Dünya Kupası Hikayeleri

[Marketing Post'ta çıkan yazıda "Amerika 94'le Japonya-Kore 2002 nereye gitti" diye merak edenlere.. Word dokümanından ctrl-A yaparak tümünü seçip, buraya paste ediyorum. İngilizce kelimeleri, Türkçe sözcüklerle birleştirip süper cümleler kuruyorum. Sevgili Cengizhan'a da, komplimanları için teşekkür ediyorum. "Şimdiki zaman" kalıbını dilbilgisi kitaplarına koyan yetkilimizi de selamlıyorum.]
Seyrettiğimi hatırladığım ilk Dünya Kupası, Meksika 86 idi. O yıllarda dünya kupası benim için bir “tek kanallı televizyon hatırası” olmaktan öteye gidemedi. Ama yine de bir hikayesi var çünkü o kupayı seyrettiğim televizyon yıllar sonra üniversitede okurken kullandığım televizyon oldu. İki sene sonra oynanacak olan Avrupa Şampiyonası ile Dünya Kupası arasındaki farkı algılamaya çalışıyordum o zamanlar. Çünkü dayım demişti ki; “Dünya Kupası, dört yılda bir oynanır.”
Kupa bitmiş, ben de çizgi romanlarıma dönmüşüm. Okumuyorum, sadece kendi çizgi roman kahramanlarımı üretiyorum. Çizmesi pek dert olmuyor da, sanırım yazması zor geliyor o sıralar. O yıllardaki hayalim Walt Disney’de bir çizer olmak. Tutturamazsam, Türkiye’de araba tasarımları yapıp satmaya çalışırım. Gördüğümüz arabalar da Renault 12’ler, Murat 124’ler. Binebildiğim tek araba da Anadol. Burnu büyüklüğe bak sen.
Arjantin kupayı alıyor. Maradona ile de tanışmış oluyorum, önceki kupayı hiç hatırlamıyorum çünkü. Maradona’nın kupayı öptüğünü görünce, garipsemiştim. Kupa sonrasındaydı galiba, ilk bilgisayarımız geldi eve. Acer’ın, baklava dilimi logolu zamanındaki bir modelinden. Hard Disc yok, 3.5 inch’lik disket sürücüsü bile yok, kocaman disketleri var. Excell’le turnuvanın sonuçlarını tutmak mı? Af edersiniz ama Excell de yok o zamanlar, Word de yok. Word Perfect diye DOS görünümlü bir şey var ama ben yine çizim programı Halo ile uğraşıyorum. Haa bu arada, mouse denilen şey de yok, klavyeyle çiziyorum! Burnu büyüklüğe bakar mısın? Okuldaki çocuklar da anlamıyor beni, bilgisayar yok o zaman tabi; Atari var. Commodore ne zaman çıktı hatırlamıyorum. Sevmedim ama onu, kasetli bilgisayar mı olurmuş. Benim kocaman disketlerim var.
İtalya’da olacakmış sonraki dünya kupası. Öyle öğreniyorum. Haydi bakalım. En sevdiğim atraksiyon, TRT radyosunda çocuk programları dinlemek. Toprak Sergen, çocukluğumda da “ses” idi. Şimdi de ses. TV’de görünce tipine ısınamadım: O hep “radyo sesi” olarak kalmalı benim için.
