Bir barış aleti olarak; bloglar
Blog sözcüğünü ilk olarak Marketing Profs makalelerinde görmeye başlamıştım. Bloglar vasıtasıyla pazarlama iletişimi kurmak, bloglar pazarlamaya ne kattı, blogsuz bir dünya düşünemiyorum benzeri makaleleri okuya okuya "ne bu blog" demeye başlamıştım. O sıralarda ilk ajansımdaydım, evde adsl yoktu, dial-up bağlantıyla ile internette saatlerce telefonu meşgul ediyordum. Ajansta okumaya vakit bulamadığım yazıların çıkışını alıp, evde okurdum. O tempo içerisinde kendi blogumu yazmaya vakit bulamayacağımı düşünürdüm şimdi. Halbuki, yanlış bir düşünce. Şimdi nasıl vakit bulunuyor peki? Öyle değil mi? Demek ki bazı şeylerin hesabı, vaziyete ve görüntüye bakarak yapılamıyormuş. (Çıkarım sanatı ismini koyuyorum buna.)
Blog işinin bir diğer boyutu da var. O da şu ki, çalışan insanlar bloglarını gizlemek zorunda kalabiliyor. Neden mi? Çünkü "bilgi sızar" gibi bir paranoya veya "onları yazmaya ayıracağın vakti, işine ayırsan şimdiye kadar kârlılığımız iki katına çıkardı" gibi bir düşünce var. Peki o zaman böyle düşünen insanlardan ricamız; boşanmaları. Çünkü eşlerine ayıracakları vakti ve nakti, çalışanlarına ve firmalarına ayırırlarsa "kârlılığımız şimdiye kadar iki katına çıkardı". Eğer bekarlarsa, o zaman akşam eğlencelerine gitmemelerini isteyelim. Neden mi? "Kârlılığımızı iki katına çıkarabiliriz". Hatta akşam olduğunda evlerimize de gitmezsek, bütün geceyi iş yerlerimizde geçirirsek; minik bir hesapla üç sene sonra ülkenin değil, dünyanın en büyüğü oluruz di mi? ("Bite me" deniyor böyle durumlarda.)
Böyle bir düşünce olabilir mi? Oluyormuş. Şaşırmamak lazım galiba.
"Bilgi sızması" bahsine gelirsek, yine "yuppi tabiri" yapasım geliyor. "Get lost".
Bilgi yazılı hale geldiği zaman bunu çözmek için okumak gerekir. Beynimiz, "basit bir işlem" gibi görünen okuma sırasında da ne kadar yoruluyor bilmediğimiz için "Da Vinci Kodunun Kodunu" okuyabilenleri aslında kutlamamız gerek. Bunları okumak bile büyük bir iş. Hele ki internette gezip, chat yapmak veya "düşeş" ilanları okumakla geçirilecek vakti "çalınsın diye ortalığa koyan" insanların bloglarını okuyan insanlara ayıran kişi, bırak abi çalsın! Hatta çalması için teşvik edilsin. Yeter ki çalsın. Hırsızlık yaparak zengin olunamayacağını sana taa Robin Hood'un yazıldığı zamandan beri söylüyorlar, hâlâ anlamadıysan firmanda çalışan bir elemanının "sızdıracağı" bilgiyi de kimse çözemeyecektir zaten.
Nerede okudum veya gördüm hatırlamıyorum şimdi ama çocukluğunda bilgiyi saklayan insanların gelecekte de garip bir psikolojide olduğunu duymuştum. Bir ilkokul öğrencisinin fotoğrafı vardı. Sınavda oldukları belli olan bir durumda, çocuk elleriyle tüm kağıdını kapatmıştı ve şüpheli gözlerle etrafına bakıyordu. Kendi bildiklerini birilerinin çalacağını düşünüyordu çünkü ve bu psikoloji onun yakasını hayat boyu bırakmayacaktı. Bu psikolojinin benzerini yetişkin hayatında da korumak oluyor aslında yukarıda bahsi geçen yaklaşımlar. Odaklandığı nokta "rakibinin ölümü" olduğunda da bir problem vardır; "rakibi tamamen yok saymak" yaklaşımında da bir problem vardır gibi geliyor bana. Bu insanlar, Adem ile Havva hikayesinde de "niye ürediler ki" sorusuna cevap arıyorlardır muhakkak.
