Murat Kaya

Pazartesi, Şubat 27, 2006

The Young Ones


Postlarımda, link vereceğim zaman metnin renginden farklı olsun diye altı çizili kısma bir renk yüklüyorum. Rengi de, linkin içeriği ile ilintili bir şekilde vermeye çalışıyorum. Mesela Layer Cake'e "sarı" verdim (sarımsı oldu). Museum Of Art'ın sitesi mavi idi, link de "mavi" oldu. Marketing Post, portakal rengi imajı bıraktı bende diye linkleri "turanj" renkte verildi...

Az önce The Young Ones linkine renk verirken, çok düşündüm. Bulamadım bir renk. Belki bardağın boş tarafından giriş yaptım The Young Ones'a ama "ürünün" aklımda bıraktığı bir renk yok. Jeneriği de sabit olmadığı için herhangi bir renk algısı bırakmıyor izleyicisinde. Ben de en azından şimdiye kadar vermediğim renklerden biri olsun diye "lacivert" yaptım.

Bardağın dolu tarafından giriş yapayım şimdi:

Üniversite çağındaki dört tane elemanın, ev arkadaşlığını konu alıyor. "Dört farklı karakter bir evde kalırsa ne olur?" sorusuna cevaplar veriyor. Hatta cevabı da aşıp gevezeliğe başlıyor, iyi de oluyor aslında.

Dizinin adı, Cliff Richard'ın oynadığı "The Young Ones" filminden geliyor. Cliff Richard nereden geliyor peki? Dizinin oyuncularından biri olan Rik Mayall yazıyor da diziyi Ben Elton'la, ondan. Dizide de Rik Mayall, Cliff Richard hayranı bir komünist öğrenciyi canlandırıyor. Ona göre, ev arkadaşları da, biz izleyenler de faşistiz. Polisler ise hem faşist hem de "pigs". Rik'in tüm sülalesine sövebilirsiniz ama Cliff Richard'ın resmine bile saygı göstermeniz gerekir. [Bu köşeli parantez spoiler içeriyor - İşin ironik tarafı, dizinin de kaçırdıkları bir otobüs ile Cliff Richard billboard'una çarptıktan sonra uçurumdan yuvarlanarak bitmesi!!]

Karakterlerin adları da özenle seçilmiş. Mesela Vyvyan Basterd. Devamlı "savunma" halinde olan Rik'in, bağıra çağıra yaptığı konuşmalar arasında saydığınızda, binlerce defa "Vyvyan, you bastard" dediğine şahit olabilirsiniz.

Hippi Neil. Kurnaz Mike. Ve apayrı karakterleri canlandıran Alexei Sayle. Balowski soyadlı ev sahibi, soyguncu, terörist, makinist, stand-up'çı... Beklenmeyen bir anda karşımıza çıkıyor ve hepsinde de harika bir "aktör" olduğunu hissettiriyor. Aslında dizi boyunca, hiç tahmin etmediğiniz karakterler karşınıza çıkıyor. Mesela kapının önünde duran ağaç, duvardaki afiş, yerde gezinen fareler, kediler, köpekler, balıklar, sinekler hatta mobilyalar... Her an her şey konuşabiliyor bu dizide. Bu yüzden de izlemesi biraz zor. Aslında oturup izlemek için de bir sebebiniz yok, çünkü hiçbir bölümde bir "hikaye" yok. Takip ettirecek bir unsur yok. İzlemek için "merak" sahibi olmanız gerekir sadece. Tek başına bu özelliği bile dizinin uzun ömürlü olmamasını sağlamış. Yoksa karakterlerden birine televizyonu "yedirmek", siz evinizde yokken evde masal kahramanlarının gezdiğini görmek, her daim dağınık ve iğrenç bir görüntü içinde bulunan evde geçen bir diziyi seyretmek için başka nedeniniz olamaz.

BBC, bu diziye sit-com değil de "Light Entertainment" ismini verdiği için, her bölümde bir grup şarkı söylüyor. Ama bizim TV programlarında olduğu gibi "şimdi karşınızdaaaaaaa bilmem kim" diye girmiyor bu şarkıcılar sahneye. Bir anda şarkıcı, grup veya şarkı ile ilinti kuruluyor ve müzik başlıyor. Müzik sürerken, bir yandan dizi de devam ediyor ve bu sebeple görsellik "klip" havasına bürünmüyor. [Bu satırları yazarken canım Alphaville'in Middle Of The Riddle şarkısını çekti.] Young Ones'ı izleyen biri, Dexy's Midnight Runners, Madness, Nine Below Zero gibi 80'lere ait grupları dinlemenin zevkine de erişiyor. Come On Eileen'i dinlemek isterdim aslında dizide... Ama yine de "Nine Below Zero" grubu ve "Eleven plus Eleven" şarkısıyla tanışmamı sağlayan yapımcı Paul Jackson'a teşekkürlerimi iletirim.

Light Entertainment, onlara sit-com'dan daha fazla bütçe veriyormuş. Bu bilgiyi Wikipedia'dan öğreniyorum, çünkü her hafta seti kırıp döktükleri için dekorun her bölümde yenilenmesi gerekiyormuş. O zamanlar (yani 80'ler) için hiç de fena sayılmayacak görsel efektler de cabası. Yani Seinfeld setinde en fazla masraf oluşturan kalemin, Jerry'nin daire kapısı olması gibi. Kramer içeri her girişinde kapı zarar görüyor. Aç-kapa aç-kapa, ne kadar dayanır öyle değil mi?

