Murat Kaya

Cuma, Eylül 15, 2006

Fransız teorisi

Önce bir teori koyacağım ortaya. Sonra da bunu yıkacağım. Yıkılmasa bile, büyük bir zarar vermiş olacağım.
Dünya üzerinde, her ülkenin hemfikir olduğu veya "hemfikir olmaya çok yakın" olduğu bir şey var: Fransızlar dünyanın en kaba milletidir. Ülkemizdeki tabiri ile Fransız "krodur". Ruslara kro demeden önce Fransızlara bakmak gerekiyor. Fransızlar Elida'nın makyajıyla kendininkini kapatıp, başka milletlerin "kroluğunu" göstermeye çalışıyor. Buna rağmen başkentleri Paris, dünyanın "romantizm şehri" olarak oturmuştur. Ne garip öyle değil mi? Fransızlar da genel olarak "kibar" imajı çizmek için sinema sektörüne yöneliyor. Sette olanları, oyuncu bilir. Sahada ne konuşulduğunu ise sadece futbolcular ve hakem bilir. (Böyle de bir durum işte.)
İnatlarından, ülkelerine gezmeye gelmiş turistlerle İngilizce konuşmadıklarını kendileri bile itiraf ediyor neredeyse. Sömürgelerine karşı davranışları, etrafa demokrasi satarken kendi milli takımlarını bile görmezden gelmeleri, kendilerini dünya şampiyonu yapan kadroya karşı tavırları.... Bu liste daha uzar gider. Amerikan filmlerinde, Fransızlar hep bir garip-kaba resmedilir. Bir İtalyan ne kadar sıcakkanlı (cahil sıcakkanlı) gösterilirse, bir Fransız da o kadar "kendi başına buyruk" ve "inatçı" olarak gösterilir. İngilizler, Fransızlara hep bir mesafe ile yaklaşırlar. Almanlar zaten yıllarca Fransa'yla savaşmıştır, hâlâ da sessizce savaşmaktadır ve tokalaşırken bile gözleri rakiplerinin elinde olur. Fransızlar, Almanların İkinci Dünya Savaşı fiyaskosundan ötürü üstlerine gitmekten hiç çekinmedikleri gibi dünyaya da "demokrasi" diye bir buluş satmaya çalışırlar. Fakat satmaya çalıştıkları "ürünün" ne olduğunu onlar bile bilmiyorlar ki, ürün bir türlü konumlandırılamıyor. Hatta Amerikalılar bu ürünü daha güzel bir şekilde yeniden ürettiklerini iddia ediyorlar. Politik malzeme yok bu yazıda. Ben şimdi sözü Fransızların arabalarına getireceğim.
Luc Besson isimli Fransız sinemacı, muhtemelen Fransız otomotiv sanayinin desteği ile otomobil sahnelerine dayanan filmler ile kendi çapında uluslar arası bir karizma yapmıştır. Ama hiç hesapta olmayan bir "bilinç" de geliştirmiştir bence; Fransız arabaları.
İtalyan ve Fransız filmlerine bakarsanız, karmaşık trafiğin sadece İstanbul'da olmadığını rahatlıkla görebilirsiniz. Fransız aracına binen, kendini bir Luc Besson filmindeki figüran sanmaya başlar.
Kuralların kendisini yavaşlattığını düşünerek, bir şekilde kendine geçiş hakkı tanıyan bu yaklaşım yüzünden İstanbul trafiği yıllardır sıkıntı çekiyor.
Fransızlar dünyaya üç otomobil markası armağan etti: Citröén, Renault ve Peugeot.
Trafik sıkışıyor. İki gidiş şeridi olan yolda, emniyet şeridi de dolmaya başlıyor. Emniyet şeridindeki araçları sayın, çoğunluğu Fransız otomobili çıkacaktır. Sağınızdan hızla geçip giden ve dönüşlerde sinyali pek kullanmayan araçları sayın trafikte: Fransız araçları ezici bir çoğunluk elde edecektir. Fransız araçlarının atikliğiyle övünürler ama nedense Fransa'nın bir Porsche'si, Ferrari'si, Masserati'si, Lamborghini'si yoktur.
Bu üç markanın şöförleri, direksiyona geçtiğinde adeta bir "Fransız" olur ve dünyanın en kaba insanları olmaya başlar trafikte. İtalyan dostlarının da desteği ile trafiği altüst ederken yanlarından geçmekte olan Uzakdoğu araçlarına veya Alman araçlarına "trafiği yavaşlattıkları için" bağırır çağırırlar (Beygir gücüne vurulduğunda, kimin yavaşlattığı ortaya çıkabilir). Fransızların dünyaya armağan ettiğini söylediği "demokrasi", trafikte "canı cehenneme bir ürün" haline gelir. Bazen diğer ülkelerin neden Fransızları bu kadar kaba resmettiğini, trafikteyken çok iyi anlıyorum. Bu uluslar arası teorinin üzerine de, Fransız arabası kullananların bir anda Fransızlaştığını ekliyorum.
