Murat Kaya

Çarşamba, Mart 29, 2006

Güneş Tutulması

Bakalım güneş tutulması Ortak Defter'e nasıl yansıyacak...
Çok garip bir şey bu güneş tutulması.

Bari güneş tutulması raporumu vereyim...
Bundan önceki güneş tutulması sırasında üniversite öğrencisiydim. Bir ajansta "yaz stajı" yapıyordum. Gariptir, o zamana kadar güneş tutulması üzerine fazla bilgim yoktu, şimdi de yok gerçi. O günü çok iyi hatırlıyorum. Öğlen saatlerine kadar "çok neşeli" idim. Güneş tutulmasını izledikten sonra içimi bir sıkıntı kaplamıştı. Akşama kadar sürmüştü o sıkıntı. Sonra duydum ki, güneş tutulması kişiye böyle etkiler yapabiliyormuş. Bilimsel bir şey mi yoksa hurafe mi bilmiyorum (amma çok şeyi bilmiyormuşum yahu) ama bu sene de aynısı oldu.
Unutmuşum güneş tutulmasının bugün olacağını. Sabah, nemrut kalktım. Güneş tutulmasına kadar da kendimi nemrut hissettim. Güneş tutulması sırasında da nemruttum. Güneş tutulmasının ardından da nemrutça hislerim devam etti. Şimdi biraz daha düzeldim. Bu arada Nemrut kim?

Merak ediyorum, bu bir şartlanma mı yoksa gerçekten bir etkisi olabilir mi insana? Aklıma geldi. Rapor edeyim dedim. İyi gelir, yazmak.

Salı, Mart 28, 2006

Şeker Çantalar


Dün gece, Hallice isimli, ilüstrasyonların bulunduğu blog'a girdim. Birkaç günde bir girer bakarım yeni bir şeyler var mı diye Hallice'ye.. Blogger alışkanlığıdır ya, yorumlara da tıklanır. Yorumlardan birine tıkladığımda karşıma şu yukarda resmini gördüğünüz site çıktı. Normalde blogger profili çıkar ya.. Bu sefer, bu site çıktı. İyi ki çıktı.

Daha ilk bakışta içeride ne bulacağınızı güzel bir hikaye eşliğinde anlatan bir site. Kısa cümlelerle koskoca bir hikaye de anlatılmış. Hepi topu dört tane tıklanabilecek yeri var ve hepsi dolu. Siteye girmemle, içeriğini ve mesajını almam beş saniyeden az sürmüştür yani. Beğenimi sergilememse bayağı bir uzun sürecek gibi :)

Çantalar çok güzel. Hepsinin bir hikayesi var. Olayın yakalayabildiğim boyutları; web sitesi içeriğinde, girişimcilikte, pazarlamada, hikaye anlatımında (tahkiye diyeyim) ve ürün geliştirmede (daha artırılabilir) yani birçok şeyde başarılı olabilme durumu. Tebrik ederim.

Ben siteyi yeni keşfettim. Bloglayayım dedim.

Linkleri takip etme sıram şöyle gerçekleşti yani;
Hallice => MyCandyBags

Şeker gibi siteye ulaşabilmek için yukarıdaki resme tıklayabilirsiniz. Hallice'nin Barefoot In The Park yorumuna da bakmalı...

Pazartesi, Mart 27, 2006

BMW kısa filmleri


BMW kısa filmler yapıyor. Bunu herhalde, "Mr. BMW & Mrs. BMW" akşam evde otururken "Bayan BMW, koy bir BMW filmi de havamızı bulalım" desin diye yapmıyor. Adı üstünde; "BMW Experience".

BMW'nin dışında bunu yapan bir firma var mı bilmiyorum şimdilik ama işe yaradığı kesin. Neden mi? Şöyle ki; Levi's reklamlarının müzikleri ile anıldıklarını biliyoruz. "İstikrar" kelimesi bu anlatmak istediğim şeyi karşılar mı tam olarak... Bir mecra, bir tarz, bir format oluşturduktan sonra bunun üzerine yapılan her işin olumlu geri dönüşü oluyor diye düşünürüm hep. Mesela Fortis reklamları. Hiç kimse hemen koşmadı belki bankaya, Fortis'te hesap açtırmak için ya da işini büyütmek için. Öte yandan Fortis bebek paketinden dolayı kimse çocuk yapma fikrine de hemen atlamadı. Ama bir format oluşturuldu. Üstelik frekansın bolluğu ile belki de hedef "delik-deşik" edildi. Hani, hedef tahtasına bir kağıt koyarlar. "Hedef bu" derler, kimi ıskalar kimi de aynı noktaya ateş edebildiği için kağıdı delik-deşik eder ya.. Onun gibi..
Nike da mesela bu formatı kurmuş ve uygulamakta ısrar etmiş bir marka benim için. Adidas'ı da unutmayalım. Hatta Nike ile Adidas'ın bazı fikirlerinin birbiriyle karıştırılması bile çok sık başımıza geliyor. [Thierry Henry, hangi markanın filminde oynamıştı mesela, Nike mı, Adidas mı?]

BMW de, bütçenin bir kısmını Fallon ile birlikte kısa filmlere harcıyor. Bu filmler, bildiğim kadarı ile TV'lerden gösterilmiyor. Dağıtımını nasıl yaptıklarını tam olarak bilemiyorum ama, benim elime geçti bir şekilde.. Sitede yapılan açıklamada, BMW'nin "The Hire" isimli kısa film serisi artık internetten dağıtım yapmayacakmış. "The Hire" serisinden, üç-beş film izlemiş biri olarak şunu söyleyebilirim ki, fikir çok sıradışı bir şey değil aslında. "The Hire" serisini izlerken Luc Besson'un yazdığı, The Transporter filmini bolca anabilirsiniz çünkü fikir birbiriyle ilintili. Clive Owen direksiyonda, çeşitli "kurye" işleri için kiralanıyor. Tıpkı Jason Statham'in The Transporter filmindeki mesleği gibi. Bu arada Jason Statham'in de, The Transporter filminde işlerini BMW'si ile hallettiğini (seyretmeyenler için) belirteyim.

