Murat Kaya

Çarşamba, Haziran 07, 2006

Müzik pazarlamak


Askerdeydim. Bir ton arabesk/sezen aksu/yabancı müzik kategorisinde dinlenilen “dım-tıs” müzik arasında sadece iki şarkıyı dinlemeye katlanabiliyordum. Bunlardan birisi “Karadeniz havası” idi ötekisi ise söylediğim zaman şok olacağınız bir isim idi: Gökhan Özen! Evet. Murat Kaya’nın beğendiği hattâ her dinleyişinde şaşırmaya devam ettiği bir Gökhan Özen şarkısı var. Asla klibinin çekilmeyeceğini bildiğim bir şarkı. Hangi albümünde olduğunu unuttum ama “Aslında” isimli bir şarkı. Şarkının girişini duyduğumda bir Eros Ramazotti şarkısı ile karşılaşacağımı düşünmüştüm. Sözler başlayınca “bu Gökhan Özen değil mi” diye sormuştum o zaman. Genel hayran kitlesinin pek sevmeyeceği bir tarzdı. Ama beni daha ilk dinlememde yakaladı. Beni şaşırtan kısım, işte tam bu idi. Popüler müzik, ilk dinlemede sattırması gereken bir şey. Bunu pazarlamakla görevli kişi için kilit nokta “ilk dinlemede/görmede sattıracağını anlamak” ve bu yüzden çok zor bir iş. Müziği, videosu ile destekleyerek satış sağlayabileceğiniz gibi; videosuna bile gerek duymadan sattırabilirsiniz. “Sattıracağı” düşünülen çoğu şeyin reklamı ile sınırlı kalmasının sebeplerinden biri bu husus çünkü bu bir “his ve zeka karışımı” işi. Reklam da buna benziyor. Reklamveren olmak da bu yüzden çok zor bir şey veya çok kolay bir şey işte. “İnsan içinde bu komik(!) kıyafeti mi giyeceğim ben, hadi oradan” diye tepki verdiği bir şeyi ertesi hafta giyen ve o kıyafetten ötürü beğenilen birine rastladığı zaman anlıyor belki ona sunulanın değerini ama bu, ona geçen hafta “sunan” kişiye fayda sağlamıyor. [Komik bu cümlede, “henüz anlaşılamamış fikir” olarak kullanıldı.]

Şimdi buradan şu konuya geçeceğim. Geçenlerde bir blogda “şarkıcılar üzerine” bir konu vardı. Kimini “hoppidi” kimini “adam gibi adam” olarak gösterenlerdendi [adam gibi gösterilen kişi sayısı her zaman üç-beştir ve kimsenin üç-beşi bir diğerinin üç-beşi ile kesişmez]. Gökhan da orada “hoppidi” olarak lanse ediliyordu. Televole, “otomatik düşmanlık” veya “otomatikman beğeni” yapar. Alıcısına göre, hangi sınıfa girileceğine karar verdirir. Hele bu son zamanlarda bu keskin ayrım daha kalın bir çizgi ile çekiliyor. “Duygusal davranma” burada da devreye giriyor. Halbuki herkesin üzerinde uzlaştığı “Cem Yılmaz” da televoleye çıkıyordu. “Duygusal davranış” ile “o hak ediyor, diğerleri değil” düşüncesi beliriyor zihinde veya “sırf televoleden beslenmiyor ki o” savunması gelişiyor.
Ben şu Çelik’in Bon Jovi hayranı olduğunu biliyorum ama Çelik’in Türkiye’de asla dinlemeyi sevdiği müziği yapmayacağını biliyorum çünkü hem satamayacağını düşünüyor hem de belki de yapamayacağını düşünüyor. Ardındaki nedenler farklı olabilir ama Gökhan için de geçerli bunlar. Gökhan Özen müziği elbette “televole” kaçtığı için genç nesilden bazı arkadaşlar tarafından bir “negatif sembol” olabilir. Bir üst nesilin ise Gökhan Özen’den haberi bile yok. Onların Gökhan algısı “sabah erken kalkmış bir popçu daha” seviyesinde. Bir tartışma sırasında, “Abi işte adamlar bir anda şarkıcı olup kendini bir halt sanıp Gökhan Özen oluyorlar” cümlesinde “örnek” olarak kullanılıyor genç nesilden çocukların sohbetinde.