Neil karakteri evin kızı gibi muamele görüyor. Yemeği, çayı ve temizliği yapan hep Neil. Sakin ve sessiz kişiliğinden ötürü diğerlerinin ezdiği, hor gördüğü bir karakteri canlandırıyor. Hatta kendisine önem verilmediğini düşündüğü için devamlı intihara kalkışıyor. Fakat intihar teşebbüsleriyle bile ilgi çekemiyor. En çok yaptığı yemek mercimek. Hatta dizi bana o kadar çok mercimeği hatırlatıyor ki, diziyi izlerken bir "mercimek yeme hastalığı" kaplıyor beni.

Mike TheCoolPerson ise, en fakir oldukları anlarda bile lüksünden taviz vermiyor. Jenerikte bile diploma alabilmek için hocasına rüşvet verdiğini izliyoruz, üç kare fotoğraf ile bunu anlatmak da tabi güzel bir incelik. Kişisel bakımına önem veren, hijyen kurallarına uyan, evin "abisi" rollerinde görünen Mike, ev toplantılarını da yönetmekle yükümlü görüyor kendini. Televizyon lisanslarını ödemedikleri için evlerine gelen müfettişi atlatmak üzere, Vyvyan'ın televizyonu yemesini emreden de O.

Vyvyan, tıp öğrencisi. Alnında yapışmış yıldızlar paslanmasın diye yağmurda alışverişe gitmeyi reddeden, aç kaldığı için Neil'in bademciklerini söküp yemeyi düşünen, canı sıkıldığı için ne bulursa kırıp döken, Rik'i sinirlendiren, kızdığı zaman eline geçirdiği her şey ile arkadaşlarının (Mike hariç) kafasına vuran bir deli. Kadavra dersinde beğendiği bir bacağı kesip eve getiren ve arabasının ön tarafına monte etmeyi düşünebilecek kadar hayalgücü geniş bir adam. Konuşması oldukça komik. Ne kadar iğrenç bile olsa, komik bir yan bulunabiliyor. Gittikleri "Doner Kebap" isimli pub'da annesine rastlıyor. "Annen barmen miydi?" diye sordukları zaman soğukkanlı bir şekilde "She was a shop-lifter when i knew her" diye cevap verebiliyor. [Neil'ın ise bu cümle karşısında, "dükkanı nasıl kaldıracak ki, küçücük kadın" diye sorması sanırım o zamanlar bile "soğuk" bir espriymiş herhalde..]

Rik, devamlı yüksek sesle konuşan, her daim savunma içgüdüsü ile davranan bir komünist öğrenci. Thatcher'dan nefret ediyor ve dizi boyunca ekrana dönüp "Bak Thatcher" diyip duruyor. Polislere hiçbir zaman polis demiyor. En sevdiği program "Nozin' Around" [Sunucuların, konukların ve fondaki insanların bile durmadan dans eder gibi kıpraştığı ve konuştuğu bir tv programı] halbuki diğerleri "Bastard Squad"ı daha çok seviyorlar. Hiçbir program bulamazlarsa, oturup hep birlikte televizyondaki "beyaz noktayı" izliyorlar. Kapalı bir televizyonda, beyaz bir nokta olduğunu hayal edin, işte oturup ona bakıyorlar saatlerce.. Rik, "People's Poet" isimli bir hayal kahramanı olduğunu düşünüyor, Cliff Richard ve polisler üzerine şiirler yazıyor. Anarşist olduğu kadar "korkak" da. Televizyon lisansı için müfettişin kapılarına dayandığı sırada, arkadaşları durumu atlatmaya uğraşırken o bir kenarda "Suç bende değil, diğer üçünde" diye ihbar notu karalamaya başlıyor. Bir ateist olmasına rağmen, ölümle burun buruna geldiği bir anda "inanmaya" başlıyor.

Dizi; karakterler, olaylar, replikler üzerine bir kitap yazılacak kadar materyale sahip. Aklıma Seinfeld üzerinden felsefe dersleri veren kitap geldi mesela. Seinfeld yüzlerce bölüm çekti fakat The Young Ones toplam 12 bölümden bile bir kitap dolduracak kadar konu çıkarmayı başarıyor. Bir bölümü baştan sona anlatmaya kalkışmak bile imkansız neredeyse. Ayrıntılara önem veren ve hayalgücü çoook geniş bir diziymiş. Rastgele bulmuştum ama gerçekten, arada bir izlerken, "iyi ki bulmuşum" dediğim bir dizi olma özelliğini koruyor.

İğrençliğini görmezden gelirseniz, dizi izlerken klasik anlatımlardan sıkıldım, yenilik arıyorum, kahkahalarla gülmesem de olur diyorsanız bu dizi güzel bir çıkış noktası. Ayrıca BBC'yi de tebrik etmek gerekir. Böyle izlemesi zor bir diziyi iki sezon bile yayınlamayı başardığı için. Allah aşkına, hangi dizide kukla bir farenin paramparça halini görmeye dayanabilirsiniz ki? Ya da her şeyin havada uçuştuğu bir evde geçen hikayeyi izlersiniz ki? Bir sonraki sahneyi görmek için hiçbir sebebiniz olmasa bile, izleyebilirseniz, sonuna kadar izlettiriyor.

