Murat Kaya

Cumartesi, Ocak 28, 2006

Fatboy Slim


Asıl adı Norman Cook.
Fifa, yani EA'in futbol oyunları serisindeki müzikleri ile efsaneleştiğini düşünüyorum. Diğer DJ müsvetteleri arasından sıyrılması "setler" arasında olmadı diyorum yani. Sadece set'lere kalsa idi, yetenek yarışmalarına kalmış Elvis gibi adı sanı bilinmeden, efsane olmadan yok olurdu. Ne Elvis yetenek yarışmalarıyla keşfedildi ne de Norman Cook "setlerle" Fatboy Slim oldu.

Fatboy, yıllardır var. Kendisini ilk fark edişim Fifa oyunları sayesinde gerçekleşmişti. Fifa 99'la. Fatboy'un ilk albümünü 96'da yayınlamış olduğunu düşünürsek, üç yıllık bir ıskalama dönemim olmuş. Güzel bir mecra seçimiydi Fifa oyunları. Oyunun dinamizmi ile müziğinin farklılığını birleştirip "marka" olacağı ilk yer idi. Öncesini bilmiyorum. Mutlaka o da zorlu aşamalardan geçmiştir. Fakat sonuçta geldiği yer, azımsanacak bir yer değil.

Fatboy Slim'in anlatılabilecek çok şeyi var ama ben kliplerinde de "marka" oluşundan dem vurmak istiyorum şimdi. Uzun süredir, daha doğrusu TV izlemeyi bıraktığım zamanlardan beri karşılaşmıyordum klipleri ile. Yani son izlediğim klibi Ya Mama idi (Nam-ı diğer Push The Tempo). Hani şu garip Latin kasabasında, dinledikleri kaset ile zıvanadan çıkıp ortalığı karıştıran tiplerin olduğu klip. "Halfway Between The Gutter And The Stars" albümü yani. Başka klip çekti mi o albümdeki şarkılara bilmiyorum ama Denizli'ye gelmedi diye taa Londra'dan sipariş vermiştim, albüme ulaşmak için.

"Weapon Of Choice" ile önce tuttu Christopher Walken'ı deli gibi dans ettirdi! Harika! Walken'ın aktörlük kariyerine dansçı olarak başladığını da öğretmiş oldu dinleyenlerine (ben de bilmiyordum, belki bilen vardı. Olur her yerde bir bilen. "Biliyoz zaten." Her şeyi bilir onlar. İşleyeceğiniz cinayetten bile haberleri vardır. Siz daha işlemeden:) He he.

Weapon Of Choice'da, Christopher Walken, terk edilmiş gibi görünen ama kusursuz, kimsenin olmadığı bir lüks otelde, dans eder delicesine. O müziği dinleterek kış uykusuna yatmış bir ayıyı bile kıpır kıpır dans ettirebilirsiniz. O dönemde bir iki Alman reklamında müziği duyduğumu hatırlıyorum. Aklımda kalan bir görüntü, bir otobüs durağında, mp3 player'larından bu müziği dinleyip oldukları yerde dans eden otobüs durağında bekleyenleri hatırlıyorum. Orange reklamıydı galiba..

Palookaville albümünden çıkardığı kliplere rastladım geçenlerde internette. The Joker klibinde, yavru kedilere bir şehir kurmuştu. Ev hanımı kedicik, işçi kedicik, sokakta kimsesiz yaşayan kedicik, polis kedicik falan filan.. Kendi konserine gelen kedicikleri gösteriyordu. Turntable'da dönüp duran yavru kediyi görmek lazım. Minnacık kedilerle güzel bir klip yapmış. Sokaktaki sahnelerden birinde, polis kedileri gördüğümüzde, cadde lambasının direğinde Fatboy'un resmini de görebilirsiniz. "Missing" ilanındaki fotoğrafta.

Klipten capture'lar yaptım. Bilhassa açılıştaki "kedi takvimi" hoştu. "Meowvember"ın 16'sını gösteren takvim. Az önce bahsettiğim "Missing" ilanını da görebilirsiniz fotolarda. "Slash Dot Dash" klibini o kadar beğenmedim. Fatboy'un aynadaki silik yansımasının haricinde klipte bir enteresanlık göremedim. Eski klipleri kadar zevk vermedi yani.

Ayrıca The Joker şarkısı, şu Steve Miller Band'den, bildiğimiz "The Joker" şarkısının çok etkili bir cover'ı. Fatboy Slim, elini hangi müziğe atsa, kendi etkisini de katıyor. Değiştiriyor. Değerini artırıyor şarkının. En sık kullandığım Fatboy'un "farklılaştırma" örneği; Timo Maas'ın To Get Down şarkısına kattığı değişiklik. Ayrıca Groove Armada'nın "I See You Baby" şarkısını da remixleyip, GA'nın hiç ulaşmadığı yerlere taşıdı. 2000 yılında ve sonrasındaki bir kaç sene içinde yapılan bir çok Hollywood filmlerinde Fatboy Slim versiyonu ile kullanıldı.

"Remix" kelimesi hayatımıza fena girdi. Açıkçası ben sadece Fatboy Slim'inkileri dinliyorum. Fatboy Slim, bir gün Love Story'i remix'lese, onu bile dinlerim. Al sana, içi anlamsızlaştırılmış bir kelime daha: Remix'lemek! Herkes "remix" yapıyor. Ama Fatboy, resmen remix'e "büyü" katıyor.


Yukarıdaki Fatboy Slim fotoğrafını da Wikipedia'dan almış bulunmaktayım. [http://en.wikipedia.org/wiki/Fatboy_Slim]























70'ler


70'ler deyince, benim beynimde bir Abba şarkısı, hareketli, ponponlu olanlardan biri çalmaya başlar (Dancing Queen olabilir ama tercihim nedense Summer Night City) ve Volkswagen'ler havada uçuşur. Erkeklerin saçları uzar, "bıyık" statü simgesine döner, paçalar genişler, kızlar sararır, esmerleri koca güneş gözlükleri takar, televizyonlar renklenir falan filan...