John Woo, Alejandro González Iñárritu, Kar Wai Wong, Joe Carnahan, Guy Ritchie, John Frankenheimer, Tony Scott ve Ang Lee gibi yönetmenler şimdiye kadar BMW için kısa filmler çekti. Çekmeye de devam edecekler gibi görünüyor.

Yukarda bahsettiğim filmlerin neredeyse hepsini izledim. Her izleyişimde "BMW sahibi olmak güzel bir şey" diye düşündüm. Her ne kadar şimdiye kadar hiç BMW kullanmamış olsam da. Potansiyel bir müşterileri oldum işte. Zamanı geldiğinde, satış yapmak için peşimde gezmelerine gerek yok anlamına geliyor bu. Zaten filmlerin hedefi de, bu değil mi? ROI'ye takılıp kalırsan, ne böyle filmin olur ne de böyle müşterin. [İlla mesaj vermek zorunda mıyım ben ya?]

Pazar, Mart 26, 2006

Easy Rider - Easy Downloader


İki gün önce i-tunes'u update ediyordum. Güncelliyordum.
Yükleme sırasında karşıma çıkan bu resmi, "capture" etme ihtiyacı hissettim.
Çünkü, Mona Lisa'da göremediğim kadar çok ayrıntıyı, bu capture'a bakarken gördüm. Belki yanlış bir karşılaştırma olacak ama... Başka türlü ifade edemedim.
Mona Lisa'yı küçümsemek gibi olmasın, ama bu "ekran görüntüsü"... Bilmiyorum. Çok şey anlatıyor. Etkiledi beni. "Easy Rider" filmi ne anlama geliyorsa geçmiş kuşaklar için, bu da öyle bir şey benim için.

Cuma, Mart 24, 2006

Eternal Sunshine of the Spotless Mind


Eternal Sunshine of the Spotless Mind'ı izliyordum dün gece...
Bir Charlie Kaufman filmi daha..
Hani, nick'imi aldığım, Ned&Stacey dizisinin de senaristlerinden ve yapımcılarından biriydi.
Çoğunluk kabul ediyor ki, Charlie Kaufman gerçekten iyi yapımlara imza atıyor. Charlie Kaufman isminin üzerine tıkladığınızda karşınıza çıkacak "yapım listesi", hiç de boş yapımlar değil. Hepsi, neredeyse sinema izleyicisinin beynine yön veren yapımlar arasında. Ned & Stacey hariç. Sanırım o diziyi, bir tek ben beğeniyordum.. Ned Dorsey, bana oldukça fazla ilham veren bir karakter idi.

Film bittiğinde, şaşkın bir şekilde akan jeneriğe bakıyordum.. Son kısımlara doğru yukardaki capture'da gördüğünüz görüntüde durdum. "Mavi Jeans", yapımcıların teşekkür ettiği markalar arasında duruyordu öylece.. Aferin dedim içimden. Güzel. Yukardaki resme tıkladığınızda büyüyor, daha okunaklı oluyor. O yüzden, "reha muhtar yuvarlağı" koymadım artık. Kör göze parmak olmasın diye.

Sonra da, akşama doğru garip bir mail geldi. Filmi izledikten sonra yaşadığım hislerin benzerini maili okurken yaşadım. Enteresan bir gün oldu.

Perşembe, Mart 23, 2006

Ferris Bueller's Day Off

Ferris Bueller's Day Off
Matthew Broderick pisses me off.
Arrgh!

Cumartesi, Mart 18, 2006

Gmail dolar mı, dolar. Doldu.

Hani 1 GB'lik bir alan vererek oldukça yüksek müşteri sayısına ulaşan G-mail vardı ya. 1 GB'lik alanın dolması halinde daha fazla alan vermeye devam ediyordu. Kota arttıkça seviniyordum. Düne kadar.

Dün; "Kotanız doldu, haydi artık mailleriniz silin biraz" gibisinden bir mesaj çıktı. Mecburen "sent mails" klasöründen silmeye başladım.

Kendimi, 2.7 GB'lik mail alanını doldurduğum için de ayrıca tebrik etmem gerekiyor herhalde. Züper.

Bu olaydan çıkardığım dersler de bana kalsın artık.

Perşembe, Mart 16, 2006

Gece Postası

Son zamanlarda geceleri uyuyamıyorum. Yatağa girdiğim anda düşünceler üstüme üstüme gelmeye başlıyor. Çığ gibi. Düşünce çığı. Mesela bu gece yatağa girmeden önce aklıma gelen fikir, bir pisuar markası için milyon dolarlık bir sonuca yol açabilir. Açmayabilir de...