Emma Thompson ve Hugh Laurie'den başka tanıdığım kimseye rastlamadım dizide - gruplar hariç. İzlerken zihnimi bambaşka dünyalara götüren, bu aralar bildiğim başka bir dizi yok maalesef. Belki bir daha yazarım. Belli mi olur...

Üç beş kelime sonra...

The Young Ones
İki sene önce rastgele bulduğum bir dizi idi. "İyi ki bulmuşum" diyorum şimdi.
Canım sıkıldığı zamanlar izlediğim şeylerden biri haline geldi.
Düşündürücü, şaşırtıcı, hem iğrenç hem de çok eğlenceli bir dizi.
Tutulmayıp yayından kaldırılmasına şaşırmamak gerek.
Şimdi bile benzer bir diziyi yayına soksanız, izleyici bulamazsınız.
Yani aslında bulursunuz da... Sınırlı sayıda. Benim gibi tipleri yakalamanız lazım.
Veya orjinalliğinden biraz ödün verip, aşırılıklarını yontmanız lazım.. O zaman da tadı kalır mı bilmem.

Birkaç kelime sonra Young Ones'ı yazacağım. Kelimelere dökmek, belki biraz reklamını yapmak, hem de yıllar sonra bakıp "aaa valla ne güzeldi" demek için.

Kayda geçmek lazım, yoksa unutuluyor.

Deşarj olmak için

"TV'ye çıkalım" dedi.
İyi çık.
"Satışları artırırız" dedi.
TV'ye çıkanın "satışları" artsaydı, haber kameralarına el sallayan adamlardan oluşan binlerce alışveriş merkezi kurardın.
"Bizim bilmem neyin manken arkadaşları da var.." diye eklediği zaman "ne güzel," dedim "Şimdi işimiz kolaylaştı".

Çekip gitti beynim, aklım, duygularım. Dinlemiyordu da. Parmağı, kağıt kesiği yüzünden kanayan adamın doktora gidip "elime önce cerrahi operasyon sonra da düzgün görünmesi için estetik ameliyatı yapılmasını istiyorum" diyerek doktorun fikrini almayan, gerizekalı bir "hasta" gibiydi. Ölüme terk ettiğimiz için vicdan azabı çekmeli miydik? Bilmiyorum. Ölmez herhalde.

Kafamda "Can't Get Blue Monday Out Of My Head" şarkısının giriş kısmı çalınca neşem yerine geldi. Nasıl mı oluyor? New Order'dan efsanevi Blue Monday şarkısını alıyorsun, Kylie Minogue'un "Can't Get You Out Of My Head"i ile birleştiriyorsun. Güzel bir karışım oluyor. İlk defa Layer Cake filmini izlerken duymuştum.. Hoşuma gittiydi. Arada bir çalar kafamda böyle.

Perşembe, Şubat 23, 2006

Negatif (-)

Virüs mü arıyorsun? Negatiflikten daha etkili bir virüsü kimse yazamaz.

Kendi rızanla bedenine aldığın tek virüs; negatiflik.

Sistemine girer girmez seni avlıyor. Anti-virüs yazılımın da yok. Olsa bile (kişisel gelişim kitapları desek..) yine senin negatifliğinin süzgecinden geçmek zorunda.

Negatifliği her yerden kapabilirsin. Dışarı çıkıp etrafına bakman bile yeterli. Dünyanın her yerinde var bu. Sadece "sağlıksız koşullarda" yetişmiyor yani bu negatif virüsü.

Bir insanı yok etmek isteyen de bu virüsü kullanıyor.
Bir sektörü bile ortadan kaldırabilirsin bununla. Parayı güç olarak görsen bile, o güç negatiflik virüsüne dayanamaz. Sağlık mı dedin? Hiç ağzımı açtırma. Sağlıklı bünyeni bile yok eder.
Bir ülkeyi hatta bir kıtayı bile ortadan kaldırabilirsin negatiflikle.
Haritada görünüyor olması yetmez bir ülkenin varlığı için. Yani sen istediğin kadar, "haritada dükkan aç". Negatiflik gelir seni de bitirir. Dükkanın yerinde durur ama sen durur musun bilmiyorum...

Negatiflik seni tepkilerinde bile yakalar. Muz kabuğuna basıp düşen adama gülersin. Aynı negatiflik sana, muz kabuğuna basıp düşen kişi "sen" olduğunda bile gülmeni öğretebilir. Peki durup düşünür müsün "gülmek zorunda olup olmadığını". İlla "tepki" mi vermen gerekiyor?

İlkokulda 8'den 10 çıkmayacağını öğrenip iki sene sonra -aslında- çıkarabileceğini ve sonucun -2 olacağını öğrendiğin zamanlarda bile vardı "negatiflik".

Negatifsen, sana "çıkmayacağını" öğretene düşman kesilirsin. "Çıkacağını" öğretene de hayran olursun.