Studio 54'un imdb'deki linkinde, "bu filmi beğendiyseniz, şunu da beğenirsiniz" başlığının altında "Boogie Nights" filmi öneriliyor. Bu iki filmin enteresan noktası şu ki, anlattığı dönem itibariyle de, yapım yılları itibariyle de ortak. Studio 54 1998'de, Boogie Nights ise 1997'de yapılmış. Yani 70'lerin üzerinden neredeyse 20 yıl geçtikten sonra. [Süper bir cümle! :)]

Literatür Kitabevi, 60'lar-70'ler-80'ler-90'lar gibi bir seri kitap yayınladı. Dönemlerine damga vurmuş olayların fotoğrafları var bu serilerde. Hoşuma gitti. 90'lar serisinden başlayarak sırayla hepsini almak üzereyim. 70'ler ve 90'lar benim ilgi alanıma daha fazla giriyor. Çünkü 70'lerde çekilen filmlerin neredeyse tamamı mutlu sonla biterdi. Fakat 90'larda yapılan filmler, eğer 70'li yılları anlatıyorsa mutsuz bir sonla bitiyor - kendi dönemini anlatıyorsa, zaten pek mutlu son olmuyor. Boogie Nights'ın finali beni derinden etkilemişti mesela. Studio 54'un da ne kadar etkilediğini bir önceki post'ta belirtmiştim.

Hayatı dönemlere ayırmak iyi bir şey mi bilemiyorum. Fakat hatırlamayı kolaylaştırdığı kesin. İçinde bulunduğumuz 2000'lerin nasıl hatırlanacağını da merak ediyorum. "00-10" diye tabir edilecek dönem. Geçenlerde Jon Stewart'ın Larry King Live'a çıktığı programı izledim. Bill Clinton'un kitabıyla ilgili olarak "aa bu dönemde şu da olmuştu ve ben hayattaydım, hatırlıyorum demek için neden o kitabı alayım ki?" diye soruyu geri yollamıştı Larry King'e.
Düşündüm de.. Doğru diyor. İkiz kuleler gözümüzün önünde yıkıldı. 99 depremini çoğumuz hissettik. Irak savaşı bizim dibimizde oldu. Matrix'i seyrettik, Michael Jackson'un yıkılışını falan izledik "Breaking News" olarak hem de. O dönemleri gördük, yaşadık, takip ettik. "00-10" döneminde şimdiye kadar gördüklerimiz bunlar. 80'lerde markalaştırılan her şeyi, 90'larda sarsmaya başlayarak tamamen yok ettiler!

Belki de Jon Stewart çok ters bir açıdan baktığı için öyle dedi. Clinton'un kitabını almadım, okumadım. Ama merak etmiyor da değilim. Elbet, okuruz onu da bir gün. Fakat Jon'un dediği gibi bir cümle sarf etmem herhalde hatırladıkça. "İma" şekli bana biraz negatif geldi. Pozitifliğe ihtiyacımız var bizim Jon. Negatifliği ucuza alabilirsin zaten.

Merak ediyorum. "00-12" dönemine dair biz neler anlatıyor olacağız ileride.

1939'da, bir gün sinemaya bir afiş asılıyor, "Gone With The Wind, bu hafta gösterime giriyor" diye. Önünden geçen "ay uyuz uyuz filmler yapıyorlar, kim seyreder bunu?" diye sorup geçmiş midir? Elbette böyle diyerek birisi geçmiştir sinemanın önünden. Ama on yıl sonra çıkıp da "evet, ben öyle demiştim" der mi?

Biz de whatisthematrix dot com adresinden, "neymiş bu gösterime girecek olan film?" diye incelemedik mi film Türkiye'ye gelmeden aylar önce? Ben hatırlıyorum. Hatta filmin Soundtrack'ini alıp, film gelmeden önce "hmm acaba nasıl bir şeydir bu film?" diye oturup bir kısmını hayal etmeye çalışmıştım.
Küçük bir ayrıntı. Ama gerçek.

Bir ayrıntı daha. Matrix, Türkiye'ye gelmiş. Tüm salonlar hıncahınç dolu. Zor bela bir yer bulmuşsun. Tüm ciddiyetinle filmi izliyorsun. Morpheus'un, Neo'ya insanlığı ne hale getirdiklerini anlattığı sahnede gösterdiği pile, "Duracell" diyerek arkadan seslenen adamı unutmak mümkün mü?

70'ler deyip de, Elvis'i unutmak olmaz. Elvis'in evinden güzel görüntüler var. Cem Yurtsev PPS'lerinden biri. Aşağıdaki adrese upload ettim. Buyrun: http://www.hemenpaylas.com/download/139902/elvis_presley.pps.html

Perşembe, Ocak 26, 2006

Studio 54


Studio 54'u izlediniz mi bilmiyorum ama ben hikayelerini sağdan soldan duya duya "artık izlemeliyim" dedim ve seyrettim.

Studio 54, "trend" kelimesini çok güzel karşılıyor. 70'ler, New York'ta, herkesin içeriye girmek için birbirini ezeceği bir klüp açılıyor. İçeride ne olduğunu film benden daha iyi anlattığı için burada tekrar yazmayayım.

Filmi izlerken içimden devamlı "Türkiye'ye ne kadar da benziyor" cümlesi geçti. Hatta şöyle ki, şu son beş-altı senedir (belki de daha fazla) Amerika'nın 70'li yıllarda yaşadıklarını yaşadığımızı hissettim. "Eğlenmeyi keşfeden insanlar" başlığı altında.