İtalya 90 deyince işler biraz değişiyor. Almanya’yı desteklediğimi biliyorum. İngilizce hazırlığı bitirmişim, orta okula geçmişim, çarpım tablosunu hâlâ bilmiyorum ve “İngilizce bilen çocuk” muamelesi görmeye başladığım yıllar. Bir hikayesi var. Baggio isimli bir adam, maçın ikinci yarısında, yedek kulübesinden maça çıkıyor ve bir anda İtalya’nın kaderini değiştiriyor. İtalya’ya neden “çizme” dendiğini de o kupanın “logosundan” anlıyorum, kendimce. Aslına bakılırsa, İtalya’ya “Çizme” dendiğini de o sıralarda fark ediyorum. Coğrafya deyince “İstanbul’dan öteye” hatıra yok, arada bir de Denizli. Ama Londra’yı sorsan, şak diye gösteririm haritada. Sonra diğer ülkelerin hangi objelere benzediğini bulmak için kafamı çalıştırmaya başlıyorum. Türkiye haritasını dik tutunca, göbekli bir adama benzetiyorum (Orta Karadeniz Bölgesi yani) ama okulda tepki görür diye kimseye söyleyemiyorum. Malum, ihtilal öncesinde doğmuş çocuklarız. Öyle “her şey söylenmez”. Neyse, ben çizgi roman üretmeyi bırakmışım bu kupanın sonuna kadar, futbol topu almışım kendime harçlıklarımla. Onunla oynamaya çalışıyorum. Çizim yeteneği zirvede. Yazın, bir karikatüristin yanında birkaç saat geçirdim de.. Ondan. Bir de Türkçe hocam, verdiğim ödevi benim yaptığıma inanmıyor. Yüzüklerin Efendisi’nden haberimiz yok o sıralar, ama sanırım benzerini yazmışım ve götürmüşüm ödev olarak. Yeminler ediyorum ama kâr etmiyor. [Bu yüzden yüzüklerin efendisi isimli seriyi asla okumadım, okumayacağım; filmini de seyretmedim, seyretmeyeceğim de..] O sıralarda kimse Rusya’nın yıkıldığına ve o ödevi benim yaptığıma inanmıyor, inanamıyor. Almanya dünya kupasını evine götürüyor.
Amerika 94’e geliyoruz. Liseli bir çocuk olmuşum. Biraz sıkıntı var, lise bitecek, ee sonra nereye gideceğiz? İyiydik lisede. Neyse Amerika 94 ile havamızı bulalım. Adamcıklar yanıyor sıcaktan. Amerika da ne acayip ülke. Michael Jackson sahneye çıkar mı diye bakıyorum, çıkmıyor. Kanada’da yapsalar da şu kupayı, biraz Bryan Adams izlesek bari diye düşünüyorum. Futboldan da uzaklaşmışım, basketbolla hem boyu uzatmışım hem de çizmeyi (İtalya’nın da çizmesini) ve yazmayı unutmuşum birazcık. Elime kalem aldığımda bir süre sonra ağrıyor elim. Şimdiye kadar yazmaya başladığım dört tane roman var ama hiçbirini bitiresim gelmemiş. Bilgisayar da zevk vermiyor. Okuldan sonra ne yapacağız telaşına düşmüşüz. Take That’i keşfetmişim, yeni albümünü bekliyorum. Biri gelip “Robbie Williams var ya, on sene sonra idol olacak idol” dese, “hadi oradan” derim. Benim aklım sonraki kupada, “Fransa’daki dünya kupasında acaba nerede olacağım” sorusuna cevaplar aramaya başlamış zihin. Geldi ve geçti Amerika 94. Meslek hayallerim, müzik yazarlığı ve TV programı hazırlama civarlarında geziniyor. Kompozisyon derslerinde üç beş hayran bulmuşum kendime, tadını çıkarıyorum. “En enteresan yazılar Murat’tan çıkar” sloganıyla. Türkçe hocalarıyla aram hâlâ kötü. Beni “ergenlik krizinde” görüyorlar, ben de onları “menopozun eşiğinde” görüyorum. Hayattan ve de kompozisyon derslerinden biraz zevk almayı öğrenmeleri gerekiyor bence.
E bu arada kupayı Brezilya aldı. Tabi onlar için o Amerika iklimi hiç de yabancı değil. Alacaklar tabi. Baggio da kaçırmasaydı.. İsveç’i de unutmak olmaz tabi. Favorimdi.