Buradan bir diğer konu da açılıyor. İmajı kötü olan bir firmanın yalnızca bir ürününün, kendi kulvarında “en çok satan”ı olma ihtimali de vardır. Yerli içecek firmalarının çoğu Kola kategorisinde “tırtlar” fakat sade gazoz söz konusu olduğunda asla bir yabancı marka tercih edilmez. Çamlıca gazozu ile Sprite arasında yapılacak tercihte başka sebepler etken olacaktır ama “gazoz” içmek isteyen Çamlıca’yı tercih edecek, gazoz içerken “cool” olmak için Sprite’ı tercih edecektir – “serinlik” hissi ikisinde de var, ama sadece bir tanesi bunu kullanıyor. Üzüm yemekle bağcı dövmek arasındaki gibi bir fark belki de. Kia’nın imajı Türkiye’de çok kötü iken geçtiğimiz senelerde peynir-ekmek gibi Sorento satıldığına şahit olduk mesela. (İmaj kötülüğü, subjektif bir kavram, biliyorum ama rakamlar da biraz bilgi verir.) Gökhan Özen’le dalga geçen bir kitlenin bu şarkıyı Avrupa kanallarından birinde izlediğinde tepkisi değişir ve bu sefer “hata aramaya” başlar. Gökhan da o sırada tırtlarsa, dile düşer. Tırtladı ve düştü. Tamam, belki de “satmak için” belirli televole klişeleri kullanılıyordur ama bu asla bir başka ürünün, başka bir pazarda “satmayacağı” anlamına gelmez. Bu şarkı, eminim ki güzel bir görsellik ve küçük bir kampanya ile Avrupa kanallarında yayınlanabilecek bir “Türk Müzik Klibi” olabilirdi (ortak akıl kullanılarak). Öğrendiğime göre bu şarkının da Gökhan Özen’deki yeri “bir başka” imiş. Çelik’i “ah cici kız” gibi bir şarkı yaptığı için eleştirebilirsiniz, muhtemelen o da eleştiriyordur kendisini. Komik de gelebilir açıkçası bu tip şeyler ama aradan sıyrılan “farklı” bir ürünü de göstermek gerekir. [Çelik’in ilk dönem şarkıları gerçekten bir başka idi.] Gökhan’ın da İngilizce albümündeki “i’m a girl” lafına takıldı bu piyasa. Eh, o da biraz dikkat edecekti be.
Ne kadar “küçük şeyler” olduğunu görebiliyor muyuz artık bunların? İki tarafa da söylüyorum: Hata küçük, dikkat küçük, algı küçük, niyet küçük, sinek de küçük.

Müziği ilk duyduğumda kendimi “müzik prodüktörü” gibi hissettim. Şarkının her notası bana “bu sattırır” diyordu. Ama işin tersi, genel hayran kitlesi bu şarkıyı CD’lerinde direkt olarak “skip” ediyordu. Al işte, bir ikilem daha. Aynı pazardaki bir diğer “müzik dinleyicisi” sınıf ise Gökhan Özen “etiketi”ni gördüğü anda zaten hiç şans vermeden atlıyordu. Dinlemeden. Ben de Nelly’yi mesela dinlemeden atlarım, 50 Cent gibileri de. Ama bunun için elimdeki sebep rap’in ilk halinden itibaren bir “dinleyici” olmam ve şimdikilerin bu tanıma hiç uymuyor olması. “Dale” bence dünya müzik tarihi için bir utançtır. Formayı Milan Baros’tan alıp Semih’e vererek “Avrupa’da neden başarısız oluyoruz” diye ağlaşmaktır. Ya da “Anelka’yı aldık ama adam oynayamıyor be” diye suçu Anelka’da aramaktır.