(Bravo bana. Blog bahsinden konuyu nereye getirdim.)
Bloglara dönüyorum. Bence elemanına blog yazmasından ötürü "bir tuhaf" bakan kişi, kendisine "bir tuhaf" bakıyordur. Neden mi? Çünkü madem bulduğun kişiye güvenip, onu elemanın olarak yanına almışsın, bu elemanın zihinsel durumu yerinde değil mi de tutup "bilgi sızdıracak" blogundan? Çıraklık okullarının kapatılması lazım o zaman. Coca-Cola formülünü bilen kişi öldükten sonra Coca-Cola'nın açıklama yapıp "artık üretemiyoruz" demesi gerekir herhalde. Bu paranoyalar nereden geliyor acaba diye düşündüm. Sanırım şuradan geliyor. Şuradan -----> "Medya çağından".
Medya çağı, bize hiçbir zaman gitmediğimiz yerleri görme fırsatı verdi. Hiçbir zaman içine düşmediğimiz durumları sadece romanlarda veya hikayelerde değil, görsel olarak görmemizi ve düşünmemizi sağladı. Öldürmenin nasıl bir şey olduğu medya çağı ile canlandırıldı. Gösterildi. Patronunun ipini "internetten" pazara seren bir çalışan yüzünden tüm patronlar paranoyak haline getirildi. O kadar çok "komplo teorisi" gördük ki, doğru ile yanlış karışır hale geldi zihinlerde. Okuma fiili, beyin için ne kadar zorsa; izleme ve görme, algılama fiili de bir o kadar zor ve bilgi-birikim gerektiren bir şey. Yeterli sistem gereksinimleri sağlanmadığı zaman algıda hatalar oluşabiliyor. Bu tip algı farklılıklarını görmek için güzel yapımlar var. Mesela Third Rock from the Sun isimli dizide bunun için güzel örnekler var. "Just Visiting" filmi de benzer bir şeye dayanıyordu. 60'larda bir Ege kasabasında yaşayan bir insanı, İstanbul şehir merkezine getirmek öldürücü olabilir çünkü bizim alıştığımız egzoz dumanı seviyesi, o insanı boğacaktır. Fazla oksijenden başımızın dönmesi de bunun tersi durumu.
Hiçbir zaman görmediğimiz, yaşamadığımız şeyler hakkında bilgimiz ve fikrimiz var hepimizin. Bu fikirler her zaman çakışmalı, her zaman farklı olmalı. Tek bir fikir (doğru) olması durumu Hitler'in Almanya'sıdır. Sonucu ise, "Alman olmaktan utanıyorum" konusunda çekilen milyonlarca filmdir. Ezik Almanlığın sonucu da, ekstrem bir tepkiyi doğuruyor. Neo-naziler gibi. Tek bir doğrunun olmasının sonuçları hâlâ aynı sonuçlara yol açıyor. Günümüzde de devam etmiyor mu? Hitler'i tu-kaka ilan eden kişilerin yaptıkları farklı mı? Demek ki Hitler'i tu-kaka ilan etmek de genel düzen için kötü, Hitler'i överek benzer yola girmek de genel düzen için kötü. American History X filmi bu konuda güzel düşündürtüyor. Yüzyıllardır "barış" sözcüğünün anlamını arıyor sanki dünya. Değil mi?
Asıl konuma dönüyorum.
Bloglar da, silah gibi. Kötü niyetli insanın eline blog vermesen bile o niyetlerini yerine getirmek için silah bulacaktır. Tabancaları yok etsen, tüfekler var. Barutlu silahlar yok olsa, ekmek bıçaklarını silah yapıyor o "kötü niyet". Savaş aletleri geliştirmek yerine, "barış aletleri" kullanmaya devam etsek. Nasıl olur? Blog da onlardan birisi. Yazmaya ve yorumlamaya devam.


1 Comments:
Tek kelime ile süper, dahi bi adamsın...
By
HeReDoT, at 2:08 PM
Yorum Gönder
<< Ana Sayfaya Dön