Bir kişinin ağzından "eğlenceye düşkünümdür" cümlesini duyduğum zaman, nasıl da gülerim. O cümleyi kuran insanların "eğlenme dürtüsünün sadece kendilerine bahşedilmiş bir özellik" olduğunu zannedip zannetmediklerini araştırasım gelir.
Benzeri cümleler; "güzelliğe düşkünüm", "yaşamayı seviyorum", "güzel bir kadına dayanamam", "yakışıklı bir erkeğe hayır diyemem" ve benzeri şekilde çoğaltılabilir. Bunu söyleyen kişileri, enikonu araştırasım gelir. Çünkü bu insanların "enik" olduğunu düşünürüm (bu cümlede, enik kelimesinin ilk anlamı ile kullanıldığını bilmiyorum belirtmeme gerek var mı?) "Ben nefes alıp vererek yaşıyorum" demek kadar "gereksiz" bir cümledir bence bu. Diğer insanların eğlenceden nefret ettiklerini falan mı düşünürler bunlar yoksa? Ya da diğerlerinin güzelliği "göremediklerini", yakışıklılığı "fark edemediklerini" mi düşünürler acaba?


Studio 54'a girebilmek için, "güzel görünmek" şarttır. Erkek için de, kız için de. Kızlar "istisna" olmadıklarını gördüğü anda, biterler. Çünkü "ben güzelim" lafı sökmez orada. Fakat her nasılsa her gece içeriye girmeyi becerebilen bir yaşlı moruk vardır filmde. Ölümü de dans ederken, pistte gerçekleşir. Kapıda dikilip, içeriye girme hakkını kazanmak için bekleşenleri, şimdiki Popstar yarışmalarına da benzettim. "Beni seç, beni seç" diye topuklarının üzerinde dikildiği zaman "fark edileceğini" düşünen insanlar dizilir oraya. "Yarışma hissini seven insanlar" da denebilir onlar için. "Rekabetçi yaklaşım".
Neyse, diyeceğim şu ki; 70'lerde Amerika nasıl krizler geçirdiyse (sosyal olarak) bizim krizler de şu aralar gerçekleşiyor. Yani benim kuşağım (70'li yıllarda doğanlar) Amerika'nın 70'li yıllarını, Türkiye'de yaşıyoruz. Bir "kabuk değiştirme" aşaması yaşıyoruz. Türkiye "eğlence" denilen olguyu yeni keşfediyor sanki. Eğlenceyi de "gösterildiği gibi" algılamaya mecburmuş gibi.
Benzerliklerden biri de sigaranın zararlı bir şey olduğunu bu dönemde "hatırlatmaya" başlamaları. Bakınız yeni sigara paketlerimiz. Freud, kokain resmi olarak "uyuşturucu madde" olarak yasaklanmadan önce "ilaç niyetine" kullanıyormuş kendisi de. İnsanlık, her zaman, her devirde, kendisini uyuşturacak şeylerin peşine düşmüş. Önce alkol olmuş, sonra uyuşturucu, sonra ikisini bir araya getirerek "eğlence" kavramı altında toplamış. 70'lerde New York'ta, Studio 54'a giremiyorsan, beş para etmediğini düşünmek için elinde yeterince sebebin varmış. Belki de böyle düşünmen isteniyormuş. "Çirkinsin, üstelik kalitesizsin, içeriye giremezsin!"

Zengin olmaya gerek yok; Studio 54 filmi, orada çalışan bir gencin gözünden anlatım yapıyor zaten. 70'lerdeki hikaye 1998 yılında film haline getirilmiş. Biz de, 2012 gibi "Laila'da çalışan bir gencin" anlattıklarını hikayeleştirmesine tanık olabiliriz. Bolca sos içeren, güzel hikayeler okuyabilirsiniz. Otobüsle geldiği görülmesin diye iki durak ötede inip yürüyerek klübe gelenleri "hatırlayınca" sizin de içiniz burkulur 2012 yılında belki.

Studio 54'u, iş bağlantılarını genişletmek için kullanan şarkıcılar, aktrisler, aktörler, genç modelleri görüyorsunuz filmde. Kendisine de eşlik edecek gençleri bulmak üzere oraya gelen yapımcılar falan filan, tanıdık geliyor şimdilerde bu filmi izleyecek çoğu insana. Hele ki, röportaj yaptığını zannederek bir ton poz veren başroldeki çocuğun, tek bir fotoğrafı ile fotoğrafın altındaki "herkesle yapabilirim" cümlesi de tanıdık geliyor. Bugünün Türkiye basını, medyası gibi.

İlettiğiniz gibi yayınlanan yazılar sadece "Basın İlan Kurumu" ilanları. O da, resmi bir mecburiyet yüzünden.

Studio 54'daki herkes, eğlenceyi ilk defa kendisi keşfetmişcesine yaşıyor hayatını. Romalılardan bile haberleri yok. Tarihteki her medeniyetin bir "eğlence" kültürü olduğunu bilmek için okula gitmek yetmiyor belki de. Eğlence form değiştiriyor, ama her devirde oluyor. "Reklamcılığı ben keşfettim" havasında olana gülmezler mi mesela? Ama kapıda "yeterince güzel olmadığı için çevrilen, reddedilen insanları" gördükçe, güleceğinize, bir mayhoş oluyorsunuz. Çünkü onlar da hayatları eksik kalmış hissine kapılıyorlar. Film boyunca hayatı bu kadar "basit" görebilen insanlara ben hayranlık duydum en azından. Sanırım, içtiğimiz şeylerden dolayı aramızda bu kadar algı farkı oldu. Benimkinin bir paketi var ve üzerinde Winston yazıyor, onlarınkinin bir paketi olmadığı gibi markası da yok. Herhalde fark oradan kaynaklanıyordur. [Alacağımız ders; "markalaşmak lazım", hu ha hahaa]

Bizim de Studio 54'umuz var. Kışın İstanbul'da, yazın Bodrum'da. Hem de bir tane de değil. O yüzden, New York'tan bir hikaye çıktıysa, bizden bin tane çıkar on sene sonra. Vah gülüm Türk sineması! Yandın sen.