Pisuardan kurtulduğum anda, aklıma bir hikaye geliyor. Daha önceden “aa unutmayayım bunu” deyip de, beynimin arka taraflarına aldığım notlardan biri çıkıyor yani ortaya... “Hah, bari şimdi unutmadan bunu yazayım” diyorum ama yataktan kalkarsam uykumun tamamen kaçmasından korkuyorum. Aklıma gelen son fikri sabah kalktığımda hatırlarım diye ümid ederek mırıldana mırıldana, koyuna çevirip çitlerin üzerinden atlata atlata uzun bir süre tekrarlayarak vakit geçiriyorum. O sırada, çitten atlayan koyunları seyretmek üzere bir kalabalık toplanmaya başlıyor. Gözüm kalabalıktaki bir kişiye takılıyor. Bu kişi, genellikle, eski zamanlardan, hani ilkokuldaki müstahdemin hayatınızda bir defa gördüğünüz babası gibi alakasız bir tip oluyor, eskilerden bir şekilde beyninize kazınmış birisi yani. Daha önce hiç gitmediğiniz bir şehirde, otobüsten inerken size hangi dolmuşa binmeniz gerektiğini büyük bir mutlulukla anlatan, hayatınızda bir daha görmeyeceğinizi, görseniz de hatırlamayacağınızı veya onun sizi tanımayacağını, hatırlamayacağını düşündüğünüz biri de olabilir bu... Duruyorsunuz o anda. “Doğru ya, insanlar birbirini hayatında belki birçok defa görüyordur, ama niye hatırlamıyorlar?” Al sana başka bir düşünce işte. Bir daha asla karşılaşmayacağınızı düşündüğünüz insan da, sizinle aynı anda o düşünceleri mi taşıyor? Ya da siz hatırlasanız bile, o hatırlar mı bilemezsiniz. “Bu neden olur?” sorusu başlar bu sefer beyninizin içinde bir o tarafa, bir bu tarafa gidip gelmeye. Sonra şaak diye bir kedi atlar yatağınıza. Fırtına bir anda kesilir, düşünceler kaybolur. Beyniniz, kediye odaklanmıştır. “Ne düşünüyor acaba şimdi?” diyerek bir kedinin beynine, düşüncelerine erişmeye çalışırsınız. “Kediler rüya görür mü acaba?” ya da “Ya bir anda kabus görür ve o korkuyla suratınızı cırmalarsa.. Ne yapabilirsiniz?” diye bir an düşünür sonra kendinize güler geçersiniz. Siz öyle sanın, o sırada beyninizde paaat diye bir cümle belirir: “Gülüp geçmeyin”. Bir komedi tiyatrosunun turne afişine ne kadar da yakışır bu laf öyle değil mi? Yakışmaz mı yoksa? Yok yok, çok basit, anlaşılır. Belki de anlamaz herkes.

Tiyatro deyince, az önce bıraktığınız “çitten atlayan koyunlar” gelir aklınıza, tekrar o köy meydanına dönersiniz. “Aa neresi burası?” diye bir bakarsınız etrafınıza. Sizin koyunları atlatmaya başladığınız yer, Konya’da bir ovadır belki ama birkaç tur atıp geldiğinizde o köy meydanı, Sicilya’nın bir köyüne dönüşmüştür. “Bu zihin de ne harika bir şey yahu” diye düşünmeye başladığınızda, omzunuza biri dokunur. Dekor değişir ve kendinizi bir kütüphanede bulursunuz. Çünkü, bilinçaltınızda kütüphane rafları arasında gezerken omzunuza dokunup “aradığınız kitap bu” diye size uzatan kütüphaneciyle karşılaşmışsınızdır bir kere ya da bir filmi izlerken bu sizin bilinçaltınıza girmiştir bir kere. Tek yönlü bir otoban değil ki bu “bilinçaltı”, gittiği gibi, gelir de bazen böyle... Omzunuza dokunan kişiyi de unutur, bu sefer kütüphanedeki kitaplar arasında, yıllardır arayıp da bulamadığınız kitap var mı acaba diye gezmeye başlarsınız. Ama raflar yalnızca Jules Verne kitaplarından oluşmaktadır. “Jules Verne’nin okumadığım kitabı kaldı mı?” sorusuna cevap ararken, Jules Verne kitapları ile gittiğiniz coğrafyalar, bir küre üzerinde belirmeye başlar. İsviçre’nin bir köyünde bulursunuz kendinizi yine. Zacherius Usta’nın saat atölyesinde. Saatçi Faik gelir o sırada gözünüzün önüne, hayal meyal, aile dostu, yıllar olmuş görmeyeli, en son küçücük bir çocukken görmüşüm. Aklımda tek bir benzetme kalmış onunla ilgili. Tansu Polatkan vardı, TRT spikeri, nedense Faik Amcanın yüzüne bakarken aklıma hep Tansu Polatkan gelirdi, ona benzetiyordum herhalde, belki de sesleri benziyordu sadece. İşin tersi, benzetme kabiliyetimden de pek emin değilim. Yıllarca, liseden bir arkadaşımı, üniversite yıllarında tanıdığım bir kız arkadaşa benzetiyordum. Aksilik bu ya, biri kız, biri erkek. Bir gün, kızı tanıyan bir arkadaşımla lisedeki arkadaşımı tanıştırdım, “işte bilmem kime benzettiğim arkadaş buydu” dediğimde kahkahalara boğuldu. Neyse, erkek cinsindeki arkadaşım bu benzetme yüzünden küsmedi bana. Biri gelip beni bir kıza benzetse kızar mıydım? Bilmem. Benzetme kabiliyetimin iyi olduğunu söyleyenler de olmuştu, ben hep onlara güvendim.

Ya şimdi fark ettim. Uyku tutmadı diye kalktım ve bunları yazdım. Saat 06:05. Hepiniz uyuyorsunuz şimdi. Atladığım, unuttuğum daha çoook şey oldu. Eh, onlar da belki başka bir sefer aklıma gelir.

Dedik ya, bu tek yönlü bir otoban değil. Giden, karşı yönden gelebiliyor tekrar...

Çarşamba, Mart 15, 2006

Branson'dan taksi hikayesi (II)

"Başka bir gün, hava yoluyla ilgili bir sorun hakkında neredeyse gece boyunca çalıştıktan sonra bir toplantıya gitmek için sabah erkenden taksi tutmak zorunda kaldım. Aileye 'hoşça kal' demeye, kağıtlarımı toplamaya ve son bir telefon konuşmasını hep birden yapmaya çalışırken her zamanki gibi birazcık geç kalıyordum. Gazeteleri okumayı ve toplantıya hazırlanmayı iple çekerek taksinin arkasına çöktüm.