Şimdi kendi teorime zarar verecek olan bir diğer noktaya geçiyorum. Alman aracı kullanan kişilerin de bir Alman gibi davranması gerekir, öyle değil mi? Hayır. Her zaman öyle olmuyor. Gerçi bu Fransız teorisinin de bazı istisnaları yok değil. Peugeot'un, şu Hindistan'da geçen reklam filminden sonra Türkiye'deki Peugeot sayısı da büyük artış gösterdi. Bir Hintliye "estetik" gelen bu araç, bizim ülkemizdeki Hintlilere de estetik gelmiş olsa gerek ki trafikte Peugeot'lar ve eski Şahin'ini satıp Peugeot almak isteyen insanlar türedi. "Çok iyi makasa girdiği için” tercih edilir oldu. Makasların sonu ne oldu? Gazetelerde üçüncü sayfa haberleri.
Alman otomotiv markaları da BMW, Mercedes, Opel, Audi, Volkswagen olarak biliniyor zaten. BMW kullanıcılarının kendine has bir gidişi var. BMW, oluşturmak istediği sürücü profilini zaten ürettiği araçların yapısı itibariyle oluşturuyor. Kullanıcılarındaki "yaş ortalaması" da, "hayatın anlamını" kavramaya daha yakın yaşlar oluyor dolayısıyla. Mercedes'in de öteden beri kendine ait bir profili var. Fakat Opel, bu profili oluşturamadı veya oluşturduğu anda çıkardığı yeni modellerle altüst etti diyebilirim. Opel kullanan bir sürücünün, yukarıdaki teoriye göre bir "Alman düzeni" ile kullanması gerektiği otomobil, bizim sanayi bölgesindeki katkılar ile "Tofaş'ın Almanya fabrikası" üretimine dönüştü diye düşünüyorum. Amerikan elinin değmiş olması Opel'i biraz daha üst segmente taşıyarak “emniyet şeridinden” çıkarabilir. Audi ise Türkiye'de geçtiğimiz senelerde yaptığı kampanya ile "Krolara ait değiliz" mesajını vermesine rağmen, "parayı bastıran alır" kanunu ile o imajı tutturamadı tam olarak. Peki Volkswagen ne alemde? İşte orası da bir karmaşa. Volkswagen, Alman sürücü profiline hem yakın hem uzak. Spor modellerinde, hız tutkunu kullanıcıları sebebiyle arada bir emniyet şeridinde veya gazetelerin üçüncü sayfasında görünüyor olmasına rağmen hâlâ bir "Alman sistemciliği" taşıyor bünyesinde.
Geçenlerde haberlerde duymuştum. Almanya'daki Volkswagen fabrikasında çalışan işçiler, dünya otomotiv piyasasının en pahalı otomotiv işçileri imiş ve bu yüzden Volkswagen biraz "adam azaltmaca" oynamak istiyormuş.
Fransız-Alman otomotiv rekabeti üzerine bir gözlemim daha var. Fransız filmlerinde neredeyse sadece Fransız (çok az miktarda da İtalyan) arabası görmenize rağmen, Alman filmlerinde Fransız arabalarını rahatlıkla görebilirsiniz. Bu konuda aklıma bir teori daha geliyor ama onu kendime saklıyorum. Fransızların "inatçılığı" dil konusunun haricinde, diğer ülkelerin üretimlerine gösterilmesi gereken minimum "saygı" konusunda da kendini gösterir. "Kendi kendine yetmek" ise eğer durum, Danone Türkiye'ye de girmemeliydi, öyle değil mi? Ama biz, kibar bir milletizdir ve Danone'yse Danone, Renault'sa Renault, Elida'ysa Elida; işin ucunda kendi gıda, otomotiv ve kozmetik endüstrimizin "olmamasına/oluşmamasına" bile aldırmadan, saygı ile alırız sınırlarımızın içine. Türkiye birçok millete hâlâ "abilik" yapabiliyorsa fakat Fransa üç-beş sömürgesine sadece "üvey babalık" bile yapamıyorsa, bu işi iyice düşünmek lazım derim ben. Paris, "aşk şehriymiş" peh! İtalyanı anlarım da, bu Fransızı bir türlü anlayamıyorum valla. Birileri öyle gösterdi diye, Paris’e romantizm gözlüğüyle bakacak halim yok. Bana göre Prag çok daha romantiktir; Viyana, Roma hatta İstanbul bile romantiktir bakmayı bilirsen. Bence “romantik” şehirlerin ekvatora daha yakın olması lazım. Cannes var, Madrid var, Barselona var, İbiza yarımadası var falan filan.