İlla taraf tutmak zorunda mısın peki?

Düşündün mü hiç, tepki vermek zorunda mısın? Verdiğin tepki ile, sen karşılaşsan nasıl tepki verirdin? Bunu hiç düşündün mü?

Aynalar sana, seninle ilgili, yüz yıllarca yalan söyledi. Kameralar çıkana kadar kendini göremedin aslında. Kamerada gördüğünü de çok nadir olarak beğendin. Tersinden gidip hesap edebileceğin bir denklem değildin ki sen. Portreni çizen ressama da güvenemezdin, çünkü o da "gördüğünü" değil "duyguları ile gördüğünü" çiziyordu sana. Peki hiç geriye dönüp, aynalara yalancı diye tepki verdin mi? Hayır, vermedin. Çünkü henüz sıra ona gelmedi.

Bir gün birisi çıkıp sana, sıranın "ona" geldiğini söylemedikçe tepki vermek belki aklına bile gelmeyecek. Ama sen "tepki vermeye" devam edeceksin.

Negatif tepki vereceğine, lanet olsun, hiç tepki verme.

Negatiflik senin en zararlı mal varlığın. Biriktikçe arttığını düşünüyorsun. Bok biriktirip zengin olduğunu zanneden, sırası geldiğinde herkesin "tepki" göstereceği bir cesetsin aslında sen. O dediğin ancak "boklar ülkesinde" fayda verir sana.

Şimdi git ve boklarını temizle!
Burası negatiflikten kusmak üzere. Negatifliğe ihtiyacı olana sat sen hepsini. Satamazsan da, yak gitsin. Bayatlamamış hali bile leş gibi kokuyor zira.

Salı, Şubat 21, 2006

Bloglar

Bloglar üzerine düşündüm biraz. Şimdiki "yazılı" hallerinden görsel ve de işitsel bir hale gelmeleri ile daha fazla dikkat çekeceklerini tahmin ediyoruz genelde... İleride, "Yazı kalabalığı" yerine "gürültü ve görüntü çöplüğü" olmasını bekliyoruz. Belki de dünyanın kendisi bir gürültü ve görüntü çöplüğüdür, kim bilir. Bazen öyle hissediyorum. Bazen de sakin ve de güzel bir yer olduğunu düşünüyorum.
Her şeyin olduğu gibi blogların da iyi ve kötü yanlarını bir arada düşünüyoruz. Bir getirisi varsa, bir de götürüsü olması gerektiği öğretildi bize, belki de ondandır. Yazmak için zaman harcıyoruz, okumak için vaktimizi veriyoruz falan filan. Karşılığında kazandığımız şeyler de kişiye göre değişiyor.

Rock çağının da Türkiye'yi etkilemesini bekliyorlardı. Rock olarak değil, arabesk olarak etki gösterdi burada. Rock'çılar daha yeni çıkıyor. O halde blogların da kendi rayına oturması, sanırım, bir 5 sene daha istiyor. O halde, verelim o 5 seneyi.

Reklamcılık için de benzer şekilde düşünüyorum. Şimdiye kadar yaşadığımız 50'lerin Amerikası idi. 70'lerde bir durgunluğa girdi, biz de şimdi onu yaşıyoruz. 90'larda havasını buldu. Demek ki biz de bulacağız [Ne zaman mı? U do the math.]

Bayılıyorum bu düşünce sistemlerime. Bloglarla ilgili daha fazla bir şey düşünmek istemiyorum. Saldım çayıra. Yazacak daha çooook şey var. Yazalım, havamızı bulalım.

Çarşamba, Şubat 15, 2006

Bud Reklamları


BUDWEISER by DDB WORLDWIDE
Video sent by NedDorsey
Düşünün ki, Super Bowl'u izliyorsunuz. Reklam arasında bu filmi izlediniz. Anlık, geldi geçti. Buradan tekrar izleme şansınız var ama TV'de karşılaşmış olsaydınız herhalde tekrarını beklerdiniz. Öyle değil mi?

Bugün Adforum'da gördüm de... Alıp kendi blog'uma da koyayım dedim. Filmin adı Stadium, DDB Worldwide tarafından Budweiser için yapılmış.

"Her kuruşuna kadar helal olsun aldığınız para" demişlerdir herhalde, demedilerse izleyenler gidip döver çünkü Bud'dakileri.

Marketing Post

Önce bir iş gelişir. Mesela yazılı ve görüntülü basın. Ardından bu iş büyür ve kontrol etmesi zor bir duruma gelir. Peki bu durumda ne olur? Ajans Press çıkar, Medya Takip Merkezi çıkar ve sizin adınıza gazeteleri, televizyonları ve dergileri kontrol edip size özet sunar ya da işi kısa sürede tüketeceğiniz bilgi haplarına dönüştürür.

Bloglar başladı. Sayıları gittikçe arttı. Şimdi "blog eleştirmenliği" gibi bir iş bile başlayabilir. Yüz binlere varan blog arasında sizi ilgilendiren blogları sizin için takip edip, hap şekline getiren bloglar da çıktı. Bunlar arasında benim takip ettiğim tek bir blog var. "Marketing Post". Adından da anlaşılacağı üzere "blog gazetesi" gibi bir blog. Adına rastlamadığım, bilmediğim, duymadığım bir çok blogdan, kaynağını da göstererek sizin için blogluyorlar.


