketinin başarısını eksiksiz bir yorumla özetliyordu: "Gerçek blues kavrayamadıkları kadar ağır geldiği için, beyaz çocukların bu plakları almaya başadıklarını keşfettik. Yapmayı başardığımız şey otantik blues'a benziyordu, ama daha temiz, daha az kaba ve mecburen daha sofistiketdi."
Bu yeterince doğru bir açıklamaydı ve dile getiren kişi, kendine has ironisiyle gerçek bir hipster'dı. Ancak, 1950 kışında 'Teardrops From My Eyes' Atlantic'i karşı bir şirket yaptığında bile büyük sayıda beyaz gencin, sahici ya da sahte olsun blues'a karşı ciddi bir merak duyduklarına dair elle tutulur çok az delil vardı hala. Atlantic, yeni bir müzik tarzının öncülüğünü yapıyordu. Ancak yeni bir tür plak koleksiyoncusunun -ve kendi tarzı olan yeni bir 'hipster' kuşağının - Atlantic'i keşfetmesine daha vardı.

Şimdi tüm bu alıntıların ardından aklıma "şehir efsanesi" olabilecek bilgi geliyor. Ray filminde neredeyse her karede Ahmet Ertegün'ün yanında Jerry Wexler vardı. Jerry Wexler olmasa belki de rock'n'roll eksik kalacaktı. Bunca "ileri görüşlülüğe" rağmen Elvis'i elinden nasıl kaçırdığına dair bir hikayeyi de Ahmet Ertegün'ün biyografisinde okumak isterim.

Bu arada dünkü post'umdaki "Amerikalıya da pazarlama satarlar" lafına da bir destek bulmuş oldum herhalde... Elvis'in ilk plaklarının "zenci müziği bu" suçlaması ile "kırıldığı" görüntülerin ardından Ahmet Ertegün'ün pazarlama taktiklerinin başarısını alkışlamak herhalde Amerikalılara kalıyor. Şimdilik, yalnızca Tarkan konusunda hata yaptığını düşünüyorum. Türkçe şarkıları olduğu gibi İngilizceye çevirip söylemekle Amerika'da tutunabileceğini sanmıyorum Tarkan'ın. Sözleri biraz daha azaltıp, melodilere ve ritmlere yüklensek? Nasıl olur Ahmet Bey?


(* Çöpteki Çiçekler -Rock and Roll'un Yükselişi 1947-1977-, James Miller, Agora Kitaplığı, Türkçeye çevirenler: Pelin Sıral - Gül Çağalı Güven - Bilge Ceren Şekerciler )

Pazar, Aralık 18, 2005

Branson'dan (Birinci Bölüm)

"Çocukluğum artık benim için silik bir hayal. Ama göze çarpan birkaç bölüm var. Annemle babamın bizi durmadan mücadeleye soktuğunu hatırlıyorum. Annem bizim bağımsız olmamızı sağlamaya kararlıydı. Ben dört yaşındayken evimize birkaç mil kala arabayı durdurup tarlaların arasından kendi yolumu bularak eve gitmemi istemişti. Ümitsiz biçimde kayboldum. En küçük kız kardeşim Vanessa'nın ilk hatırası ise bir Ocak sabahı karanlıkta uyandırılmaktır. Çünkü annem o gün benim Bournemouth'a bisikletle gitmem gerektiğine karar vermişti. Benim için birkaç sandviç ile bir elma paketleyip suyumu yolda giderken bulmamı söyledi.............

........Karanlıkta yola çıktığımı hatırlıyorum ve geceyi bir akrabamda geçirdiğimi belli belirsiz anımsıyorum. Onların evini nasıl bulduğum ve ertesi gün Shamley Green'e nasıl döndüğüm hakkında bir fikrim yok. Fakat sonunda, maraton bisiklet sürüşümden son derece gurur duyarak ve büyük bir karşılama beklentisiyle zafer kazanan bir kahraman edasıyla mutfağa girişimi iyi anımsıyorum. Mutfakta soğan doğramakta olan annem beni "Aferin Ricky," diye selamladı. "Eğlenceli miydi?" ......."

Yukarıdaki bölüm kitabın 1950 ile 1963 arasını anlattığı kısmın girişiydi. Ardından Branson yüzmeyi nasıl öğrendiğini anlatıyordu. Annesinin, kardeşlerini ve kendisi nasıl da mücadelelerin içerisine ittiğini ve böylece ayakta kalmayı öğrettiği bölümleri okurken aklım devamlı Ray filmine gitti. İzleyenler bilir, Ray Charles'ın da annesi oğlunun hayat mücadelesinde güç sahibi olabilmesi için yardım edebileceği durumlarda bile yardım etmiyordu. Beni en çok etkileyen sahne, küçük Ray'in görme yeteneğini tamamiyle kaybettiği günlerden birinde annesinin odada olmasına rağmen Ray'e yardım etmeyerek onu uzaktan izlemesi idi. İş hayatında da düşe kalka ilerleyen Ray'in düşe kalka kendisine oturacak bir yer bulmasını izlemek beni fena yapmıştı. Sahne, duygusal bir an ile noktalanıyordu. (Harikaydı.)

Ray'den konu açılınca Ahmet Ertegün'ü hatırlamamak olmaz. Richard Branson'ın hayat hikayesinde de önemli bir yere sahiptir Ahmet Ertegün. Ray Charles'ın hikayesinde de önemli bir yeri var. Bu iki hayat hikayesine de (ve belki daha binlercesine) etkisi olan bir kişi yani Ahmet Ertegün. (Enteresan. Bravo.)

Çocukluğundan itibaren kendini mücadeleler içerisinde bulan Richard Branson'un kumarbazlığa yakın bir girişimci ruha sahip olmasının tesadüfî olmadığını hatırladıktan sonra dikkatimi çeken başka bir noktaya geliyorum. İngiliz asıllı bir öğretmenimiz bize İngiltere'de hiçbir iş adamının halk tarafından bilinmediğini ve kurumsallığın ön planda olduğunu belirtip eklemişti: "Sadece Richard Branson şöhret peşindedir." (Publicity seeker)
Richard Branson'ın henüz "asık suratlı" bir fotoğrafına rastlamış değilim. The Daily Show With Jon Stewart, Friends dizisi, MTV Cribs gibi çeşitli yapımlarda karşımıza çıkar (çıkmaya devam edeceğini de sanıyorum) ve hepsinde "güler yüzlü" bir ifade ile çıkar insanların karşısına. Ahmet Ertegün'ün gülüp gülmediğini anlamanız için sakallarını traş etmeniz gerekebilir fakat Branson'ın gülümsemesini balonla üzerinizden geçerken bile görebilirsiniz. (Evet abarttım.)