Eski model kaldı “ikonalaştırma”. Eskiden kaç tane “şehir” varmış ki tutup Paris’i öyle lanse etmişler. Şimdi dünya büyüdü. Paris belki 30 sene sonra bomboş, bir zamanlar “ötekiler” diye itelenmiş insanların olduğu bir yer olduğunda bakalım hâlâ “romantizmin başkenti” diyen olacak mı.

Post post. Ferrari’sine LPG taktıran kişinin aracını müşterisinin elinden alan Ferrari firmasının hikayesi çok anlatıldı. Olmayacak araçlara LPG taktıran kişiler alaya alındı. Bu yaz, ben ne gördüm biliyor musunuz? BMW x5 jip, İngiliz plakalı. Bodrum’da benzin istasyonuna geldiler. Kısa bir süre durup gittiler. Benzin istasyonunun sahibi gülerek baktı arkalarından. “LPG’liymiş, inanır mısın?” dedi bana “hadi canım” dedim inanmayarak, “vallahi de billahi de” dedi gülerek. Jipine LPG taktırmak istiyor diye kendi milletimizle dalga geçerler bir de. Üstelik dalgasını geçen de, yine “bizim milletimizdir”. Hepsi bu Fransızların suçu.

2 Comments:

  • Biraz fazla önyargılı bir yazı olmuş sanki.
    Bilmiyorum Paris'e gittiniz mi, fransızlarla teşvik-i mesainiz oldu mu Murat bey? :)
    Ne anlatıldıkları kadar kabalar ne de İngilizce konuşmayı reddediyorlar -heleki turistlerin yoğun olduğu bir bölgede- evet Paris ruhsuz bir şehir ama bu güzel olmasını engellemiyor.

    By Blogger polente, at 2:40 PM  

  • Sakın o Jeep sahibi de bizim milletimizden biri olmasin???? Sonunda aracin plakasi Ingiliz,sahibi???

    Sevgili Polente, bundan birkac yil once Paris'e gittigimde Fransizlar Ingilizce konusmayi reddediyorlardi bugunleri bilemeyecegim. Opera binasini sorduk, eli ile aha sura diyebilecekken gazete satan teyze bize ters ters bakip No Anglais dedi. Opera'nin bildigim kadari ile Fransizcasi da ayni !!! Parmagi ile isaret etse bulabilecekmisiz.Baska bir turist yolu bize gosterdi.Bu animi soyleyivereyim dedim...

    By Blogger Berceste, at 3:29 AM  

Yorum Gönder

<< Ana Sayfaya Dön