Studio 54'un sonunda ne oluyor? Maliye, klübe baskın düzenliyor. Uyuşturucu ve vergi kaçakçılığı suçlamaları ile içeri tıkıyorlar klübün patronunu. Batan bir gemide, herkesi gammazcı olarak kullanabilirsiniz. Studio 54'da da aynısı oluyor ve bir "moda" sona eriyor. E tabi film de burada bitiyor. Batan gemi dedim de.. Geminin battığına nasıl inandırıldığı da ayrı bir araştırma konusu. Bir gemi, yolunda dümdüz giderken, insanları o geminin batacağına inandırmak, büyük bir "kampanya başarısıdır" bence.

Filmi izlerken aklıma gelenleri yazmaktı amacım. Dağılmış olabilirim biraz. Ama film de beni dağıttı, tekrar izlersem belki toparlarım biraz. Mike Myers'ı uzun zamandır izlememişim, filmi izlerken fark ettim. İyiydi. Güzeldi. Film etkileyici. Neresinden bakmak isterseniz, orasını görebileceğiniz, güzel bir filmdi. Dediğim gibi, anlattığı hikaye biraz içimi burktu, o kadar. Umarım yanılırım. Çünkü Amerika'nın 90'larını yaşamak için daha yirmi senemiz var demektir. Öyle değil mi?

Filmin imdb linki: http://www.imdb.com/title/tt0120577/

Çarşamba, Ocak 25, 2006

Kediler Üzerine

"Kedilerin arasında olmak çok iyidir. Kendini kötü hissediyorsan kedilere bakar ve kendini çok daha iyi hissedersin, çünkü onlar her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu bilirler; öyle fazla heyecanlanmak ya da üzülmek için bir neden yok. Onlar bunu bilirler. Kurtarıcıdır kediler. Ne kadar çok kedin varsa o kadar uzun yaşarsın. Yüz kedin varsa on kedin olduğunda yaşayacağının on katı daha uzun yaşarsın. Bu gerçek bir gün keşfedilecek ve herkesin binlerce kedisi olacak ve kimse ölmeyecek. Gerçekten çok saçma."

Yukarıdaki paragraf, Bukowski'nin "Güneş, işte buradayım" adlı kitabında, "Sean Penn'in gözünden Charles Bukowski" başlıklı bölümden alındı. Yazı (ya da röportaj) Eylül 1987'de gerçekleştirilmiş ya da yayınlanmış...

Altını çizmişim. Not etmişim. Okurken de hoşuma gitmişti. Buraya da yakıştı. Şimdi, kedilere dair batıl inançları olanlara sesleniyorum: GO TO HELL!!

Pazartesi, Ocak 23, 2006

Parmaklar Klavyeye

Hani uzun süredir kafanı meşgul eden bir iş olur. Bir de üstüne, kafan o işle meşgulken bir kaza geçirirsin ve beş para etmez bir domuz parçasının yüzünden moralin, kafan, günlerin, her şeyin altüst olur. Ardından iş seni rahatsız etmeye başlar. Kafanı toparlamak için zorlarsın kendini ama bir türlü toparlayamazsın. Kendini ara-sıcak işlerle meşgul edip, kafanı toparlamaya uğraşırsın..

Ve sonunda, hiç de tahmin etmediğin bir yol, sana tutar eski kafanı getirir.

Evet, bitti. Artık beynimi ve fikirlerimi hissedebiliyorum. Üstüne de bir adet "Freddy Got Fingered" kahkahası ve bir tane "Studio 54" hikayesi kaymak gibi geldi.

Kar geliyormuş. Gelsin! Pisliğin üzerine de, çiçeğin üzerine de yağar o. Görevi yağmak çünkü.

Görevi "yağmak" yerine "yağmalamak" olan domuzlara da bir çift sözüm var: GO TO HELL!

Cuma, Ocak 20, 2006

Askerdeyken, gizlice mp3 player'ımı getirtmiştim. Kimse görmesin diye sadece lavaboda dinliyordum. Şarkı da yükletemediğim için, en son içinde bıraktığım şarkılar ile idare etmek zorunda kalmıştım. Çok az şarkı vardı...
Liste şuydu (alakasız ama liste);

Hatırladıklarım; Askere gitmeden önceki psikolojim de bu listeden anlaşılabilir. Nasıl bir psikoloji içinde bulunduğumu ben de unuttum şimdi...

Iron Maiden - Afraid To Shoot Strangers
Chris Rea - Let's Dance
Backstreet Boys - The Call (Kel alaka, diyorum ya nasıl bir psikolojideymişim bilmiyorum diye..)
Benefit - Sex Sells (tam emin değilim ama..)
Dexy's Midnight Runners - Come On Eileen
Edwyn Collins - A Girl Like You
Eels - I Like Birds
Elton John - The One
Dope - With or Without You (bundan da tam emin değilim.. Olci sonradan göndermiş olabilir.)
Jet - Are You Gonna Be My Girl (Bu ilk başta yoktu, sağol Olcay, internet cafede MSN'den göndermişti de gecelerimi canlandırmıştı. Unutmadım Olci:)
The Kinks - Lola
Knack - My Sharona
Pearl Jam - No Way
Phil Collins - In The Air Tonight
Queen - The Great Pretender
The Distillers - Hall Of Mirrors (Tuvalette dinleseniz bile yıkıyor ortalığı, çok tekmeledim maşrapaları bu şarkıyla:)
Timo Maas featuring Fatboy Slim- To Get Down

Bu kadarcık bir playlist bile büyük bir zenginlikti benim için. Kimse cebimdeki aleti görmesin diye sadece tuvalet seanslarında dinledim. Hatta bazen ekstra tuvalet seansları da düzenledim, müzik dinleyebilmek için. Son günlere doğru havaların güzelleşmesi ile birlikte plaja inmeye başladım geceleri. Plaj kenarında yaptım da askerliği... Orada da kum tekmeleyerek Jet'e, Distillers'a, Knack'e ritm tuttum.