Taksi şöförü, 'Oo' dedi. 'Sizi tanıyorum. Siz o Dick Branson'sınız. Bir plak markanız var.'
'Evet doğru' diye itiraf ettim.
'Şey, bu benim şanslı günüm' diye taksici devam etti. 'Vay vay vay, Bay Branson benim taksimde. Şimdi bir taksici olduğumu biliyorum - yani, bu açık, öyle değil mi? - ama bakın ne diyeceğim? Ben aynı zamanda bir müzisyenim. Gerçekten. Bir müzik topluluğunda davulcuyum.


Fazla coşkulu olmayan bir sesle, 'Harika' dedim. Kendimi yorgun hissediyordum ve susmasını ve gazeteme dönebilmeyi umuyordum.

'Şimdi, sakıncası yoksa size bir deneme bandımı çalabilir miyim? Yani, bu benim şanslı günüm ve sizin için de öyle olabilir. Size bir servet kazandırabilirim.'
'Bu güzel olurdu.' dedim.

Aynadan beni süzerek, 'hayır, siz biraz yorgun görünüyorsunuz,' dedi. 'Bunun hepsini dinlemek zorundasınız.'

'Hayır, lütfen teybi aç.'

'Hayır, siz çok yorgun görünüyorsunuz. Ama bakın ne diyeceğim; annemin evi tam şu köşeyi dönünce. Sizi hemen orada indirip beraber bir fincan çay içmemizin bir sakıncası var mı?'

İçim sıkılarak, 'Şey, bir TV stüdyosuna gitmeliyim' dedim.

'Sizinle tanışmaya bayılacak. Bu onu mutlu eder.' dedi. 'Sadece acele bir fincan çay.'

Dehşetli geç kalışıma boyun eğerek, 'Tamam, bu güzel olur' dedim.

Taksi bir yan yola saptı.

Şöför, 'Bakın ne diyeceğim' dedi. 'Bandımı koyacağım. Sadece size göstermek için.'

Taksi küçük bir evin dışında durduğunda bant tanıdık bir davul vuruşuyla başladı. Hoparlörlerden 'I can feel it, coming in the air tonight...' sözleri geldi.

Taksici arabadan atladı ve kapımı açtı. Bu Phil Collins'ti.

Kısa bir süre önceki ropörtajımda, rock yıldızlarının kim olduğunu tanımakta veya onların isimlerini hatırlamakta pek iyi olmadığım halde her zaman tanıyacağım bir yüz olduğunu belirtmiştim. Bu Phil Collins'in yüzüydü."


(Alıntı: Richard Branson, "Loosing My Virginity", Çağlayan Şantepe tercümesi ile, Elips Kitap, birinci baskı Şubat 2005, Ankara.)

Branson'ın ağzından Phil Collins (I)

"Başka bir toplantıda yeni bir şarkıcı, Genesis'in davulcusu hakkında tartıştık. 1980'de Simon [Virgin Music yöneticilerinden biri. MK], Phil Collins ile solo müzisyen olarak anlaşmak için 65.000 £ harcamak istiyordu. Simon bir kez daha bunun doğru bir hareket olduğundan son derece emindi ve Nik'in [Simon'un konumundaki bir diğer yönetici. MK] ona isnat ettiği bütün şüphe ve eleştirilere göğüs gerdi. Hatta Phil Collins ile anlaşma şansımızın olma nedeni, kayıt stüdyosu işinde büyümemizdi. Manor'la birlikte [Virgin Music'in sahip olduğu ilk kayıt stüdyosunun ismi. MK], Batı Londra'da Town House adını verdiğimiz bir stüdyomuz oldu. Bütün ses yansımalarını yok edecek normal yalıtımlı duvarlarımız olması yerine yalıtımı taş duvarlarla yaptık. Phil Collins bir kayıt yapmak istediğinde yüksek mertebede bir stüdyoya gücünün yetemeyeceğine karar verip onun yerine Taş Duvarlı stüdyoyu kiraladı. Orada, 'In The Air Tonight' için en sıra dışı davul kayıtlarını yapmayı başardığını anladı. Muhteşem ses veriyordu. Ve Phil ses teknisyenleriyle o kadar iyi anlaştı ki, kısa zamanda kendini Simon'la konuşur buldu. ve biz ne olduğunu anlamadan o bizimle anlaşmaya hazırdı.

Nik Simon'a Phil'in satabileceğimiz kaç adet solo albümü olduğunu hesaplamaya çalışmak için her çeşit satış sentezini yaptırdı. Nik, Genesis dinleyicilerinin bunu almayacağından endişeliydi ama Simon, bilinen Genesis hayranlarının sadece %10'u bile yeni Phil solo albümünü alsa, bizim para kazanacağımızı kanıtladı. Açık kredimize ve diğer topluluklarımızın sefil derecede düşük satış rakamlarına korkuyla bakakaldığımızda, yapacağımız şeyin kumar olduğunu biliyorduk. Nik, Phil'in saygınlığına güvenerek avansı toparlamak için mağaza kasalarından para alarak bile olsa, onunla anlaşmamız gerektiğini kabul etti. Phil, sıra dışı yetenekli bir müzisyen ve şarkıcı olduğunu kanıtladı. Sesi akılda kalıcıydı ve güfteleri dokunaklıydı: Kendi başına, Genesis'ten daha başarılı olmak onun alnına yazılmıştı."

Kitabın ilerleyen sayfalarında, Richard Branson'un, halkla iyi ilişkiler içinde bulunmak için katıldığı bir sosyal kampanyadan bahsediyor. Phil Collins'ten kopmayın, az sonra karşımıza tekrar çıkacak. Arada geçen bölüm "alakasız" sayılmaz.