Bu "gülümseyen" ifade belki de neden diğer İngiliz iş adamlarının halk tarafından tanınmadığını açıklayabilir. "Gülümsemesini bilmeyen dükkan açmasın" sözü olabilir mi? Bilmem. Benim aklıma bu ihtimal geliyor. Ayrıca İngiliz geleneklerine göre "kişilerin geçici, kurumların kalıcı" olduğu anlayışının yerleştirilmiş olması da etkili olabilir. "Nasıl olsa öleceğiz" diyerek halka kendisini tanıtmaktan kaçınıyor olabilir bu söz konusu iş adamları. Bu durum en çok Abramovich'in işine yaradı herhalde. Ardından da Malcolm Glazer'ın işine yaradı diyebiliriz. Kötü bir şöhret olsa da. (İngilize futbol, Fransıza demokrasi, Türke insan hakları, Amerikalıya pazarlama, gün gelir Japona da "sadakat" satarlar. İlginç.)

Okul defterine iş hayatının ilk notlarını tutmaya başlar Branson. (Defterine aldığı notlar kitapta gösteriliyor.) Buradan yola çıkarak ilk ve orta okul öğrencilerinin defterlerindeki karalamalara bakarak "zihinlerine giriş" sağlayabilirsiniz. Eğer karşıt cinsten kişilerin isimleri yazıyorsa yapabileceğiniz bir şey yok. Fakat "iş planlarına" rastlarsanız veya şarkı sözlerine, hikayelere veya karalamalara size derim ki; o çocuğu bir kenara ayırın ve sıkıca sarılın. Özen gösteren öğretmenler için. Benim defterlerimde her tür zımbırtı vardı. Karşıt cins isimleri hariç. Artık resim çizesim gelmiyor ama o sıralar karalardım. Son dönemlere doğru biraz daha fazla sayıda "rock" ögelerine rastlarsınız sadece. [Dün gece yattığımda aklıma gelen konulardan biri de, önüne boş bir kağıt koyduğunuz kişinin eline kalem verdiğinizde, o kağıda neler yazıp çizeceğine bakarak "fal bakabileceğiniz" idi. Buna dayanan bazı psikolojik testler de yapılmıştı tabi. Fakat ben şu anda böyle bir testi okullarda gezerek yapmak isterdim. İmza denemeleri karalamayan bir kişiye denk gelirsem sevindirik olacağım. Eline bir kalem ve bir kağıt verdiğiniz kişi imza atıp durmuyor ise o kağıda, bence siz de sarılın karşınızdaki kişiye.]

Dağıldı gitti konu. Branson'ın kitabı için ilk girişimdi. Bölüm sayıları artarak devam edecek sanırım. Hele ki Virgin'in havacılık işine girişi... Beklediğimin tam tersi çıktı. Ondan bile hikaye ve iş çıkarabiliyorsa bu adam, bravo derim sadece.

Hikaye devam edecek.

(Richard Branson, "Loosing My Virginity", Çağlayan Şantepe tercümesi ile, Elips Kitap, birinci baskı Şubat 2005, Ankara.)

Cumartesi, Aralık 17, 2005

Eskilerden bir şarkı sözü

Full kadro Grup Vitamin. Hafızam yanıltmıyor ise ilk albümlerinden bir şarkı. Vokalde Gökhan. Hey gidi günler.
----------------------------------------------------------------
RAMİZEM

(nakarat)
Rap beni Ramizem Rap Beni
Gel Yanağımdan Öp Beni,
Nerden bileyim ben senin camlardan baktığını?

Uçuk uçuk uçuk bir öykü bu
Açık saçık ve kaçık bir öykü


Çanak anten konmuş çatı katına
Uydusunu NASA kapmış gördün mü?
Tiridine tiridine Bananarama
Beni burda arama anne
Ben gurbette değilim.
(Gurbet benim içimde)

Güneş sıcak, deniz ıslak
Beyin bronzlaşması yaşıyoruz
Yine bize esmer günler düşüyor
Uff Allah düşürmesin
Düşene bir tekme de sen vur sözünü şiddetle kınıyorum
Şiddetle ıkınıyorum.
Yoktur başka yorum
Gidiyorum

(Nakarat)

Gözlerin bir içim su
Sular kesik doğrusu
Öpücem gözlerinden de
öpemem
göz korkusu
Yani nasıl anlatsam bilemiyorum
İşte öyle, işte öyle, işte öyle madem öyle işte böyle
Macunludur penceresi
Cam camadır /(the teacher)
Sen turşu kur / (the teacher)
Fincanın içine (Öğretmenim)

Acaba fincanı taştan koyup da içine turşuyu sonra mı kursak da saklasak diye salak salak düşünmedim dersem,
(yalan, yalan olur)

(Nakarat)

Güzelde fazla naz aşık usandırır,
Güzelin aşığı Tom Cruise'u andırır.
Güzel bir bakar, hepimizi kandırır,
Hem kendini hem beni yandırır (ayy)
Dikkat etmesem (yanarım)
Yanarım tutuşur (yanarım)
Kavurur ateşim beni de,
seni de.

(Rap)

(nakarat)

(you can touch this)

________________

Sıkıcı dersleri çalışabilmek için kendime bir teknik geliştirmiştim. Bu tekniği geliştirebilmem için Good Will Hunting filminin çekilmesi gerekiyordu ama olsun. Bekledim. Çok sabırlıyım.

Good Will Hunting filmine dair ne varsa, müzik, filmin kendisi, herhangi bir sahnesi, fotoğraflar, afişi... Beni çalışmaya itiyordu. Soundtrack'ini kasette bulamadığım için CD'sini almıştım. O sırada evimde CD çalar da yoktu. Gidip bir de CD çaları olan bir alet almıştım.

Şimdilerde de ABBA'nın Greatest Hits'ini benzer bir amaçla kullanıyorum. Bir şey yazdığım zaman (kısa bir metin, bir hikaye, bir not, bir karalama metni, iş ya da zevk ne olursa olsun) onun üzerinde oynayıp düzeltmeleri yaparken ABBA dinlemek beni etkiliyor. ABBA müziği üzerindeki kusursuzluğa yakın düzenlemeleri hissedip kendi işimi de kusursuzluğa yakın bir hale sokmaya uğraşıyorum. Peki bu yazıyı yazarken? Hmm hayır. East 17 çalıyor fonda. Nostalji niyetine.

Sanırım kafamı bir şeye odaklamam gerektiğinde eski müziklerin etkisi yeni müziklerle kıyaslayınca daha fazla oluyor.

"Do you really love me, really care?"
90'larda rap müzik dinleyip de zevk alabilenler aynı tadı 2000'lerin rap müziğinde yakalayamıyor. Ben de Afroman'in albümünü dinleyene kadar öyle düşünüyordum. Hatta albümün tarihini yanlış yazdıklarını bile düşündüm üzerine. Tek bir fark; "F.U.C.K." kelimesi abartılı denebilecek kadar fazla geçiyor. Ben içinde hiç "fuck" kelimesi geçmeyen rap albümüne de sahip oldum. Hala duruyor elimde.