Liste, birbirinden çok uyumsuz müzikleri bir arada bulundursa da... Napalım. İlaç gibi gelmişti valla o mp3 player. Hey gidi günler.

Çarşamba, Ocak 18, 2006

EMMİMİZ LÜTFETMİŞ


Bugün The Rolling Stones'un "abiggerbang" albümünü aldım. EMI'ın "özel fiyat" olarak adlandırdığı serinin bir albümü idi. 30 küsur YTL civarındaki albümleri 19.90 YTL'ye satıyorlar. Robbie Williams, Depeche Mode, Rolling Stones ve adını hatırlayamadığım başka bir grup/şarkıcı daha vardı gördüğüm EMI ilanında.

E doğal olarak albümün fiyatını da kocaman etiket yapıp koymuşlar, özel fiyat kampanyasındaki her CD'nin üzerine. Fiyat etiketi, kırmızı/turanj bir uzay yaratığının tükürüğü gibi duruyor sağ üst köşede... "Ambalaja yapıştırmışlardır herhalde" diye düşündüm. Jelatini açmama rağmen etiket gitmedi. Bir de baktım, güzelim CD kutusuna yapıştırmışlar!
Kağıt bir sticker. Söksen, izi kalır. Sökmesen, "kim tükürdü?" diye sorasın gelir gördükçe..

Ben de öylece bıraktım. Bir de resmini koydum. "EMI abimiz lütfetmiş bu fiyatı" diye bakıp bakıp hatırlamak için. Emmim benim!

Geçenlerde eski albümleri kurcalarken, Mark Knopfler'ı uzun süredir dinlemediğimi fark ettim ve "Ragpicker's Dream" albümünü çıkardım zuladan. Onun da üzerine, hala anlamadığım bir şekilde "The Voice and guitar of dire straits" yazılı bir kağıt sticker yapıştırılmıştı. Hala duruyor, sökmemişim.
Albüm kapağına bakacak birisi, Mark'ı tanımıyor ise, zaten albüm kapağına baktığı zaman "Babannemizin zamanından kalma müzikleri içeren bir albüm" zanneder. O etiketi hangi akla hizmet koymuşlar oraya çözememişken, bir de bu Rolling Stones vak'ası ile karşılaştım.
Yere ineceğine, yanlışlıkla ağaca iniş yapan acemi paraşütçünün paraşütü gibi duruyor albüm kapağı üzerinde.
Bir de Dire Straits'i neden küçük harflerle yazmışlar? Bir de onu çözemedim. Grup ismi yerine "aaah aah ne zor günlerdi" diye mi algılamış Dire Straits'i, etikete "type" eden acaba??

p.s. Fotodaki flaş da güzel oldu hani. Albüm kapağına yeni bir yorum getirdim. Süperim. Süpersin.Süperman. Albüm güzel bu arada. İyi. Sağlam.

Pazar, Ocak 15, 2006

What Is Sexy?


What Is Sexy
Video sent by NedDorsey

[İzlemek için üzerine bir defa tıklamanız yeterli.]

Ejderha Zamanı konuyu gündeme getirdi. Hazır her tarafta yılbaşının en çok izlenen kültür-sanat programının etkileri sürüyor iken ben de eskilerden bir şeyi koyayım dedim.
Ekim 05'te yazmıştım. İşte o reklam bu. Victoria'nın Sırları. Tayfun Kısacık, "Görülmedik ne sırrı kaldıysa.." diyordu. He he.

Bu da o yazının linki: http://juniorcopywriter.blogspot.com/2005/10/elden-kacanlar.html


Oasis'in Heathen Chemistry albümünden, dinlediğim ilk andan beri beni hoplatmaya devam eden şarkı, yani "Hung In A Bad Place".

Filmde sadece şarkının girişini ve çıkışını kullanmışlar. Olsun.
Oasis'in, sound'u yeter.

Açılış



Steppenwolf dinleyerek bu yazıyı nasıl yazacağım, bilemiyorum. Ama görev yazmaksa, sanırım İbrahim Tatlıses dinlerken bile yazabilirim. Benzeri bir megalomaniye Bukowski’de de rastlıyorum. Onun ihtiyacı olan şey duvarlar, daktilo, biraz kağıt ve bira imiş. Bazen de klasik müziği de katıyor bu listeye. Neyse, O’nun “beğenilme” gibi bir çekintisi yoktu. Bizi ayıran nokta da bu zaten. Sabahlara kadar yazdığın şey, ertesi gün başkası tarafından çöpü boylayabilir. Ne demişti reklam bilgesi JC bey? “Müşteri beğenene kadar şaheserin bir kağıt parçasından ibarettir. Müşteri beğenmezse, o şaheser bir çöplüktür.”