Sağ tıklayıp farklı pencerede açmak için link: http://map.blogsome.com/

Cuma, Şubat 10, 2006

Levi's Müzikleri


Fatboy Slim’in “klipleri” ünlüdür, bir başkadır, farklıdır demiştim ya. Hâlâ aynı fikirdeyim. Ekliyorum...

Levi’s da “reklam müzikleri” ile başkalaşmış bir markadır. Bu husus, Clinic’in “The Second Line” müziğini kullandığı, metroda geçen, bir kızla bir erkeğin, sırayla oralarını buralarını göstererek bir nevi sidik yarışı yapmalarını izlediğimiz reklamı ile ilgi alanıma girmişti. Clash’in “Should I Stay or Should I Go” şarkısını kullanan reklamı yarım yamalak hatırlıyorum, o daha eskiydi tabi metrodaki reklamdan. Shaggy’nin “Boombastic” şarkısı ile BBH tarafından yapılan Levi’s reklamı da taze sayılır. “Boombastic” lafı otogardaki çığırtkandan, marketteki kasiyere kadar herkesin diline dolanmıştı zamanında. TV’lerde en son karşıma çıkan Levi’s reklamı ise, mahalle arasına park etmiş bir Volkwagen minibüste (Transporter değil, 70’lerin Hippi minibüsü) gitarını gıcırdatan genç adam ve onu izleyerek dondurmalarını yiyen mahalle kadınları ile ilgiliydi. Geçen seneki, duvarları delerek yarışan kızla oğlanın olduğu film sanırım Türkiye piyasasında daha iyi anlaşıldı. Konu dağılmasın, müziklerden kopmayayım...

Yıl 2000’in ilk zamanları idi. 99’ların sonu da olabilir. O iki sene, bende “karışıyor”. Levi’s reklamlarından biri daha çıktı piyasaya. Her taraflarını bükerek ortalıkta dolaşan gençleri izlerken insanlar, ben daha çok fonda çalan müziğe odaklanmıştım. Bir de gece mesailerimin birinde MTV’de şarkının klibine rastlayınca Pepe Deluxé ile tanışabilmiştim. O sıralar Denizli’de ikamet etmekteydim, bulamadım doğal olarak Denizli’de Pepe Deluxé’ü. İstanbul’a gelip gittiğim sırada yaptığım araştırmalar da sonuçsuz kalmıştı. Denizli’ye döndüğümde bir gece gelen telefon yetişti imdadıma. Londra’dan bir telefon. “Murat, istediğin bir şey var mı buralardan?”. Olmaz mı? “Pepe Deluxé’ün kaç albümü varsa kap gel bana.”

İlk albümleri imiş. Levi’s reklamında duyduğum şarkı “Before You Leave” imiş. Albümleri oldukça sağlamdı. Hatta bir şarkıları daha var reklam aleminde kullanılan “The Beat Experience” isminde. Fakat hangi reklamlarda rastladığımı şimdi hatırlayamadım. O şarkı da çok iyi gelmişti. 60’larda çekilmiş The Avengers’ı (diziyi), 2050 yılında izlemek ve hayran olmak gibi bir his, sanki. Şarkı modern enstrümanlarla üretilmiş ancak 60’ların bilim-kurgu tadı var ya da, işte, dediğim gibi, The Avengers izlemek gibi.


“...Slowly, I have the feeling, that we’re going nowhere, unless, we’ve prepared to accept the journey and forget the destination.” Şeklinde bir bölüm vardı şarkının içinde. Tüylerimi diken diken etmişti o kısım. Metni, robot gibi bir okuyuşu vardı...

Neyse, Levi’s müzikleri, bunlarla sınırlı değil elbette. Ama bazı grupların bilinmesinde çok büyük etkisi olduğu kesin. Mesela Pepe Deluxé “Beatitude” isimli ikinci albümünü bile çıkardı. İlk albümün tadında. Güzel yani.

Müzikleri ile fark oluşturan başka bir marka düşündüm bir an. Aklıma gelmedi şimdilik. Blur’un “Crazy Beat” single’ını da ilk olarak Levi’s reklamı ile duymuştum. Yıllardır beklenen albümleri idi. “Crazy Beat” de ilk single’ı idi. “Kudurmuş” arabasının peşinden koşan kovboy müsvettesi elemanın olduğu filme güzel gitmişti. Arabayla rodeo, iyi fikir. Ama ben almayayım.

Sonuç; Levi’s iyi yapıyor. Böylesi güzel. Aferin Levi’s.

Pazartesi, Şubat 06, 2006

Hastalık Nedeniyle

Ara vermek zorundayım. Bugün hastalığın üçüncü günü.