Yemek saati. Notlara sonra devam ederim.
Başlık güzel görünecek mi acaba? Denemeden bilemeyiz.

Kül tablası

70'lerin kül tablalarına bayılıyorum.
Sigaran bittiği zaman izmariti bastıra bastıra söndürmesen de olur.
Bırak kül tablasının üzerine.
Bas tepesindeki zımbırtıya.
Yutsun izmariti.

Dolduysa haznesi, bassan da gitmiyor. Benimki dolmuş.

Cuma, Aralık 16, 2005

kitap

Roma Belediye Başkanı, Buenos Aires sokaklarında dolaşırken karşısına bir duvar yazısı çıkmış. "Patricio, Seni seviyorum. Baban"

Bunun üzerine oturmuş kayıp öyküleri yazmış.

Walter Veltroni - Oğulsuz. Merkez Kitaplar da Türkiye'de yayınlamış.

Kendisini Türkiye'ye davet edeyim ben. Gelsin. Gezdirelim onu. Valla dönüp de "Murat, haklıymışsın" demezse, Roma'nın etrafında bir tur koşacağım. Malzeme akıyor malzeme. Ah bir de "bir konuya odaklanmışken, diğer malzemelere kulak vermeme" gibi bir şey mümkün olsa...

En iyisi, Seguela'nın yaptığı gibi arada bir gelip, yüklenip, gitmek. Başka bir çözüm gelmedi aklıma. Ama tabi önce Prag'da bir daire satın alabilmek lazım. İyi para isterler herhalde. Yavaş yavaş araştırayım ben fiyatları.

Richard Branson geldi aklıma yine. Kitabı okuyorum hala. Kitaptan bölümler aktarmaya başlayayım en iyisi ben bu gece.

(bir kahkaha krizine girdim şimdi. kesiyorum yazıyı)

Perşembe, Aralık 15, 2005

Keyifli

Son günlerde "keyifli" kelimesine takıldım.

İşin garibi, kullanmayan yok sanırım.

Ben kullanmamaya özen gösteriyorum. Sanırım bir kere bile olsun kullanmadım -hatırladığım kadarıyla- kullanmayacağım da. Nedenini bilmiyorum.

Ama çok fena takıldım.

"Keyif veren maddeler" başlığı altında irdelemeye devam ediyor zihnim. Takılacak daha çoook kelime bulurum ben bu gidişle.

Peki, siz hiç farkettiniz mi bunu? Yoksa yalnız mıyım bu konuda?

Çarşamba, Aralık 14, 2005

Gaddar Editör

"Geçenlerde çocuklardan biri yazısını bitirmiş, hard copy'sini getirdi masama bıraktı..." portakalın ortasına parmağını sokup yardığı sırada havaya uçuşan püskürtülere aldırmaksızın konuşmasına devam etmeden önce parmağını yaladı.
"Okudum. Eh hoş güzel."

Eee dedim içimden. Nereye bağlayacak acaba?

"Sonra telefon açtım, anlıyo musun? Gel lan buraya kerata!" dedim. "Çok sıcak konuşurum, samimi olurum onlarla. Çalışması çok keyiflidir benimle. İnanılmaz yani."

İnanılmaz kelimesine sinir oluyorum bu arada bahsetmiş miydim? "Keyifli"ye hiç girmiyorum. Keyifle baş başa bırakayım onu.

"Sormayı unuttum, ne içiyon?"

Elimdeki çayı gösterdim.

"Haa iyi tamam. Neyse, ne diyordum? Hah. Tuttu geldi bu nötür bir surat ifadesi ile. Bak bak bak. Şindi ne olucak acaba diye."

Kafamı salladım. "Rakkam", "nötür" ve milyona "mülyön" diyenlere kıl olduğumu nasıl ifade edebilirim ki?

"Çocuğa koz vermemek için nötür tuttum ben de ifadeyi. Bu geri vitese takıyordu neredeyse. Gel gel buraya kuzum dedim. "

Öğle yemeğinde rosto, akşam yemeğinde ekmek arası işkembe. Yanına kola. İngilizler "woş" der Amerikalılar "waş". Waş diyen Türke ancak Erzurum otogarında rastlayabilirsiniz. O da Erzurum Atatürk Kız Lisesi'nin kızına "waşşş" diye selam verir. Savunmasında öyle yazıyor.

"Tuttum bacaklarından, açtım pencereyi." Durdu bir süre. Portakalın kabuğundan gül nasıl yapılıyor diye düşündü herhalde bir müddet.
"Ya da önce pencereyi açtım, sonra bacaklarından yakaladım."
Yine durdu.
Tavana baktı.
Düşündü biraz daha.

"Neyse işte. Sarkıttım bunu pencereden aşağı." Gözleri fal taşı. Bana bakıyor nasıl tepki vereceğim diye.

Bir kaşımı kaldırıyorum. Sağ ya da sol. Hatırlamıyorum.

"Dedim ki; BAK ULAN KALDIRIMDA NE GÖRÜYORSUN? NERENİN KALDIRIMLARI ORASI?".

Nasıl da mutlu, nasıl da eğleniyor, görmeniz lazım. Kahkahalar atıyor.

"İstanbul'un kaldırımları" dedi. "Caddenin gürültüsünden biraz zor duydum ama... İstanbul dedi heralde."

"O zaman dedim, Nev York'ta yaşamıyorsun. Çabuk git sil bakayım şu 'limana gemiler yaklaşırken Brooklyn'den izlerdik' cümlesini.."

Ni York'a Nev York diyenlere kıl olduğumu eklememe fırsat kalmadan demir parmaklığa dokundu gardiyan.

"Kapa lan çeneni. Geldiğinden beri aynı hikayeyi anlatıyorsun." dedi gardiyan.

Elindeki gücün tadını çıkarırken mutlu gördüm gardiyanı. Kim olsa aynı tepkiyi verirdi herhalde bu sulu-zırtlak editöre.

"Müşterisini öldüren dilsiz reklamcının davası başlıyormuş abi." diyerek gardiyanın yanına Junior Guardian geldi. Ayağa kalktım.

Meğerse bu salak editör, çocuğu aşağı sarkıtayım derken düşürmüş. İstanbul'un kaldırımlarına çakılmış çocukcağız, saatte 70 mil hız ile. Kilometre değil. Mil. Yazık.

Kapıya doğrulduğumuz sırada junior gardiyan dönüp "Abi iki mülyönun var mı? Sigara alacağım." Dedi.

Hepiniz manyaksınız dedim içimden.
Ben hakimim masum bey. Müşterimi de öldürmedim. İntihar etti gerzek herif yanımda.