"Basınla olan en büyük başarısızlıklarımdan biri, Çalışma Bakanlığının iş yaratmak için hayal ettiği bir projeye bulaşmamdı. İsmi UK 2000 idi. Bu projenin başkanı olmamı isteyen o zamanın Çevre Bakanı Kenneth Baker bana başvurdu. Mümkün olduğunca siyasi olmayan bir faaliyet olarak görülebilsin diye, hükümetin buna şartsız mali bir taahhütte bulunması şartıyla bunu yapmayı kabul ettim. İşsizlik 4 milyona doğru gidiyordu ve bu, işsizliği azaltmaya yardım etmek için iyi bir yol gibi görünüyordu."

Branson o günlerden bahsetmeye başladığı bölüme böyle giriyor.

"UK 2000'in ardındaki fikir, yüksek sayıdaki işsiz insanı çevreye faydası olan işlere yerleştirmekti. Bu işler şehir içi alanlarının temizlenmesinden oyun alanları yapmaya, kanalların temizlenmesine, yaya kaldırımlarının yeniden oluşturulması, eski sanayi bölgelerinin temizlenmesi ve ağaçlar dikilmesine kadar uzanan her çeşit işi içine alıyordu. Projelerden bazılarının denetlenmesine yardım etmeyi kabul eden ve yapıldığını görmek istedikleri şeylerden oluşan kendi listeleri olan, ama yapacak para ve iş gücü olmayan Friends of the Earth ve Groundwork gibi çok sayıda hayır kurumu ile bağlantı kurdum.

Atlantik yolculuğu hakkında Sicilya'da bulunduğum hafta sonunda insanların misafirperverliklerine teşekkür ederken bu rolü üstlenmeyi kabul edip etmemeyi uzun uzun düşündüm. Biraz heyecan yataran bir helikopter geldi. Bunun, Sun'dan bir gazeteci olduğu anlaşıldı. Bir sebepten ötürü bir süpürge taşıyordu.

'İşte Richard,' dedi. 'Bunu benim için tutar mısın? Tamam.' (Birkaç resim çekti.) 'Gülümse.' Ertesi gün Sun'ın başlığını görünceye kadar bununla ilgili hiçbir şey düşünmedim: 'ÇÖPÇÜLER KRALI'....

O andan itibaren UK 2000, çer çöp temizleme kampanyası olarak etiketlendi........ Üç yıl UK 2000'de kaldım ama o kaybedilmiş bir davaydı. Ona katılan herkes yaptıkları her ne olursa olsun çöp toplayan insanlardan daha fazla sataşıldıkları için moral kaybetti."

UK 2000 hayal kırıklığı ardından Atlantik gezisinden dönüyor Branson. Döner dönmez Thatcher tekneyi görmek istediğini belirtiyor. Branson da ona, Thames Nehri'nde bir gezi öneriyor. Thames üzerinde saatte beş millik hız sınırını geçmek için onay alıyorlar. Bob Geldof, Sting, Branson ve Thatcher, nehirde Atlantic Challenger ile geziyorlar. Hızı artırdıkları bir anda Thatcher, Branson'a eğilip 'Kabul etmeliyim ki, hız yapmaktan gerçekten hoşlanıyorum. Güçlü teknelere bayılıyorum.' diyor.


"Bir gün bir taksi çevirip içine atladığımda, kafamın içinde yüzen bütün bu şeyler nedeniyle muhtemelen kendini fazla büyük görüyordum.
Sürücü, 'Nereye gidiyoruz?' diye sordu.
'Billingsgate lütfen' dedim.
Yola koyulduğumuzda sanki beni yarı tanıyormuş gibi aynaya meraklı meraklı baktı ve 'Bana bir ipucu verir misiniz?' dedi.
Alçak gönüllü şekilde, 'Biliyorsunuz, bir plak şirketi, bir hava yolu şirketi, Heaven gene kulübü, plakçılar...' dedim.
Taksi şöförü, 'Hayır. Bana bir ipucu verin' dedi.
'Atlantik Okyanusu'nu geçiş, The Sex Pistols, Boy George, Phil Collins..." diye devam ettim.

Şöför tamamen apışıp kalarak, 'Afedersiniz efendim,' dedi. 'Ne hakkında konuştuğunuzu anlamıyorum. Billingsgate'e nasıl gideceğimiz hakkında bana bir ipucu verin.' "

Devamı sonraki post'ta olacak...

[Alıntı: Richard Branson, "Loosing My Virginity", Çağlayan Şantepe tercümesi ile, Elips Kitap, birinci baskı Şubat 2005, Ankara.]

Her Şeye Rağmen Reklam Yazabiliyorum

Bu hikaye, Barbara Gordon’un “Her Şeye Rağmen Dans Edebiliyorum” adlı romanına ithafen yazılmıştır.

Ödül gecesiydi. Salondaki reklamcılar, yıl boyunca yaptıkları işleri bir araya getirmiş, jürinin eline teslim etmiş, yarıştırmış ve aldıkları ödüllerle mutlu olmuşlardı. Şimdi de kokteylde yaptıkları işleri ve aldıkları ödülleri tartışıyorlardı. Onca “monolog” arasında benim düşündüğüm bir tek şey vardı: Eve gitmek!
Sakin bir şekilde evde oturup ödül gecesine kadar geçen zamanın yorgunluğunu atacağımı, “haftasonu” denen şeyi hissederek yaşayacağımı ve - hepsinden önemlisi - kendi kendime kalabileceğimi düşünüyordum. Hazırladığımız kampanyalar karşılığını vermiş, satışlar zirve yaptığı için müşterilerimizle aramızı düzeltmiş ve herkesin merakla beklediği bu ödül gecesinde, “büyük ödül” de dahil olmak üzere birkaç kategoride daha ödül almıştık. Körkütük sarhoş bir şekilde sahneye çıkıp teşekkür konuşması yapmak yerine, beni övüp duran sanat yönetmeninin suratıma kattığı utanç kırmızısı tam olarak geçmiş değildi. Arabama binip eve gitmek üzere otoparktan çıkarken telefonu kapattım. Kimse beni aramasın, kimse bana ulaşmasın diye. Hesaplarıma göre, hafta başına kadar, yani iki gün sonrasına kadar kimse beni rahatsız etmeyecekti. Evime gidip, sıcak bir duş alıp, bu soğuk kış gecesini bir “yaz tatili”ne çevirebilirdim.