Cuma, Şubat 03, 2006

How To Write A James Bond Movie (Başlık)


Giriş
Bond Movies For The Dummies” isimli kitabın yayınlanması ile “mizah” algısına girmeye başlayan Bond filmleri aslında oldukça ciddi yapımlardır. Yıllarca Amerikan yapımı filmlerde, tüm kontrolün Amerika’da olduğunu gösteren filmlere karşı ezik kalmamak için İngiltere tarafından öne sürülmüş bir teoridir. Yani müzik endüstrisi için “britpop”un anlamı ne ise, sinema endüstrisi için de “James Bond” filmlerinin anlamı budur.
Aslında Ian Fleming’in, James Bond’un ta kendisi olduğu ve “Eski Casuslar Kıraathanesi”nde, diğer casuslara anlattığı hikayeleri toplayarak bu seriyi yazdığını biliyoruz. Bu yüzden tüm James Bond filmlerinde, film başına en az üç kadınla karşılaşırız. Çünkü Ian amcamız, alışmıştır bir kere abartmaya. Ne de olsa eski casuslar, sahneye giren her yeni kadının üzerine “Vay be Ian lan (Espriye bak sen) demek bu hatunla da takıldın ha?” diye gaza getirirler Ian’ı. Anlattıkça yeni kızlar katılır filmlere. Avcıya sorsan hiçbir hayvanın da soyu tükenmez. Aynen öyle.

Bond’un kendisinden çok kızları seyircinin ilgi alanına girer. “Bond’un ne çok kızı varmış öyle” diyen teyze ise çekirdeğini çitlerken, torununun tuhaf bakışlarına maruz kalır. Peki Bond’un bundan haberi olur mu? Asla. Bir çocuk, sekiz yaşına gelene kadar “Bond Kızları”nı, Bond amcasının kızları zanneder. Çocukluğu “Niye Bond amcanın hiç oğlu yok, oynardık ne güzel” cümlesini sarf ederek geçer. Çarli’nin Melekleri mi? Hiç açtırma ağzımı.

Gelişme
Bir Bond filmi yapmanız için muhtardan ikametgah belgenizi alıp nüfus müdürlüğüne gidip soyadınızı memurun gülmesine aldırmadan “Brokoli” olarak değiştirmeniz gerekir. Çünkü aile mirasıdır Bond filmleri.

Öncelikle Bond’u berbat bir duruma sokmanız gerekir. Öldürebilirsiniz de. Korkmayın canım, öldürün. Gözlerimle şahit oldum Bond’un diriltildiğine. (Kaynak: Sean Connery’nin Bond’luğunda, You Only Live Twice filmi, yıl 1967). Bond’un “Jeyms Bond” çanta taşıması da şimdi komik geliyor bize. O zamanlar komik değildi bu. Louise Vitton’un bavullarının hepsi de Louise Vitton’du, öyle değil mi? Samsonite kullanacak hali yok ya?

Her film, Bond’un rezalet bir duruma düşmesi ile başlar. İzleyici anketlerinde bu durumun artık sıkıntı verici olduğu gözlenmiş olsa gerek ki, sonraki filmlerde öncelikle Bond’un haricinde berbat olaylar gösterilerek başlar olmuştur Bond filmleri. Bond’un bu rezaletlerden kurtulması ile jenerik de başlar. Oturur izlersiniz. Jeneriklerde, kızlar fon olarak kullanılır, hepsinin eline bir tabanca verilir ve o dönemin en önemli şarkıcılarından biri şarkıyı söyler. Klip gibi izlersiniz. Bu adet, 60’lardan kaldığı için değiştirilmeyerek “marka” olunduğu hissi verilmek istenir ama yeni bir izleyici anketi yapılsa bu durumun da Bond’un değişmesi gibi değişeceğini düşünüyorum ben hep. Jenerik bitene kadar sağınızda ve solunuzda kimin oturduğunu inceleyebilir veya filmde göremeyeceğiniz kadar erotizm izleyebilirsiniz. Nedense üzerine renkli ışık tutulmuş çıplak bir vücut Bond filmlerinde sadece jenerikte görülebilir halbuki filmin içinde kızcağızlar oraları görünmesin diye kıvranır dururlar. Kraliçe kızmasın diye herhalde.

Bond, Ian amcasının yüzünden “seksomanyak” olarak algılanmak zorunda kalmıştır. Bu yüzden sık sık Bond değişir. Dünyanın en bahtsız sekreteri olan Moneypenny (her kuruşun değerini bilir, müsrif değildir yani filmdeki diğer kadınlar gibi) kendisine neden böyle bir rol yazıldığını bir türlü çözememektedir. Hatta Bond’u “ukala” bulur. En sevmediği cümle “Kızım bana Bond’u bağla” olmasına rağmen bir kere bile bağlayamaz. Çünkü Bond’dur bu, bağlasan durmaz. Ayrıca her filmde kendisine yeterince özen gösterilmemesinden ötürü en sevdiği film Casino Royale’dir. O filmde de hafif meşrep gösterildiği için yüzü biraz kızarır. İngiliz kızı ne de olsa. Ne zaman IK’dan iş aramaya niyetlense, Bond dalar içeri. Bir çiçek ve “MI6’den emekli olunmaz ancak şehit olunur” fikri ile hep vazgeçer. Sanırım ikincisi daha ağır basıyor. Aslında, güzel bir sosyal güvenlik sistemi.