Tescillenmedik isim kalmamış...

Bir deyişe göre tescillenmedik isim kalmamış.
Hatta kelimeler bitmiş, sıra harflere gelmiş.
Harfler de bitmiş. Sonra plakalar gibi harflerin kombinasyonu tescillenmiş.

Geçenlerde bir adam "elimde QWXĞ+ÇÜŞ kelimesinin sicili var, uygun fiyat verirseniz anlaşabiliriz" diye ilan vermiş gazetelere.

34 GAY 1234 plakasına da rastladım geçenlerde.. Hani kombinasyonlardan bazıları (argo olan veya tuhaf bir anlama çekilebilecek kombinasyonları) plaka olarak vermiyorlardı? Anlayamadım bu işi de.. Zaten hiçbir şeyi anlamıyorum ben herhalde.. Anladığım zaman öleceğim belki de :)

Ben de klavyedeki tüm harf ve simgeleri tescil ettireyim bari.. Sonra ilan veririm "Satılık Tescilli Keyboard" diye. Ardına da eklerdim. "Q klavye" diye. Sanki fark eder de...

Pazartesi, Aralık 12, 2005

Ortaya Karışık

Butik-blog,
cata-blog.

Butik blog isminde bir blog bulamadım. Garip. Butik bir blog olma yolunu seçmemiş olsaydım herhalde kapardım o blog'u. Neyse.

Bu aralar yine iş yükü altında kaldım. Kafam çok meşgul. Hatta az önce cattle'a suyu doldurdum ve ocağın üzerine yerleştirirken buldum kendimi. "Ne yapıyorsun sen?" sorusunu daha farklı olarak nasıl sorabilirim diye düşünmeye başladı bu sefer beyin. Düşünme işlemini "beyin" mi yapıyor yoksa zihin mi? Ona da karar veremedim.
Çıkamadım içinden. Çaysız kaldım diye böyle aptallaştım galiba.

"Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak" deyimine takıldım şimdi. Ne güzel değil mi? Midyat'la Dimyat... İkisi de yat ismi olabilir.

Ortaya karışık.
Oltaya gelmeyelim.

Eldiven Merdiven.

Yedi bu çocuk, yazık. Gençti de...

Perşembe, Aralık 08, 2005

"Bant'tan girdim, Branson'dan dem vurup debut'ya getirdim sonra nerede bıraktığımı unuttum" yaklaşımına uygun bir post.

Blue Jean'den bahsetmiştim geçenlerde. Bir "marka" ölürse, yerine geçen bir "aday marka" elbet çıkar. Biraz reklam gibi olabilir, fakat elimde değil. Eskiden olduğu gibi güzel şeyleri birbirimize göstererek "yaşatmak" zorundayız. Müzik dergilerine bir yenisi daha eklenmiş de haberim yokmuş. Geçen aylarda "bir arkadaş" Bant dergisinde yazısının çıktığını söylemişti. Ayın sonuna doğru söylediği için dergiyi hiçbir bayide bulamamıştım. Bu ay, görünce aldım.

"2005'in en iyi albümleri" diye bir dizi olmuş. Blue Jean'de de olurdu bunlar. Eskiden gururlanırdık o listeleri incelerken, kendi keşfimiz olan bir grubun "yılın en iyi albümleri" arasında olduğunu gördüğümüzde. Şimdi de Sufjan Stevens'ın o listede olduğunu görünce sevindim, gururlandım. Üstelik "en iyi albümler" arasında Britney Spears ve Eminem gibi isimler yok. (Ah şu romanımı piyasaya çıkarmış olsaydım keşke-anlatımımı kolaylaştırabilirdi.) Neyden bahsediyorum ben? Satış rakamlarına bakılmaksızın hazırlanan "en iyi albümler" listelerinden elbette. Müzik piyasası, en zor pazarlardan biridir. Bir firmanın da, bir grubun da, bir şarkıcının da başarısını ölçen başka etkenler vardır. Richard Branson'un biyografisini okuyorum hala - kitabı bitirmeyi bilerek uzatıyorum, evet- ve bu piyasanın zorluklarını daha yakından dinlemiş oldum, ilk ağızdan.
Ahmet Ertegün ile ilgili kısımlar da oldukça "ayrıntılı" yazılmış. Branson, Amerika'ya gidip de Mike Oldfield'i "pazarlamaya" uğraştığı zaman ilk görüştüğü kişi Ahmet Ertegün olmuş. 200 bin pound'dan açılan pazarlık tahmin ettiği fiyatın çok çok üstünde sonuçlanınca Richard Branson da şaşırmış. Fakat Ahmet Ertegün'ün "iki zenci kız"ı kapmasına sanırım daha da çok şaşırmış (Kitabı okumak için bir neden daha bence-okumayanlara sesleniyorum) .
Richard Branson, beklediğimden de açık sözlü çıktı diyebilirim. Kitapta, "uluslararası bir okur"un dikkatini dağıtacak kadar "fazla ayrıntı" var. "Mesela..." diyerek örnekleri buraya taşımayacağım. Ecstacy Club'tan tecrübem var, 300 küsur sayfalık bir romanı bile özetlerken sayfalarca yazı yazmışım "Loosing My Virginity"den bahsetmeye kalkarsam ayrı bir blog daha hazırlamam gerekebilir.
Büyüme peşinde değilim, "butik bir blog" olmayı tercih ediyorum:) "Cata-blog" ismi geldi şimdi aklıma. Var mı acaba böyle bir blog? (Bakıyorum bir yandan-sonucu ileteceğim).

Tubular Bells'in (Mike Oldfield debut albümü) satışa çıktığı zamana kadar Richard Branson'ın anlatımı çok hoşuma gitti. Mesela Mike Oldfield'in kız kardeşi ile bir minibüse atlayıp evden ayrılmasını, Virgin'in sıkıştığı ve büyümek için yeni bir yol aradığı yere öyle güzel sıkıştırmış ki.... Örnek bir cümle yazayım: "Virgin posta yolu ile albüm satışı işinden iyi kar ediyordu ancak çalışanlarımız yalnızca bu işi yapmaktan sıkılabilirdi. Biz yeni yatırımlar ve projeler peşine düştüğümüz sırada "bilmem-nerede" bir kız ile oğlan çocuğu müzik aletlerini yanlarına alıp bir minibüse bindi. Direksiyondaki çocuğun adı Mike Oldfield, yanındaki kızın adı (yanlış hatırlamıyorsam) Sally Oldfield idi.." gibi bir cümle. "Yazımı burada virgül ile süslüyorum, cümlenin geri kalanını hayalgücünüzde oluşturun, ben o arada başka bir şey anlatacağım size" yaklaşımı. Güzel.