Daire kapısının önünde beni bekleyen sanat yönetmenine rastlayana kadar hesabımda bir hata olduğunu düşünmüyordum. Hesaba katmadığım bir şey daha vardı; köpek balıklarının vücuduna yapışan asalak deniz canlıları...


[Devamı, aşağıda...]

Her Şeye Rağmen Reklam Yazabiliyorum (devam)

“Şef hazretleri, hoşgeldiiii” diye sarhoş bir bağırışın ardından birkaç dakika boyunca duymak istemeyeceğiniz kadar bol “konserve” kahkaha duydum ve iki kişilik, “mutluluk görünümlü azap” tiyatrosu izledim.

“Bakın çocuklar, canım çıkmış bir vaziyetteyim. Görmek istemediğim insanlar listesinde rezervasyonunuz da yapılmış. Ne güzel değil mi? Haydi, pazartesiye kadar beni rahat bırakın” diyerek evime yöneldim.

Alkolde bekletilerek kızartılmış bir sanat yönetmeniyle, “promosyonu” olarak gittiği her yere gelen, gövdesine yapışmış asalağın, yadırgayan ifadeleri ile karşılaştım. En kötü şey ne olabilirdi ki? Küsüp bir daha böyle çat-kapı yapmazlardı. Aslında istediğim de bu idi. Evinize çat-kapı yapan bir sanat yönetmeninden daha kötü bir şey varsa, o da çat-kapı yapan bir Azrail’dir. İş hayatı ile özel hayatı birbirine karıştırmayacaklarını düşündüğüm için, işle ilgili bir problem yaşayacağımızı da tahmin etmiyordum. Aslında biliyor musunuz, lanet olsun, işle ilgili problem yaşamak da umrumda değildi artık. İstifa eder, çeker giderdim. Bundan daha kötü ne olabilirdi ki? Beatles değildik, meğer ki gruptan biri ayrılsa altüst olalım...

Arkamda iki tane şaşkın surat bırakarak evime girdim. Kapıyı kapattım ve sanki anahtarları varmış da ardımdan eve dalacaklarmışcasına, bir de kapıyı kilitledim. Kapının arkasına da bir sandalye dayadım. Evet, sandalye; abartmak, benim işim. Görünüşe bakılırsa, aynı zamanda, “özel hayatım”.

Sakin evim. Sessizliğin en güzel hali. Gecenin sessizliği. Soğuk bir telaşla kaplı dış dünyaya rağmen, her zaman sıcacık kollarıyla beni saran "sığınağım". Bazen merak ederim, diğer insanlar evlerini sevmez mi ya da benim gördüğüm gibi görmezler mi diye. Problem belki, bu insanların evlerine olan bakış açısında değil de, benim o insanlara bakış açımda. Fakat bu gece, bunları düşünmek istemiyorum. Sadece, evimde rahat etmek ve kendi dünyamla başbaşa kalmak istiyorum. Çok büyük bir şey değil ki.

Ama önce isterseniz, sizi dört yıl öncesine götüreyim ve hikayemi anlatayım. Geçirdiğim bir sinir krizi sonrasında reklam yazarlığını bırakmıştım. Üzerime üzerime gelen kampanyaların, memnuniyetsiz insanların, her zaman daha fazlasını istiyormuş gibi görünüp aslında ne istediğini bile bilmeyen kalabalıkların ve hepsinin arasında geçirdiğim kendimden uzak günlerin (yılların) eseriydi bu kriz. Gemiler, ne istediğini bilmeden yanaşıyordu limanıma. Onlara sunduklarımı da bir gün beğenirken ertesi gün başka bir geminin limana girmesi ile vazgeçiyorlardı isteklerinden. Hayatın eskisi kadar yavaş olmadığını söyleyip duruyorlardı ama yüzlerine baktığımda aslında kendileri hareket etmiyordu, duruyorlardı, sabit, hareketsiz, eylemsiz.

“İnsan tamircisi” gözüyle baktığım bir psikiyatristten yardım almaya başlamam da bu dönemlere denk geliyordu, hareket etmek için ya da gerçekleştirdiğim bu fiilin zaten “hareket” olduğuna kendimi inandırmak için. İnanın sevgili okurlarım, psikiyatristin tamire benden daha çok ihtiyacı vardı. Parasını ödedim, reçeteyi aldım ve oradan uzaklaştım. “Alka-Seltzer” yazıyordu kağıtta, iğrenç bir el yazısı ile. O müthiş kampanyaların da ne menem bir ilaç için hazırlandığını kendi deneyimlerimle görmüş olacaktım. Neden kullanıyordu insanlar bunu? Önce birbirini zehirleyip sonra yeniden zehirleyebilmek için zehirlenene panzehir veren bir toplum mu olmuştuk biz? Beni zehirleyen “gemiler” değil de liman mıymış yani? Veya tek problem “liman”da değil miymiş peki?

Değilmiş.

Gemileri yakmaya, işte o zaman karar verdim. Aldım elime kibriti ve tek tek yaktım limandaki tüm gemileri, limanı terk ettim sonra da Alka-Seltzer’imi alıp evime kapandım. Çok kızdılar bana. Ama umrumda bile değildi. Doktorlarıydım onların, hastalandıkları zaman aradıkları... Verdiğim reçeteleri beğenmez olmuşlardı, ben de istifa etmiştim. Bunun nesine bozuluyorlardı ki? Ben hasta değildim ki. Doktordum. Hemşire bile olsam, bir hastadan daha çok şey bildiğim için hemşireydim. Pratisyen, uzman, diş hekimi, tıp profesörü, eczacı... Bu ünvanlardan herhangi bir tanesi, bir hastadan daha çok şey bilir.