Girişi tekrardan yapalım:
Dere tepe düz iken, “Every Way” dedayken bir ülke varmış. Adı; UK, GBR, England gibi çeşitli şekillerde geçermiş. Bu ülkenin bir özelliği de müziğini dünyaya beğendirmeye çalışması imiş. Kendi içinde istediği kadar mutlu olsun, dışarıdan birisi de bunu onaylamadıkça hep üzülürmüş. Bu dışardan birisi ise, kendi küllerinden kurulan, Amerika isimli kıtanın ortasında yer alan bir devletmiş.
Geçen gün teaser olarak kullandığım cümlenin sarf edilmesine sebep olan bir kaç grup varmış. İzlediğim yapımda bunlar; Oasis, Blur, Pulp ve Massive Attack olarak sınırlandırılmış. Bu rastgele bulduğu belgeseli izledikten sonra Murat Kaya’nın Oasis karizmasına hayranlığı artmış. Yıllardır “büyük müzik adamı” olarak lanse edilen Damon Albarn’ın (Blur’ün solisti ve frontman’i-şu kelimenin Türkçesi var mı acaba?) konuşmalarını izleyince biraz hayal kırıklığına da uğramış. Tamam, kabul ediyorum, Damon Albarn İngiltere’nin müzik adına çıkardığı becerikli, ender tiplerden birisi. Blur’u kendi çıkarları doğrultusunda kullandığı düşüncesine kapılmamın, bu belgeseli izlememle ilgisi de yok. Hangi müzik dalına el atsa altından kalkabilen bir tipleme kendisi. Aynı şeyi Queen’le yaşamıştı sanırım İngiltere en son. Neyse konumuz Damon Albarn değil.
Genel olarak Britpop’a bir bakış yapacağım. Beatles ile yeterince doyum noktasına ulaşan İngiltere, Beatles’ın ardından “cevher” çıkaramadı denebilir. Clash? Hmm. Bilmem. Kaç kişi biliyor Clash’i? Dünya müziğine etkisi nasıldır? Levi’s reklam müziği haricinde çok bilinmediğine kanaat getiriyorum. [Şu Levi’s reklam müzikleri de bir enteresan hani... Devamı gelecek.]

Belgeselin başında, Limonlu Bahçe’nin lavabosuna giderken (öteki lavabo-içinde ağaç olan değil) geçtiğiniz koridor gibi bir yerde konuşan Noel Gallagher, 80’lere sövüp sayıyor. 80’lerde İngiltere’den sabah akşam maç izleyen, kafaları dumanlayan, iğrenç müzikler dinleyerek vakit geçiren bir nesil geçtiğini anlatıyor. Bir durgunluk dönemi (ya da geçiş dönemi diyebiliriz) yaşıyorlar. Bu durgunlukları severim. Çünkü durgunluğun sonunda güzel şeyler/hareket yaşanır. Yeni bir şey gelir. Hiçbir TV’de “color-bar” (yayın kesilmediyse) tüm gün gösterilmez . Eninde sonunda “yayın” başlar, öyle değil mi?
Bir kız ise Oasis’i övmek için şöyle diyor: “Durgunluk döneminden bizi çıkaracak birini bekliyorduk. Allah bize İKİ tane gönderdi” diyor. Hani bizdeki deyim gibi: “Ben istedim bir tane, mevlam verdi iki tane” durumu var bu cümlede.
Peki bu “iki” kişi kim? Noel ve Liam Gallagher kardeşlerden bahsediyor tabi ki. Biri “vitrin” biri “beyin” iki kardeşten oluşan bir grup: Oasis.
(Ben en iyisi arka plana bir Oasis açayım, yazıya öyle devam edeyim.)


[Seçimim; Be Here Now albümünden yana oldu.]

Babaları işçilik, anneleri ise temizlikçilik yaparak yetiştirmişler bu iki çocuğu. Bu kısmı niye mi belirtme ihtiyacı hissettim? Çünkü Noel bu noktaya değiniyor belgeselde. Sebebi ise Blur ile aralarındaki kavgayı açıklamak. “Onlar orta direk aileden gelen bir gruptu, biz ise işçi sınıfından gelen bir gruptuk. Tüm kavganın sebebi bu idi. Benim babam işçiydi annem de tüm gün temizliğe giderek geçimini sağlardı...” diyor.

Uluslararası bir noktaya değiniyorlar aslında. Bizde de olmaz mı böyle çatışmalar? Birisinin “aileden avantajlı olduğuna” dair görüş belirtirler, eleştirirler ve elde ettikleri başarıların bu farklılıktan kaynaklandığını söylerler. Peki aileden avantajlı olanlar hiç mi efor sarfetmeden ulaşırlar, diğerlerinin dikenli yollardan geçtiği saraylara? Bu konuyu Damon Albarn fazla açıklamıyor. “Arada başka insanlarla ilgili bölümler de olduğu için hiç bu konuya girmeyeceğim” diyerek kestirip atıyor Oasis-Blur kavgasını. Oasis’in ise bozulduğu nokta 96’daki albümü aynı gün çıkartmış olmaları. Hatta Noel’in iddia ettiğine göre, piyasaya çıkmak üzere bekleyen albümün çıkış tarihini, Oasis’in de albüm çıkaracağını öğrendiklerinden dolayı ertelemiş Blur. Oasis’in satışlarını kırmak için! İş yine para-pul-satış kavgasına geliyor.

Peki bu kavgadan hangi grup zararlı çıkmış? Elbette Blur. Oasis’in satışlarını azıcık kırmış bu durum. Parlayan bir yıldızın önünü kapatmak için “albüm çıkış tarihinden” daha büyük bir “bez” koymanız gerekir. Öyle değil mi?