Bu arada isim babalığını yaptığım yaklaşımların, çoooook uzun isimlere sahip olduğunu her defasında farkediyorum. Bu konuda şu anda bir şey yapamıyorum. Aslında böyle uzun olması da hoşuma gitmiyor değil hani. Kim demiş "yaklaşımlara verilecek isimler kısa olur!" diye?

"Debut" kelimesi, "phonetic" derslerimizde öğrendiğimiz ilk kelime idi. Öğretmenciğime teşekkür ediyorum. 80'li yılların sonundan beri aklımdan çıkmıyor öğrettiği bilgiler (89-90 eğitim ve öğretim yılında hazırlıktaydık, değil mi?) "Di-bat" diye okuyan "radyo ve tv sunucuları"na rastladığım zaman sinirlenmeme sebep oluyor, bu ayrı bir konu. "deybiyuu" "deybiyuu" diye diye tekrar ettiresim ve "uuu" sesini verdikleri sırada dudak aralarına bir gül bırakasım geliyor.

Önce "ırkçılık" ardından "meslek ayrımcılığı" yaptığım düşünülmesin sakın. "Vocabulary'm geniş be napayım" diyen bir metin yazarı dayağı hak eder mi bilmem ama "Hikaye ve şiir yarışmasına sizde katılın dersek kızarmısınız acabamı?" yazan bir metin yazarının dudak arasına da gül sokacaklarını sanmam doğrusunu "öğretirken". Neden gül sorusuna cevap, "dikeninden ötürü" olabilir. Örnekleri çoğaltayım. Tam sınava girdikleri sırada hocasının kulağına eğilip "Kümülatif neydi hocam ya?" diye soran istatistik asistanı. Savaş sırasında komutanına gelip de "buyrun ateş komutanım" diyerek çakmak uzatan "potansiyel ölü" asker ("Komutanı "ateeeeş" diye emir verdiği için" cümlesini kurarak açıklamak zorunda hissettim.)
Ya da gazetenin yayına hazırlandığı gergin toplantı sırasında "Sayfa sekreterine götür şunu" emrini alan kişinin "şey, sayfa sekreterinin görevi nedir?" diye soran haberci aday adayı, yer kalayı. "Picasso ile tanışıp neler yaptığını dinlemek isterim" diyen aşırı derecede toplumsal "sanatçı", Mozart'ı dinlemediğini söyleyip ardından "Ama Türkiye'ye konsere gelirse gider dinlerim" diye ekleyen şarkıcı gibi.

Ne dediğimi anladınız ama örnekleri uzatasım geliyor. Çok severim "örnekleme"yi. "İstatistik, bikini gibidir. Asıl görülmesi gereken yerleri gizler" cümlesini sarf ederek istatistik öğrencilerine "ilham veren" kişiye de saygılarımızı sunarız. Junior Copywriter grubu olarak.

Bu gece vokallerde ben vardım, klavyede de ben vardım. Bateride de. Gitarda da. Bass'ta da ben vardım. Peki bilin bakalım hoparlörün ucunda kim vardı? Statcounter. Stat'ları sayıyor. Ali Sami Yen, Şükrü Saracoğlu, İnönü, Eşref Paşa Stadı, Atatürk Stadı, Atatürk Stadı, Atatürk Stadı (böyle devam ediyor)..

Saçmalamaya başlamak derken hep aklıma tüfeklerdeki saçma gelir. O saçma da zarar veriyor. Bu saçmalama da. Saçmalamayı bırakmam gerek. Bir kere başladın mı bırakamıyorsun da. En iyisi azaltmaya bakayım. "Azaltmak" kaybolmuş ama. Neyse ben bakmaya devam edeyim.

Bu arada "stat" şeklinde yazılmadığını biliyorum. Espri olması için öyle yazdım. Konuşma dilinde öyle. "Dillere p....venk olan" diyene bile rastladım. Bazen sapıtıyor sözler. Konuşma dilinde olur. Önemli olan yazı dilinde olmasın diyerek kendimi öpüyorum.

BU ARADA CATABLOG İSİMLİ BİR BLOG DA VAR. Olmaz mı? Al işte bir post daha çıktı bile.

Zadie Smith

Yeni kitabını kim çevirecek Türkçeye? Bekliyoruz da. Birileri yayınlasın artık.

Zadie, bana hep Sugababes grubunu hatırlatıyor. Adeta "üç ırkı" onore etmek için kurulmuş bir grup. Mutlaka bir üyesi çekik gözlü, bir üyesi siyahi öteki üyesi de bildiğimiz bembeyaz ırk insanı. Peki "Latinler"? Bence onlar ayrı bir ırk olarak anılmak isteniyorlar. Çünkü ne beyazların "havası" var, ne siyahilerin ne de çekik gözlülerin izi var latinlerde. Belki de bu yüzden "Latin Marketing" diye bir bahis var.

Neyse, "ırkçı" olduğumu düşünebiliyor insanlar ben böyle konuşunca. Sadece "isimlerini" ağza almak yeterli oluyor bazı şeylerle suçlanmak için. Mesela gay'lerden bahsetmek.... Bir insandan bahsederken "Haa bizim Hamdi abi var- heteroseksüeldir kendisi- işte geçen gün bana dedi ki..." demez kimse. Fakat, "George Michael var ya, hani gay..." diye belirtilir. Sonra birisi çıkar tarafları "ayrımcılıkla" suçlar..

Bazen insanın adım atmadan oturası geliyor. Çünkü attığın adım "çamura" ya da "çimene" basacak. Çamura bassan Omo kızıyor, çimene bassan "park ve bahçeler müdürlüğü".. pis iş yani. Off.

Zadie.
Çevirmen arkadaşa sevgiler.

Salı, Aralık 06, 2005

Blue Jean ya da bluğ ciğn

Büluğ çağına girmiş bir Türk genci önce "blue" olur sonra da Blue Jean'i keşfederdi bizim zamanımızda. Şimdikiler neyi keşfedeceklerini bile şaşırabilirler. İnternet'in yokluğunda bilgi kaynaklarımız sınırlı idi. Müzik ile ilgileniyorsanız mecburdunuz Blue Jean'i almaya. Hatta liseye geldiğinizde küçümsemeye başlardınız o dergiyi.
Ben üniversitedeyken de alıyordum. Ne derlerse desinler, kapağında Teoman'ı gördüğüm güne kadar yine de iyi gidiyordu. Ne zaman ki Teoman kapağa taşındı, dergi amacını iyice yitirdiğini ilan etti, fikrimce.