Şimdi ben hastaydım ve doktor ortalıkta hiç görünmüyordu. Evimden dışarı adım atmadan Alka-Seltzer’lerimin tadına bakıyordum. Hapımı içtiğim zaman sakinleşiyordum. Demek ki, çok gergindim. Peki beni niye germişlerdi? Neden izin vermiştim germelerine?

Durumum ciddileşti. Evde garip olaylar yaşamaya başlamıştım. Telefonun fişini çekmiştim ama bu sefer de kapıma devamlı yumruk atan birileri vardı. Sokaktan geçen birileri, pencereme taş atıp duruyordu ama hiçbir zaman camlarım kırılmıyordu. İlk başta garipsemiştim tüm bu olanları ama sonra alıştım. Artık oturduğum kanepe bile ben üzerinde otururken kalkıp banyoya gidiyordu. Bilgisayarım bana itaat etmiyordu. Kapım hep kilitli olmasına rağmen birisi gelip kitaplığımdan en sevdiğim kitaplarımı çalıyordu. Annem başka bir şehirde yaşıyor olsa da, mutfağımdan bana seslenip duruyordu. Uykumda bir kadın beni uyandırıp “çocuğumuz nerede?” diye soruyordu ve ben o kadını tanımıyordum hatta evde tek başıma olduğumu söyleyip onu kovuyordum.

Birkaç ay sonra, hiç dışarı çıkmadığım için elektriğimi ve suyumu kestiler. Kapıma itfaiye dayandı. Kapıyı kırıp içeri girdiler. Kaçmaya çalışırken bahçede emekleyen bir bebek gördüm. Hiç o kadar küçük bir yaratık görmediğim için ondan korkup bir ağacın arkasına saklandım. Saklandığım yerde beni kelepçelediler ve bir kliniğe kapattılar. Tavandan duvara, yattığım yataktan çarşafıma kadar her şeyi bembeyaz olan bir klinikte buldum kendimi. Sonrasını hatırlamıyorum.

Gözümü açtığımda karşımda bir kalabalık vardı. Annem olduğunu iddia eden bir kadın, babam olduğu söylenen bir adam ve doktorumun dediğine göre akrabalarım olan diğer insanlar, yanyana durmuş bana bakıyorlardı. Hiçbirini tanımıyordum. “Alka-Seltzer’iniz var mı?” diye sormuşum.

O klinikte ne kadar kaldığımı ben de hatırlamıyorum. Fakat taburcu edildiğim günü bugün gibi hatırlıyorum. Ne yapacağıma dair sorular soran bir psikiyatrist vardı karşımda. Şimdiye kadar ne iş yaptığıma dair çok şey biliyordu. Bu bilgileri nereden edindiğini sorduğumda bana gülmüştü. Görüşmemiz teknik olarak başarılı geçmişti herhalde ki o gün beni ailemle birlikte eve gönderdiler. İlaçlarımın tadı Alka-Seltzer’den farklıydı ve ben reklam yazarlığını nasıl yaptığımı merak ediyordum. Bana yazdığım ilanları gösteriyorlardı, filmleri seyrettiriyorlardı. Bir gün salonda, sanat yönetmeni olduğunu söyleyen bir adamla karşılaştım. Hatırlıyor muydum acaba onu, onunla birlikte yaptığımız işleri, arkadaşlarıyla birlikte geçirdiğimiz geceleri.

Dediklerine göre, üç buçuk sene önce bırakmıştım işi. Sonra bir daha hiçbir şey yazmamıştım. Yeniden yazmam için normale dönmem gerekiyordu çünkü bu “yazma güdüsü” bir travma ile makyajlanacak kadar kolay bir sivilce değildi.

Eski günlerime dönmem fazla uzun zaman almadı ama sosyal şartlar değişmişti. Potansiyel bir hasta muamelesi görüyordum insanlardan. Artık bana ve birbirlerine daha fazla tahammül gösterebiliyorlardı, müşteriler de yumuşacıktı ve benim tabirimle hepsi “daha korkak”tı. Misafirlerinin, toplantı masasında kek görmek isteyeceğini tahmin edebilirlerdi belki ama elimdeki kalemi kalplerine ne zaman saplayacağımı asla kestiremezlerdi.

İşte bu şartlar altında çalışmaya devam ederek eski günlerime kolaylıkla dönebildim. Liman aynı limandı ama zihniyetin değişmesi, gemileri de bir düzene sokmuştu. Gemilerden birinin adını Alka-Seltzer koydum. Onsuz geçirdiğim ilk gece, bu ödül gecesiydi işte ve şimdi kapıda iki tane kızgın surat benim kapıyı neden kapattığımı anlamaya çalışıyordu, üstelik kendilerinin bile çözemediği ifadelerle.

“Seni hayata ben döndürdüm! Nankör herif!” diye bir ses geldi dışardan.
“Bir tane Alka-Seltzer’den zarar gelmez” diyerek tekrar başladım.
Bilgisayarımın başına geçtim. Gözüm bilgisayarımın yanındaki davetiyeye kaydı. Hikayemde bahsi geçen sanat yönetmeni ile kapının önündeki sanat yönetmeni aynı kişi değildi bile. Sanırım her şeyi karıştırıyorum. Kapının önünde, gövdesindeki asalak canlı ile bana bozuk atan köpekbalığı kimdi madem? Neyse...

Her şeye rağmen reklam yazabiliyordum işte.