İngiltere dışında, dünyanın herhangi bir yerinde bir bela çıkarırsınız. Bela yoksa eski bela defterlerini kurcalar Bond’a iş çıkarırsınız. Paslanmasın çocuk. Zaten canı çıkıyor. Yalnız aynı anda iki bela çıkarmamanız gerekir, elinizde bir tane Bond vardır. Diğer Sıfır-Sıfır’lar işleri hep yüzüne gözüne bulaştırır. Adı üstünde; Sıfır-Sıfır bilmem kaç.

Bond, görevi alır. Bond okusun diye gariban yazıcıların tüm gece uğraştığı dosyaların, kullanma kılavuzlarının hepsini çöpe atar Moneypenny’e öpücük verip uzaklaşır. Bond bilgilendirilene kadar, izleyen çoktaaan bilgilenmiş olduğu için Bond’un nasıl da kendi bilgi seviyelerine ulaşacaklarını zevk içinde beklerken, Bond şaak diye sollar geçer onları. Ama mutlaka bir şeyi unutur. O da “kadın kılığına bürünmüş düşman” ayrıntısıdır.

İşte bu noktada bir sürü kadın çıkmaya başlar ortaya. Hangisi CIA tarafından görevlendirilmiş kadın casustur, hangisi karşı tarafı tutan kadın casustur, hangisi İngiltere vizesi peşindeki kadındır biz bile karıştırırız. İzleyen karıştırdığına göre Bond ne hale gelir tahmin edin artık. Bu duruma en çok Amerikalı aktörler sinir olur. Yalnızca İngiliz aksanı olduğu için yardımcı rollerde en güzel kadınlar verilen meslektaşlarını kıskanırlar. Bu durumu fazla açık etmezler yoksa işin ucu vatanseverlik durumlarına falan girer sonra Bond bile çıkaramaz onları o kuyudan.

Bond’un en enteresan özelliği, bütün dünya tarafından tanınmasına rağmen deşifre edilemeyen tek casus olma özelliğini koruyabilmesidir. Hiç yaşlanmaz. Kilo almaz. Asla hasta olmaz. Ski yaparken atış yapabildiği gibi, ski yaparken yapılan tüm atışlardan kurtulabilir. Dengesi muhteşemdir. Ronaldo bu yüzden Bond filmi izlemeye dayanamaz. Portekizce birkaç küfür savuruyor izlerken ama anlamıyorum. Sonra tercüme de etmiyor. Git Portekizce öğren diyor. Yok artık!

Ian amca espriden de anlar. Ama dozajında. Mesela bir gün Bond, Hindistan’a gider. Tekneden iner. Bir çıngıraklı yılan dans ettiren dilenci elindeki flüt ile başlar “James Bond Theme, Motion Picture Soundtrack” çalmaya. James Bond da döner, bakar. Buluşmak için sinyal olduğunu ise dilencinin “yılanlardan da nefret ederim” deyip yılanın olduğu kabı tekmelemesinden anlarız. Bir Türk, bu sahneyi izlerken “E be adam, madem sevmiyon, git çivili yatakta yatan Hint fakiri kılığına gir, yemedi di mi?” diye tepki verir. Bir Hollandalı, tepki veremez, uyku saati gelmiştir. Bir İspanyol “Ola” der, güler, geçer, anlamaz. Bir Alman “Was?” diye yanındakine sorar, yanında kimse olmadığını görünce konuyu bile unutur. Bir Japon kahkahalara boğulur. Bir Amerikalı, “Faggot” der, güler. Bir İsveçli ise pencereye bakar, “Anaaa Volvo’mu çalıyorlar, bıktım bu göçmenlerden” der gider.

Sonuç
Bond işini bitirir. Adam döver, vurur, öldürür, yetkisi vardır, MI6 lisansı, boru değil, Fifa lisansı, kokartı gibi değil yani. Nükleer başlıklı füzeleri bile pasif hale getirmekte Bond'un üstüne yoktur. Nükleer başlığı çıkartırken, titizlikle çalışır, çevresindeki denizaltı ekibine de "bakın, bakın böyle yapılır bu işler, okulda öğretmezler bunları!" anlamında bir bakış atar. Bu Ian amcanın "benim oğlan sadece kırmızı başlıklı kızlarla ilgilenmiyor, nükleer başlıklı füzeleri de bilir.." gibisinden bir övünme çabasıdır aslında.
Film boyunca, kadınlar öle öle en sona mutlaka iki tane kadın kalır. Fakat Bond, kadın hakları savunucusu olduğu için asla kadın öldürmez. Öldürülmesi gereken bir kadın varsa eğer bu zevki mutlaka başka bir kadına devreder. Son sahnedeki "Kedi Düellosu"nu kazanan, "Bond’la bir gece" ile ödüllendirilir. Fazlası yok, Moneypenny bekler yoksa. Üstlerini hep utandırmaktan dolayı gururlu bir ifadeyle kameraya bakar durur. Üstleri “Bu işi de batıracaksın Bond”, “Aman diyim Bond”, “Bak Bond bu son şansın, yapma”, “Yüzüne gözüne bulaştıracaksın Bond” gibi laflarla aslında Bond’u gazlamaktadırlar. Bond da bunu bildiği için hep utandırır. İlk filmden beri, son sahneler hep aynı olduğu için, ben hep son sahnede suratını kapatan Q, M ve diğer elemanlara şaşarım. BBG kamerası gibi adamı her yerde izlerseniz, her filmin sonunda olacak sahneyi hala ezberleyemezseniz, utanırsınız tabi. Fakat yönetmen abilerimiz bizi çok sevdikleri için, size göstermedikleri tüm sahneleri bize gösterirler, izleyicilere yani.