Türkiye'de bir kitle eğer müzik ile haşır neşir oldu ise bu bence Blue Jean ile oldu. Eski logosu bile bir efsane idi. Aslında logo değişikliğine gittikleri zaman biraz soğumuştum dergiden. İçerik zaten değişmeye başlamıştı Eminem'in çıkışı ile. Ancak kapakta Teoman'ı gördüğümde... Ne bileyim. Sanki eski bir dostun ihanetine uğramış gibi hissetmiştim. Kutlu'nun tavsiyesi üzerine alırdım albümlerimin çoğunu. Albüm yorumu yapanlar içinde bir Kutlu uyardı kulağıma. Şimdi Yayın Yönetmeni oldu. Albüm yorumu da yazmıyor. Olsun. Zaten ben de derginin bir okuru sayılmam artık. Arka tarafına eski dergilerden alıntılar koyuyorlar. O eski logoyu görünce bir tuhaf oluyorum.

Neyse, dünkü post'un üzerine küçük bir nostalji daha yapmış oldum. Eski logo'yu kim yaptı ise... Ona da selamlar.

Pazartesi, Aralık 05, 2005

command.com (Geçmiş günler)

Başlıktaki dosya bizim için çok önemliydi. Eski bilgisayarlarımızın kendini "boot" edebilmesi için "com" uzantılı bir "command" dosyası olan bir disket takmanız gerekiyordu. Disketlerle açardık bilgisayarımızı, hard disc'ler yok iken. Şimdiki çocuklar bilmez. Hatta hard disc'siz bilgisayar olabileceğine bile ihtimal vermez. Ne garip değil mi? Hatta onlara "command.com" deseniz, "bu nerenin web sitesi?" diye sorarlar karşılığında size. [Gerçi biz de bizden önceki bilgisayarları bilemeyiz ya, bilemiyoruz da. Oda büyüklüğünde olanları.]
O günleri yaşamış olan, 80-86'lık bilgisayarlara sahip arkadaşlarımıza selam olsun. 8 inch'lik mi neydi disketlerimiz? ASCII kodlarından ibaret oyunları takas ederdik birbirimizle, o koskoca disketlerde. Halbuki şimdi disket sürücüler tedavülden kalkmak üzere... Vay be! Üç disketlik (toplasan üç megabyte etmeyen) Police Quest oyunu büyük bir teknoloji idi bizim için. Şimdiki oyunları tek DVD'ye bile sığdıramıyorlar.

Dünkü post'u yazarken bir anda Musicmatch açılmıştı ya. Dave Matthews Band'i dinledim tekrar.
Albümün ismi "Under The Table and Dreaming" idi. Ne kadar da uygunmuş o günlere. Masanın altından birbirimizle şarkı sözleri paslaşır, hayaller kurardık. Üzerinde not olurdu "Ben yazdım, nasıl olmuş?". Dersler umrumuzda olmazdı. Bizim için daha önemli idi o zamanlar "büyümek" ve "bir şeyler yapıyor olmak". Hayalgücümün temellerinin atıldığı yıllar değildi o zamanlar belki ama üzerine bina dikmeye başladığım yıllardı. İnsanların hiçbir zaman dinleyemeyeceği şarkı sözleri yazardık kendimizce. Bir de, ne haddimize ise artık Türkçe de değil; İngilizce. Aynı community içerisinde bile bölünürdük. Mesela ben U2 dinlemezdim, ısınamamışımdır hala o zamanki önyargılarımdan ötürü. Bütün albümleri arasından bir kaç şarkısını çeker dinlerim şimdi bile. Onlar da benim dinlediklerimi dinlemezlerdi. Michael Jackson vardı, krallık döneminin son baharına yetiştiğim. Bryan Adams, daha yeni yeni dünya çapında duyuruyordu adını, Robin Hood filminin müziği ile. Geç kalmış bir şöhretti onunki. Bir albümü keşfedince, geçmişini de araştırırdım ben. Bryan Adams ile 1992'de tanışıp geriye doğru gittim. 1982'den başladım. Şimdi öyle tezgahtar da bulunmaz; "Bryan Adams'ın 1982 yılında çıkardığı albümü istiyorum" dediğin zaman önce sana "Cuts Like A Knife" der, sonra gider raftan kapar getirirdi o tezgahtar. Günümüzde sattığı ürünü bu kadar iyi tanıyan birisini bulmak çok zor (ben rastlamıyorum en azından) fakat o küçük plakçı dükkanları D&R'lar, Megavizyon'larla birlikte kapandı gitti. Tezgahtarları da değişti. Belki de Richard Branson'un bile mağazalarında sattığı müzik hakkında daha fazla bilgisi vardır şu anda çalışan tezgahtarlara nazaran.

Radyolar çıktı sonra. Özel olanları. TRT-3 ile yetinen bizlere gün doğmuştu işte. Mustafa Sandal'ı radyodaki "Musti&Hakan Şov"u ile dinledik. Whitney Houston, "I will Always Love you" ile bu kadar uzun süre listelerde kalacağını bilse herhalde o şarkıyı söylemeyi kariyerinin son günlerine bırakırdı. Ben Levent Ünsal'ın Kent FM'deki programını çok severdim (şimdi kendisi ile karşılaşsam ilk soracağım şey Kent FM'deki programında kullandığı fon müziği olacak) fonda bir rock'n'roll şarkısı çalardı. Artık aktör oldu ya, belki kendisi bile hatırlamaz. Neyse.

Bir kaset, bir radyo programından kısa bir bölümü kaydedilmiş bir şarkı vardı elimde. Yıllarca ne olduğunu bulamadığım bir şarkı idi. Yıllar sonra karşıma tesadüf eseri çıktı. Dave Matthews Band'in Under The Table And Dreaming albümündeki "What Would You Say" şarksı imiş. (Şimdi fonda çalıyor) o kapkalın ses ile bu tarzı en iyi yapan gruptu belki de. Dave'in o "davudi" sesinin üzerine Saksafon'la süslenmiş, mızıka ile canlandırılmış bir efsane bence o şarkı. 90'lar deyince atlamak ayıp olur. Çünkü "ruhu" 90'lara ait bir grup ve müzik. Çok özledim seni 90'lar, valla.