Fransa 98. Önceki kupada sigara karşıtı bir adam iken, bu turnuvada sigaraya başlamış buluyorum kendimi. “Hayat böyle bir şey demek ki” diye felsefe yapıyorum kendimce. Yazmaya ciddi olarak eğiliyorum, hatta okulu falan ikinci plana atmışım. Fransa 98 için önceden hazırlıklar yapıyorum. Kupanın bir kısmını Denizli’de seyredeceğim, diğer kısmını İstanbul’da yeni taşındığımız ve benim bulamayacağım evde. [Tarif ile kendi evine gitmek de enteresan tabi.] Tribünlerde Mick Jagger’ı görmüyor muyum, “vay bee” diyorum. Yaşlanmış tabi. Steven Tyler gibi eğlenceli adam da değil. Fransa’nın simgesi neden horoz diye düşünüyorum. İşin tersi, Denizli’nin de simgesi horoz. En sevdiğim marka Zenith, Bull’un alt markası. Diz üstü bilgisayar yani. Yanında da Marlboro. Nescafe’ye inat, Jacob’s içiyorum. Bu üçünü bir araya getirdiğim zaman kaybediyorum kendimi. Artık kalem, sınavdan sınava lazım olan bir nesne olmuş benim için, artık klavyede full time vakit geçiriyorum. Nedense hayatımda ilk defa Brezilya’yı destekliyorum. Kaybediyorlar. “Güzel turnuvaydı” diyerek kapatıyorum televizyonu. Sırada yeni bir düşünce, “kupa Kore ve Japonya’dayken ben nerede olacağım acaba”. Zaten turnuva bitti, ben Denizli’ye döndüm, bizimkiler de oradan taşındı.
Zaman biraz daha hızlı akmaya başlıyor. Arada “dört ciltlik bir ansiklopedi” var, o kısmı burada atlıyorum, bakıyorum takvimde “2002” yazıyor. Üniversite bitirmişiz ya, bir tatsızlık hakim. Neyse, ben başlamışım mesleğe. Reklam yazarlığına “metin yazarlığı” dediğim dönemler. Tıfılım. Güzel bir dünya kupası beni bekliyor. Hikayesini şimdi yazabiliyorum. Japonya-Kore 2002, İlhan Mansız’ı Uzak Doğu reklam yıldızı olarak çıkarıyor, ben de bundan kendimce dersler çıkarıyorum. Şimdi bile New York Advertising yıllığında İlhan Mansız’lı bir Uzak Doğu reklamına rastlayabiliyorum ama Evy Lady kullanmıyorum. Kampanyalar, konkurlar, sunumlar, new business’lar derken Türkiye ilerliyor. Excell’de sonuçları tutuyorum. İhtimalleri hesaplıyorum, Türkiye dünya şampiyonu bile olabilir! Heyecan basıyor beni, o sırada etrafımda bir cümle duymaya başlıyorum (TV’lerde, sokakta): “Türk olmaktan ilk defa gurur duyuyoruz” diye. Haydaaa, alıyor mu beni bir düşünce. “Neden, neden” diye. Kupa bitiyor, biz üçüncü oluyoruz, herkesler seviniyor ben ise “Çekik gözlünün ülkesinde futbolun tadı yok” diyorum içimden ama bir yandan da takip ediyorum kimin ne yaptığını. Bir kupa da böyle bitiyor. Yine aynı düşünce başlıyor: “Bir sonraki dünya kupasında acaba nerede olacağım.”
Şimdi Almanya 2006 devam ediyor. İstanbul’dayım. Vaktin ne kadar çabuk geçtiğine dair özdeyişler yazan amcalar gibiyim. Hikayesi mi? Henüz yazmadım, yazınca paylaşırım artık.
Hikayesi azaldıkça, tadı da azalacak bu dünya kupalarının, tabi bu dediğim şey “bireysel kullanıcı” için geçerli. “Kurumsal” heyecanı, her daim olacak. Bu da “görmesini bilene” kategorisine giren bir konu.
Şimdi anladınız mı sevgili “dünya kupalarında eski tadı bulamayan” amcalar, neden artık eski tadı alamadığınızı. Yoksa aynı hikayeyi “yabancı bir guru” geldiği zaman mı dinlemek istersiniz? Sağ mı, sol mu. “Dünya kupası” yerine, “hayat” kelimesini koyunca da aynı şey olacak mı bakalım. Ben onu denemeye gidiyorum. Ciao.


1 Comments:
2002'nin bir diğer güzelliği de, mesai saatlerinde izlenene maçlardı dimi? 2006 Almanya ile ilgili kıskandığım şen, Türkiye'nin kupada yer alarak kupayı kaldırma ihtimalini kaybetmesinden daha çok, turnuvaya katılan ülke taraftarlarının Almanya'da yaşadıkları zevk ve eğlencedir. İçim gitti; belki de ilk defa dünya kupasını yerinde izleme şansım olacaktı.
By
Alper Akcan, at 11:42 AM
Yorum Gönder
<< Ana Sayfaya Dön