Buyrun bir dinleyin bakalım. Eros Ramazotti bu şarkıyı alıp İtalyanca söylese, eminim ki albümü o sezon Türkiye’de iyi satardı. “Sözler” demiştim eski post’lardan birinde, önemlidir/önemli değildir. Tek bir cevabı yok bunun da işte. Aklın yolu da hiçbir zaman bir değildir. Dale’nin sözlerini anlayarak mı tepki veriyor bu dinleyici kitlesi? Hangi dilde olduğu bile meçhul.
Biz yine Türk cehennemimize dönelim. Nasıl olsa çekiyor(muş)uz herkesi aşağıya. Bu hikayenin bile yazarı biziz. Süperiz.
Televolesiz kalmıyoruz, televoleye de inanmıyoruz.

Ha bu arada, ilk paragrafta bahsettiğim iki şarkıdan birini söyledim. Ötekisi ise Volkan Konak’ın Cerrahpaşa şarkısı idi. O müzik uluslararası bir satış rakamı yakalamıyorsa (albüm demiyorum, bir şarkı sadece. Albüm tırt çıktı) bunun suçu Anelka’da değil. Anelka’ya ihtiyacı olmadığını bilmeden Anelka’ya hava olsun diye para yatıran “pazarlamacı”da. Yani yanlış eleman ilanı ile yanlış elemanı işe alan patronda. Bak bunu bile bağladım haftanın konusuna. Bakalım reklam sektörümüz ne zaman İngiltere’den İngiliz “reklam yazarları” almaya başlayacak. Bir ricam var, Avrupa gazetelerine verdiğiniz eleman ilanında “advertisement agency” ifadesi kullanmayın lütfen. Türkiye’de (belki üç beş kişiye) yutturursunuz da Avrupa’da tuvalet kağıdı olursunuz.

Şimdi bu post’u “aşağıda Oasis’ten bahsediyor, yukarıda Gökhan Özen’den” diye anlayacak birkaç kişi çıkabilir. Onları Ahmet Ertegün’e yollayayım, O daha iyi anlatır. Çünkü ben anlatsam da anlamayacak, ama Ahmet Ertegün “anlatmasa” bile “anladım” diyecektir. Beyaz dolu bir ülkeye zenci albümü satmayı başaran kişi, bir Amerikalıdan daha akıllı olduğunu düşünenlere Arapça albüm bile satar.

Son cümle. Peki müziğin “sattırması” yeterli mi? Haydi döndük mü başa yine. Bu da başka bir post konusu.

Post post: Albüm 2004 yılına aitmiş. O sıralarda Zucchero'nun "Baila" isimli şarkısını takdir etmiş başkalarına geçeli yıllar olmuştu. Bu şarkıda da o hava var. Vokal ve düzenleme farkı; göreceli elbette. "Küçük bir kampanya" dediğim de bu "dokunuş" idi zaten. Şarkının "İngilizce" olmasına bile gerek yok. Zucchero da çoğunluğunu İtalyanca söylüyor zaten. Ah ah. Üstünde illa ki "Made in Turkey" yazmasın istiyorsan ("bağcı döven" diyebiliriz onlara), adam senden alıp üzerine "Made in Italy" yazıp yollayabilirdi sana. "Bağcı döven" de iki gün sonra "çiftçiyi öldürüyorlar" diye çığırırsa, pasaportunu verelim gitsin. Fransız bağcıyı da dövecek mi acaba, çok merak ediyorum çünkü...

post post2: Web sitesinde şarkının ayrıntılarını bulamadım. Bateriyi kimin çaldığını merak ettim mesela. Klavyeler kime ait? Düzenleme? Beste? Bilgi yok.