Kaset alınca ilk yaptığımız kapağı açıp koklamak olurdu. O bant kokusunun kağıda bulaşmış hali neredeyse müzik kadar zevk verirdi. Aynısı olmasa bile "buna yakın bir his" kitaplarda ve sabahları gazetelerde olur.
Gariplikleri de var aslında o yılların. Şimdiki çocuklara, ablalarının gençliklerinde odalarında George Michael resimleri ile hayaller kurduklarını söyleseniz kahkahalarla gülerler herhalde. "Yakışıklı erkeklerini" kaptırdılar başka bir erkeğe. Bilseler asarlar mıydı duvarlara posterlerini? Michael Jackson, daha o yaşlarımızda bir "reklamcılık" dersi idi aslında. Bilinçaltımıza girmiş o ders. Daha doğrusu şimdi farkediyorum vak'adan aldığım dersleri. Fakat hala bilinçli bir tüketici olamamışım, izlerken heyecanlanıyorum elimde olmadan. Marka mı dediniz? Bağıntı görüyorum: Nike bir marka ise bir Nike'a sahip olmak için "ağlayan" olur mu hiç? Fakat Michael'a bırakın sahip olmayı uzaktan bir saniye görmek bile yeterli oluyor "tüketicisi" için. Michael kuşağını yaşamış birisine marka dersi vermek emekli komisere "emniyet" dersi vermek gibi geliyor bana. Yok yok, kimse marka dersi vermiyor bana. Ben şimdi "marka marka" diye sayıklayanlar için dedim bunu. Çünkü o kişilerin gözünün önünde durdu Michael Jackson yıllarca. İzlediler durdular tv'lerden. Fakat "Amerika'yı keşfedince öğrendiler markayı" eskiden onunla çay alırlardı, şimdi ne alıyorlar bilmiyorum.

Novocaine For The Soul çalıyor fonda şimdi. Yetişemedi Eels orta ve lise müfredatımıza. Olsun. Biz eskileri bile keşfedemedik daha tam. Müzik tarihinin Eminem'le başladığını sananları görüyorum bazen. Em pe üç kuşağı. Mp3 de enteresan bir tabir hani. "Em" İngilizce "pe" Türkçe "üç" de Türkçe. Me Pe Üç niye demiyorlar? Ya da Em Pi thri (peltek th'yi nasıl yazacağımı bilemedim) deseler, öğretmenleri mi kızar?

Ah bu konuya girdim mi çıkamıyorum ben. Çok uzatmayayım. Ufak ufak değinirim yine. Bir kaset alıp da kapağını koklamayalı uzun zaman geçti. Biz de me pe üç kuşağına uyum sağlamak zorunda kaldık. Onlar da bir gün böyle anlatırlar "em pe üç'lerle büyüdük biz şimdi 216'lar var" diye. Command.com dendiğinde nasıl biz direk web sitesi olarak algılamıyorsak, onlar da 216'yı "Samsun 216" olarak algılamayacak.
Ne demişti Rushkoff romanında? "Sonuçta algının farkları aslında çok küçüktür; belki de tüm mesele bu."

Pazar, Aralık 04, 2005


Minnoş. Makinamın yeni bir özelliğini keşfettim de. Oldukça uzaktan çekildi bu fotoğraf. Bir zoom özelliğini daha keşfettim.

"Minnoş ne kadar da klasik bir isim" dediniz (herkes diyor) ama bu ismi ben ilkokula bile başlamadan koymuştum. Minnoş sadece biraz geç kaldı. 15 yıl kadar:)

Beynelmilel Ayrıntı

Rastgele bulduğum blog'lardan biri idi; Fuck This Job Community. Biraz "Hollaback NYC"ye benziyor. İki blog da "mağdur" kişiler tarafından oluşturulmuş. Bir tanesinde iş ile ilgili mağduriyet, ötekisinde ise taciz tabanlı bir mağduriyet mevcut.

Fuck This Job'da bir blog dikkatimi çekti. Aynen buraya geçiriyorum (post linki: http://www.fthisjob.com/node/2265)

Başlık: Mall Lady
"Submitted by Carlos on Mon, 11/28/2005 - 14:24.
I did something that I really advise against...I went to the shopping Mall (actually "MAUL") the day after Thanksgiving. The highlight of the visit to said Maul was a saleslady that was nice, friendly, courteous and an all around decent person. What the hell happened?? This can't be? She looked me in the eye when she spoke, she answered my questions when asked, and she said "have a nice day" when I left...OMG, there is one person left in the universe that is still nice!!! Thank you Maul lady"

Düşünün ki; kimsenin kimseyi dinlemediği, "menfaat umudu" görmediği için diğerine kötü davrandığı (güzel bir kız olduğu için ona iyi davranan erkek, yakışıklı diye erkeğe sıcak davranan kız gibi) bir toplum var. Bu toplumun bir üyesi, alışveriş merkezinde kendisi ile konuşurken gözlerinin içine bakarak müşterinin sorularına cevap veren ve ayrılırken "güzel günler" dileyen birisi var diye "umuda kavuşuyor". "İyi insanlar ölmemiş" diye "OMG" çekiyor.

Daha kapıdan içeri girdiği anda müşterinin alışveriş yapıp yapmayacağını anladığını iddia eden satıcılara rastladım. "İnsan sarrafı oluyorsun bir süre sonra..." diye anlatıyorlardı. "Alışveriş yapmayacak müşteriye iyi davranıp oyalanmanın ne anlamı var?" düşüncesi aşılanmış onlara. Bu tip insanların henüz "insan sarrafı" olmadıklarını ispat etmek kadar hoşuma giden bir şey yok.

Senaryom şudur:
Ben, bir mağazaya giriyorsam, elbet alacağım bir şey vardır. "Yok beğenmedim" diyerek terk ettiğim mağaza sayısı oldukça sınırlıdır [Bir defa olmuştur belki]. "İnsan sarrafı satıcılar" ben "şunu alıyorum" diyene kadar pek iyi davranmazlar bu "enthusiastic" müşterilerine - yani bana- ve o anda hep "insan sarrafı olmadıklarını" ispat ettiğimi zannederim.
Alışveriş niyeti ile mağazaya giren "BEN"i bile anlayamıyorlarsa, bu insanların "güzel giyimli" hırsız ve dolandırıcılara rastlamasına da şaşmam. "İnsan sarrafı oluyorsun.." dediklerinde de içimden gülerim. Yazık. "Kendisini kurt satıcı sanan, işportacılar" ama "maul"da çalışıyor diye kendisini "usta satıcı" sanarak "işportacıları" aşağılayanlar.

Yukarıdaki post'taki kadın sadece bir gülümseme ve ilgi-alaka ile o post'u yazanı (Carlos'u)etkilemiş. Carlos'un artık her alışverişini o MAUL'dan yapacağına eminim. Hep denir ya "Gülümsemeyi bilmeyen dükkan açmasın" diye. Ne kadar da haklı bir söz. Üstelik beynelmilel.

p.s. Post'u yazarken nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde Musicmatch açıldı. Kendi kendine. Dave Matthews'ün o "harika kalın sesi" ile size veda ediyorum. Bu konuda da anlatacak çok şey var. Hmm. Akşama yazacağım sanırım. Şimdi bitirmem gereken başka bir iş bekliyor beni.

Cumartesi, Aralık 03, 2005

Ejderha Zamanı

Ejderha Zamanı bloguna ara vermiş! Bugün farkettim. Üzüldüm. Ejderha Zamanı'nı en kısa zamanda yeniden aramızda görmek istiyoruz (blogger'lar adına konuşuyorum).
Favorilerine eklemiş miydin Cunyır'ı?:) Selam Ejderha Zamanı.