Bu satış sırasında bir şey daha çıkmış ortaya. (What’s The Story) Morning Glory albümünü alanlar, aynı zamanda “Definetly Maybe” albümünü de almaya başlamışlar. Bu durum Noel’e o kadar garip gelmiş ki, belgeseldeki söyleşi sırasında kameraya dönüp: “Ne yapıyorsunuz çocuklar? Niye ikisini birlikte alıyorsunuz? Neden Definetly Maybe?? Deli misiniz?” diye soruyor!!! [Konser DVD’lerinden birinin extralarında (Oasis-Familiar To Millions) ellerine tüm albümlerini alıp “Bu iyi, yok bu daha iyi, bu kötü, şu da idare eder..” gibisinden yorumlar yapıyorlardı. Ortak görüşümüz; Morning Glory albümünün gerçekten de bir başka olması idi.]
(What’s The Story) Morning Glory ile ilgili bir anım daha var. Belgeselde de bu noktaya değiniyorlar zaten. Onlar değinince ben de hatırladım tekrar. Morning Glory albümünün konseri (sanırım Wembley) İngiltere’de en çok seyirci çeken konser olarak tarihe geçiyor. Bu konserin haberini BBC’de o sıralarda dinlediğimi hatırlıyorum. Haberin fonunda Morning Glory şarkısının o muhteşem gürültülü gitarlarının sesi geliyordu (helikopter sesi ile birlikte)..

Damon’ın söyleyecek çok şeyi yok o dönemle ilgili. Sanırım o “gelecek” ile daha çok ilgileniyor. Zaten Gorillaz’ı oluşturup dünya müziklerinin peşine düşmesi de 2000’de çıkardıkları albümün ardından aldığı bir karar. Oasis alıp başını gitmişken, Blur’u daha fazla kurcalamayı uygun bulmamış demek ki. İlkokuldan beri arkadaşı olan grubun önemli elemanının gitmesine göz yumması da bunun yüzünden herhalde. Sonraki albümlerine Fatboy Slim’in eli değmiş olsa bile sevemedim, ısınamadım nedense... O albüm de sanırım BBH’e yaradı (Bartle Bogle Hegarty’nin Levi’s reklam müziklerinden biri olarak kullanıldı ilk single Crazy Beat. Hani şu rodeo hareketleri yapan arabasının peşinden koşan kovboy kılıklı adamın olduğu reklam.)

Blur’un Britpop’a etkisi yok mu peki? Elbette var. Mesela Boys&Girls single’ının çıkması benim için başka bir hatıradır. Blur'ün Boys&Girls şarkısıyla ilk karşılaşmam, MTV’nin Türkiye’de bir hayırsever tarafından korsan yayın yaptığı döneme denk geliyor. Song 2’nun dünyaya kattığı heyecan ve hareketi de kimse görmezden gelemez herhalde. Charmless Man şarkısının klibi, Starbucks’ın Glen’li reklamına ilham veriyor mesela. [Klipte Blur grubu bir adamın kabusu gibi her yerde karşısına çıkıyor. Banyosundan asansörüne kadar... Starbucks’ın da Amerika’da kullandığı “Glen” isimli reklam filmi aynı mantık üzerine gidiyor. İkisini yanyana koyup izleyince arada hiç fark yok neredeyse. Tek fark, klipteki adam Blur’den haberdar iken Starbucks reklamındaki Glen, peşine takılmış kendisine ağıt yakan grubun farkında değil, işine gidiyor.]

Pulp, belgeselde çok arka planda kalmış. O yüzden fazla bir şey söyleyemeceğim onunla ilgili. “Hardcore” albümü zamanında Blue Jean’de beş yıldız almıştı ama ben o kadar yıldız veremeyeceğim sanırım. Belki albüm kapağı ile beş yıldız alabilir, belki.

Dikkatimi çeken bir şey daha var.. Acaba Liam, ünlü olmadan önce de öyle mi yürüyordu? Bacaklarını parantez şekline getirip, elleri kolları sallaya sallaya mı geziyordu merak ediyorum. Tamam, şımarmayı hak ediyor. Fakat şarkıları yazan Noel. Noel’in vokalde olduğu parçalara pek ısınamıyorum. Bence Liam şarkıları daha iyi taşıyor. [Don’t Look Back In Anger hariç! O şarkı da Oasis’in genel sound’undan ziyade Beatlesvari bir hava taşıdığı için farklı bir vokale ihtiyaç duyuyordu.] Noel’de “şeytan tüyü” var herhalde. Adamın gözleri gülüyor. Kendine olan güvenin bir eseri de olabilir veya başarıya ulaşmanın verdiği bir gurur. Ne olursa olsun, “beyin” olan Noel, “vitrin” olan da Liam olduğu sürece, basçı, baterist değişse bile Oasis Britpop’un yüzü olmaya devam edecek. (Son albümlerini “geçiş dönemi” olarak görüyorum. Evet, itiraf ediyorum. Kötüydü.)

Biraz da “trivia”... Aynı belgeselde, Opel reklamları ile Türkiye’de de bilinen bir melodi olan Bitter Sweet Symphony geçince hatırladım The Verve’ü. [Bir nedene dayanmayınca hatırlanmıyor demek bazı gruplar.] Oasis’in, The Verve’ün konserlerinde alt-grup olarak çıktığını, aslında o dönemde The Verve’ün parlayacağını fakat sonra kendi içlerindeki bir anlaşmazlıktan ötürü bir anda ikinci plana düşüp parçalandığını ve o arada Oasis’in fırlayıp Britpop’un 90’lardaki yüzü olduğuna dair hikayeler dinlemiştik zamanında. Bunlar ne kadar doğru bilemiyorum. Dedim ya işte “trivia” diye. The Verve sonradan toparlandı (belki de yine dağıldı) fakat şansını kaybetmiş oldu artık. Bitter Sweet Symphony 90’ların en harika melodilerinden biridir. Fakat, o kadar. Ardı yok. Devamı yok. O melodiyi aşabilirler mi bilemiyorum.

Champagne Supernova çalarken, ben noktayı koyayım artık yazıya. Bir baktım da Oasis için söylenebilecek şeylerin sadece bir kısmını yazabilmişim. Bu bile tahminimden daha uzun bir yazı yaptı. Kısa tutmaya çalışmıştım halbuki...