Siz de eğer bir Bond filmi yazacaksanız, Bond’u alakasız bir yerde belaya sürükleyin. Sonra beladan kurtulması için eline gerekli techizatı ve düşman tarafına en salak adamları verin. Böylece Bond’un kurtulması kolaylaşır. Kurtulunca çok fena gaza gelir ve aradan bir süre geçince geri gelir. Havadan veya denizden. Karadan beklemeyin. Her filmde ortalama üç kız olmasını hesaba katarak siz tüm filmi bir kadınla kurtarabilir misiniz bilmiyorum ama bu durum Bond’un hiç hoşuna gitmeyecektir emin olun. Ayrıca Ian amca izin vermez, sonuçta karizma var. Kavede, içinde bir tane kız olan hikaye mi daha çok ilgi çeker yoksa dört beş tane kızın olduğu hikaye mi?

Bond filmi yazmak zor iştir. Abartı sanatına hakim olmanız da yetmez. Politikadan çakmanız gerekir. Tarihten en azından bir defa bütünlemeye kalmış olmanız lazımdır. Matematik ve fizik konularından hiç anlamadığınız gibi nefret etmeniz gerekir. Ayrıca, hayır. Jenna Jameson, Bond filminde oynayamaz evladım. Kraliçe kızar sonra. Üstelik artık Çin devri başlıyor. Sonraki filmlerde çekik gözlü kızlardan kullanman gerekir. Geçti o sarışın kız, esmer güzeli dönemleri falan. Kraliçe kızar. Torunu da biraz büyüsün, ona da Çinli gelin alcak zaten.Bak gör.

Çarşamba, Şubat 01, 2006

My Name Is Blog, James Blog

Toplam 21 James Bond filmi çekildi şimdiye kadar. İlk James Bond, Sean Connery oldu. Sonra George Lazenby bir defaya mahsus olmak üzere James Bond oldu. Ardından Sean Connery ile bir film daha yapıldı ve asıl James Bond, Roger Moore çıktı ortaya 1973'deki "Live And Let Die" filmi ile. Sean Connery 1983'te son defa James Bond'u oynadı ve sonra Roger Moore'a bıraktı görevini. Moore da son filmini çekip miadını doldurdu. Timothy Dalton çıktı ortaya. İki film de Timothy'e yapıldı ve 1989'dan 1995' kadar hiç James Bond filmi çekilmedi. Pierce Brosnan, James Bond oldu ve 2002'de son filmini çekerek görevden alındı.

Bakalım daha kaç tane James Bond filmi çekilecek? 1963'ten 2002'ye kadar, tam 21 James Bond filmi ve 5 aktör eskitti bu seri.

"How To Write A James Bond Movie" başlıklı post ise, çok yakında, bu blog'da olacak... Yazarı, Junior CopyWriter.

Şimdiye kadar çekilen tüm Bond filmleri için Link Burada . Ama sizin "html"liğiniz tutmasın, sağ tıklayıp farklı pencerede açın. Casino Royale, Bond filmi sayılmıyor evladım. O ayrı.

Hayal Alemi


Dört karton ile beş karton sigara arasında kararsız kaldım. Ne kadar kalacağımı bilemediğim için beş karton sigara koydum çantama. Diğer çantamın içinde ise, bir kitap yığını var. Birkaç sayı Lürzer's Archive de aldım. Notebook bilgisayar alıp almamak arasında da kaldım. En iyisi onu da almayayım dedim, çantamda yeterince defter var. Bir sürü kalem de var. Klavye olmadan da yazılabilir. Üstelik bilgisayar dikkatimi dağıtabilir...

Yüklendim hepsini, çıktım yola. Bir süre bu resimdeki mekanda yaşamaya karar verdim. Neresi olduğunu bilmiyorum ama zihnim oraya yerleşti bile. Çok sevdim. Sabahları erken kalkacağım. Güneş doğmadan kalkmalıyım. Telefon da yok. İnternet de. Oraya yerleşip sadece kitap okumak ve etrafı seyretmek istiyorum. Elimdeki tüm kitapları bitirmek istiyorum orada. Sadece okumak. Mutlaka bir şeyler yazma ihtiyacı da hissedeceğim... Onun için de bir sürü kalem ve defter aldım. Hepsi çantamda. Müzik de yok. Doğanın müziği ile yetineceğim. Çok sessiz olursa mırıldanırım kendi kendime.

Hava kararınca yatacağım. Tıpkı eski insanlar gibi. Elektrik öncesi insanları gibi yaşamak istiyorum. Hava karardıktan bir süre sonra yemeğini yiyip, muma üfleyip, yatmak istiyorum. Sabah erken kalkmak için.


Çok fazla kıyafet de almadım. Bir-iki şort, birkaç gömlek. Yeterli.

Uzaklaşmak güzel olur belki. Sakinlik. Sessizlik. Belki sandala binip kürek de çekerim. Güzel bir spor. Yoruyor ama olsun.