Ejderha Zamanı: http://dltr.blogspot.com/

The Daily Show


"The Daily Show with Jon Stewart" diye bir program var. Komedi unsurlarını kullanan bir haber programı denilebilir. Daha çok hayatı dalgaya alan bir yapısı var. Ayrıca her programın bir de "konuğu" oluyor. Bu konuklar elbette "bilmem ne derneği yönetim kurulu üyesi sayın fezai pekhavalı" gibi isimler değil John Malkovich, Michael Caine, Michael Moore, Julia Louis Dreyfus, Cameron Diaz, Eva Mendes, Richard Branson... gibi konuklar oluyor.
Her izlediğim programın girişinde hissettiğim bir duygu var: "Başka Yerde Yok" isimli program buradan yürütülmüş hissi veriyor bana. "Yürütme" tezini sunarken dikkat edilmesi gerektiğine inanıyorum. Fakat bu programı bence Türkiye'de 100 kişiye izletseniz, %98'i "aa bizdeki Başka Yerde Yok programına benziyooo" diyeceğini sanıyorum. (Daha önceden söylemişimdir, zanlarım güçlüdür:) E tabi bu durumda da "The Daily Show with Jon Stewart" Başka Yerde Yok'tan çalınmış olamaz çünkü Başka Yerde Yok bir nevi "talk-show" havasına sokulmuş hali, Comedy Central'dakiler Türk Tv'lerini izleseler beş dakika sonra intihar ederler, ayrıca Türkçe'leri yoktur bir deeee Amerikan TV'leri dünya televizyonlarına öncülük eder, maalesef diyemiyorum bu konuda.

Adından da anlaşılacağı üzere "günlük" yayınlanan bu program için sağlam bir ekip çalıştığı belli oluyor. İçerik çok hızlı ve boş bir saniye bile geçmiyor. Bu pek Türkiye Televizyonculuğu'nda yapılan "bir yayın odası, iki kamera, bir sunucu, herkes konuk" programlarına benzemiyor elbette. [eee-ıııı-şeeeeey'lerle ne kadar vakit geçtiğini bir hesaplarsanız "vaktimize yazık" dersiniz.]

Oldum olası Amerikan Televizyonculuğu ile Türk Televizyonculuğu'nu karşılaştırıyorum. Bizdeki en canlı programlar Beyaz Show ve Okan Bayülgen'in programları (Şahan, bu tempoyu biraz daha artırdı diyebilirim-olumlu bir şey söyledim Şahan, seni tek geçerim Türkiye'de ama ben televizyon karşısında vakit geçirmekten kurtardım artık kendimi. Olsun. Desteklerim yine de.). Aynı anda kanal değiştirerek Jay Leno ile Okan Bayülgen arasında "zap"ladığınızda, dakika başına sarfedilen kelime ve anlatılan derdi kıyaslarsanız arada bir uçurum olduğunu çok rahat görürsünüz. Acaba Türk halkı "yavaş anlar" diye mi her şey yavaş ilerliyor programlar içerisinde? [Türk halkı, Amerikan toplumundan daha fazla sayıda, üstelik kendi vatandaşları tarafından "salak" ilan edildiği için, bence bazıları öyle düşünüyor. Halbuki tam tersi. Ne kadar hızlı yaparsanız yapın, halk elbet yetişecektir size]. En basitinden Mehmet Ali Erbil programlarında telefonla bağlantı sırasında dakikaya düşen kelime ve yapılan iş sayısını bir araya getirmekte fayda var. Duraklamalar, sessizlikler... Uyutur adamı tv karşısında (Digitürk billboard'u gördüm geçenlerde, ".... bilmem ne tivi(!)" yazıyordu.)

Neyse. Belki ben abuk bir düşünceye kapılarak Ferrari ile Anadol'u karşılaştırıyorum. Asıl bahsetmek istediğim konuya geleyim.

Kaç zamandır The Daily Show üzerine yazmak istiyordum fakat o kadar çok malzeme var ki neyi yazacağımı şaşırıyordum. Ancak dün izlediğim bölümde [09.23.2003] Bush'un Birleşmiş Milletler'de yaptığı bir konuşmayı gösteriyordu (tabi Jon Stewart araya girip duruyor devamlı) ve konu Bush'un ülkelerden istediği yardım parası konusunda delegelerin tepkilerine geliyor.
İlk önce İngiliz delegenin saçını karıştırdığı görüntüyü gördüm: "İngiliz yetkili kendi kafasında kepek arıyormuş gibi yaptı," ardından masa üzerinde gözlerini kapayıp piyano çalıyormuş gibi yapan Güney Afrika delegesini gördüm "Güney Afrika delegesi piyano çalar gibi yaptı" dedi ve sıradaki görüntüde (burası ilginç kısım) iki elini, dua sonrası "amin" dermiş gibi yüzüne kapatmış Abdullah Gül belirdi ve Jon Stewart bu kısmı şöyle seslendirdi (tercüme etmeden yazıyorum) :"And the Turkish Ambassador pretended that covering his mouth made him invisible ."

Eh bana da The Daily Show with Jon Stewart'ı blog'lamak düştü. Ayrıca her programı izleyişimde Jon Stewart'ın aktörlüğünden ziyade sunuculuğunun daha fazla sevildiğini düşünüyorum. Sanırım Türk televizyonculuğunun da böyle "cap-canlı" sunuculara ihtiyacı var. Hem de baya fazla var.

Hazır konu açılmışken Türkiye'de sit-com denilen yapımların saatler sürmesine karşılık asıl sit-com denen "show"ların 21 dakika sürmesi... Nasıl söylesem bilmiyorum ama... Vakit ve emek kaybı. Ayrıca "tek programa bağımlılık". Bırakın insanlar bir gecede aynı kanalda üç beş dizi seyredip hangisinin izlenmeye değer olduğuna karar versin. Böylece diğer dizileri yazan insanlar da her an "ya dizi yayından kaldırılırsa" diye belirsizlik yaşamak yerine önlerini görebilsinler.

Yüzlerce dizi var şu anda yayınlanan (saymadım ama vardır herhalde) ve ben yayından kaldırılan dizilerin oyuncularından çok "senaristlerine-yazarlarına" acıyorum. Çünkü Televole'ye çıkıp da "Ay bu dizide şu karakteri canlandırıyorum" diyen insanlar, (bırakın diziyi komple yazmayı) kendilerine bile iki satır replik yazamazlar, eminim!

Bence iptal edilen, yayından kaldırılan her dizi; klavyesine yaslanıp "Canınız cehenneme" diye sinir küpü olan bir "yazar" bırakıyor arkada.

Neyse. Sizlere iyi seyirler.

(picture from http://www.agenturblog.de/archives/images/aboutbloggers.png)