Something has shifted, there’s a new feeling on the streets. There’s a desire for change.
Britain is exporting pop music again.
Now all we need is a new government
.”
Alastair Campbell,
Tony Blair’s Press Secretary,
Autumn 1996.

Bu söz, gerçekten de boşa söylenmemiş....
Sonuç neymiş peki? Birbirini yemek sadece bizlere ait bir özellik değilmiş. Abuk subuk dayanaklarla başkalarının başarısını açıklamak beş para etmiyormuş. Robbie Williams, aynı rüyanın peşinden koşup da Amerika’da tutunamayacağını anlayınca her şeyden vazgeçip ülkesine dönebiliyormuş. “Marka olacağım” diye yırtındığın zaman olabileceğin tek şey çay alabilmek için “marka” olmak oluyormuş. Dedikodu yapmak sosyal hayatta olduğu gibi, iş hayatında da felaketlere sebep olabiliyormuş. WOM ile dedikoduyu birbirinden ayırabilmek gerekiyormuş. Aynı dedikoduyu TV’lere taşıyıp da vıdı-vıdı edersen izleyenin çok oluyormuş ama küfreden sayısı izleyen sayısından fazla oluyormuş. Bu kadar şeyi nereden mi çıkardım? Sadece bir belgeselden. Bunun TV’de yayınlanıp yayınlanmadığını bile bilmiyorum. Ama biz de böyle programlar koyduğumuzda izleyen insanlar olacak. Mesela “90’larda Türkiye’de ne oldu?” gibisinden bir programı içine politika-siyaset katmadan yapabildiğimiz zaman başaracağız herhalde. Çünkü bu ülkeyi, “politika” kurtarmayacak. Asla! O halde bırakın politika-siyaset yapmayı. İşinize gücünüze bakın. Politika sadece aynı kafadan iki kişiyi birleştirir ama aynı kafadan binlerce insanı da birbirinden ayırır.
Hangisini tercih edersiniz?

Oasis “D'You Know What I Mean?” şarkısı güzel bir soru cümlesi olduğu kadar aynı zamanda harika bir eser.


(Pics are taken from bbc.co.uk, sing365.com and http://static.sky.com/images/pictures/1304170.jpg)

Perşembe, Ocak 12, 2006

Teaser


Çok yakında döneceğim. Yukarıdaki "teaser" niyetine kullandığım ekran görüntüsü ile biraz ipucu da vermiş olayım. "Britain is exporting pop music again" cümlesinin kurulmasına sebep olan etkenleri irdelemiş bulunmaktayım. Son günlerde beni bu konudan başka etkileyen bir şey olmadı.. Yavaş yavaş toparladım sayılır. "Kendime geldim" diyebilirim. Keşke şu tatil biraz daha uzun olsaydı.. Herhalde tam manasıyla kendime geldim diyebilirdim o zaman. Ama zaman bizi beklemiyor. Biz zamanı beklemek zorunda kalıyoruz. Yazık bize. Olsun.

Çarşamba, Ocak 04, 2006

İyi değilim. Umarım en kısa zamanda düzelir ve kaldığım yerden devam ederim yazmaya.
Linke tıklarsanız, anlatmış olurum herhalde bir kısmını. Tekrarını yazacak gücü bulamadım çünkü... :(

Salı, Ocak 03, 2006


Bir kitabın en sevdiğim yeri, kapağı açtıktan sonra karşınıza çıkan; kitap ismi, yazarı ve varsa çevirmen isminin yazıldığı kısım. Hele kitap ikinci hamur kağıda basılmış ise... O sayfayı açar dakikalarca bakarım. [İmza sayfası da denebilir buna. Akla takılan bir başka nokta; yazarların neden kitabın kapağını değil de içini imzaladığıdır. Futbolcular ve şarkıcılar, resimleri ve topları imzalarlar ama yazarlar "örtüyü" kaldırıp imzalarını oraya çakarlar! İlginç.]

Mary Wells Lawrence'ın "Bir Koca Hayat" kitabını okumaya devam ediyorum. "O" sayfaya takıldım yine. "Rich Dad, Poor Dad" devam ediyor. Branson'ı okumayı uzattıkça uzatıyorum. "Çöpteki Çiçekler" aralıklarla okunuyor.

Bir şeye daha karar verdim bugün. "Who's The Boss" diye bir dizi vardı hani eskiden. O dizi ile, daha doğrusu Angela Bower ile Mary Wells Lawrence arasında benzerlikler yakalamaya başladım. Bildiğim kadarıyla bu dizinin ardından Judith Light (Angela Bower) kanserle boğuştu. Mary Wells Lawrence'ın da kansere karşı bir savaş verdiğini kitabın arka tarafından öğrenebiliyorum.
Bir ortak taraf daha yakaladım şimdiye kadar. Mary Wells Lawrence, kurduğu ajansta annesini telefonun başına oturtuyor. Angela Bower'ın da Who's The Boss dizisinde kurduğu ajansta, annesi sekreterlik görevini üstleniyor.

Benzerlikler dikkatimi çekmeye devam ederse, teorimi oluşturacağım. Şimdi, tekrar kitabıma dönüyorum. [Bu saatlerde kitap okumayı seviyorum.]

Sayın Haluk Mesci'ye de bu kitabı çevirdiği ve raflarımıza kazandırdığı için teşekkür ediyorum.

"I'm enjoyin' it." :)

Kitabım çıkarsa bir gün piyasaya, imzalamam istendiğinde direk kapağı imzalayacağım. Asetat kalemi (CD kalemi diyen de var) bu işi çok güzel yapar...

[Who's The Boss cast picture taken from http://www.nostalgiacentral.com/images_tv/whoboss2.gif]