Murat KAYA
13 Mart 2006 Pazartesi

Pazartesi, Mart 13, 2006

Leon


Leon, 1994 senesinde vizyona girmiş. Sanırım, ben 1997 yılında seyretmiştim. Çoğu izleyici gibi, filmi ben de beğenmiştim. [imdb'nin "top 250" listesinde 45nci sırada.]
Geçenlerde bir daha aklıma geldi bu film. Her filmi hatırladığımız sahneler vardır ya. Leon için, çoğunlukla hatırlanan objeler süt kutuları ve saksıdaki çiçektir herhalde. Ama ben şu resimdeki kare ile hatırlıyorum. Gene Kelly'nin danslarına dalıp giden Leon'un o bakışları, o heyecanı, o mutluluğu benim kafama kazınmıştı. Neredeyse boş denebilecek bir salonda, mutlulukla kendini izlediği filme kaptırmış kişinin, bir kiralık katil olduğunu tahmin etmezsiniz. Ama öyle. Kiralık katil de olsa, küçük bir mutluluğun anlamını biliyor olmalı.

Salı, Mart 07, 2006

Manyakça

Bildiğimiz pazarlamanın sonunu yazan adam,
bildiğimiz reklamcılığın sonunu da getirdi mi acaba. Merak ettim.

"Coca-Cola'nın tüm reklam harcalamarını, Pepsi'ye yaptıracak bir yöntem buldum arkadaşlar!".

Vay be! Böyük Adam, Bööyük adam!
Bir kuruş reklam harcaması yapmadan, tüm masrafı rakibine ödetebilen bir adam olsa, ona ne kadar maaş verebilirler ya da hisse vermeye kalksalar, firmanın bütün hisselerini mi verecekler?

Kitabı okumamış olduğumu belli ediyor mu acaba bu yazı? Neyse ben bir ara onu da okuyayım, belki adam gerçekten böyle bir cümle kurmuştur falan... Sonra kopyacı durumuna düşen ben olurum.

Bir blog daha


Mediacat yazarlarından, sevgili Özge Yılmaz da blog sahibi oldu. Aramıza katılan bu bloga, uzun ömür diliyorum. Allah, webmasterlı-bloggerlı büyütsün. Amin.
Blogu ziyaret etmek için yukarıdaki resme tıklayınız.

Senaryomu Ellemeyin

Birisi bir senaryo yazar. Mutlaka birisine de okutur. Eleştirmesi için. Onu okuyan, alır eleştirir.

Romandan filme geçirmek de zor bir iştir.

Jonathan Safran Foer romanı yazmış Liev Schreiber de senaryo haline getirmiş.
Ortaya Everything is Illuminated diye bir film çıkmış. İzlerken ya sıkılır ve kapatırsınız ya da filmin anlatmak istediklerini öyle sıkı yakalarsınız ki sizi alıp götürmesine ses çıkarmazsınız.

Hatası yok mu? Var. Ama o hatadan dolayı bu filmin yapılmasına kimse engel olmamış. Eğer senaryoyu okuyanlar o hataya odaklanıp kalsalardı bu film proje olarak rafa kalkardı. Merak ettim, senaryoyu okuyanlar bu hatayı görmedi mi yoksa gördüler ve belirttiler de, senaryo yazarı onları yine de ikna mı etti?

Sonra da oradan, bizim dünyamıza bağladım. Nasıl mı?

Titanic'te bahsi geçen bir göletin, Titanic battıktan bilmem kaç sene sonra yapıldığını anlatıp duranlar çıktı, filmi izledikten aylar sonra. [O bilgilere de ulaşmak için nasıl bir "merak açlığı" yaşar bu insanlar, bilmem.] Binlerce replik arasından, birinde ismi geçen göletin tarihini araştıracak bir kişi elbet çıkar. Onun üretimi olan bu "bilgi", binlercesinin "dalga geçme" malzemesi olarak kullanılır.

Everything is Illuminated'la nasıl mı bağlayacağım?
Senaryoyu okuyanlar, o hataya odaklanıp kalsa idi ve senaryo yazarı o hatayı değiştiremeseydi (bu da mümkün, olmayınca değişmez, değiştirelemez) "bu film bu halde izleyici karşısına çıkamaz" deyip filmi rafa kaldırabilirdi. Böylece bu mis gibi film, yazarını kahreden bir proje olarak kalırdı.

Bazı senaryolardaki küçük hatalar, herkesin gözüne batmaz. Yazarı, bu hatayı değiştiremeyebilir. Kafasındaki kurgu o "hatalı" şekildedir çünkü.

Ammaa, bir küçük hata yüzünden, tüm projeyi iptal etmek veya değiştirmeye kalkmakla elinize ne geçer? Hiç, sıradan yeni bir şeyler bulursunuz belki. Ama değeri ilki kadar olmaz.
Peki ya neler kaybedersiniz? Bardağın dolu yanını..

Filmin hatası nerde mi?
SPOILER: Dedesine tıpatıp benzeyen Jonathan'ı, dedesinin arkadaşı olan kadın neredeyse saatler sonra fark ediyor! Yani şunun gibi: Babamın bir arkadaşının, saatlerce karşımda durduktan sonra "aaaa ne kadar benziyorsun babana.." demesi gibi. Üstelik bu insanın yıllar sonra gördüğü ilk mahlukat da ben oluyorum... Haa, bir de gözleri kör falan değil..

Cumartesi, Mart 04, 2006

Beat It


Michael'ın, 1982'de çıkardığı Thriller albümü, en fazla kopyası satılmış albümü olma özelliğine sahiptir, doksanlarda 40 küsur milyondu bu sayı (bilmiyorum hala birinci sırada mı) ben hâlâ almaya devam ediyorum..

"Beat It" şarkısı vardı o albümde. Gitar solosu gelmeden önce, altta ritm gitarlarla şöyle bir güzel solo bölümünü hazırlayan kısım vardır. Gitar solosu başlamadan önce, koca hoparlörünüzün sol tarafından, iskeleye çarpıp duran bir kayığın çıkardığı gibi "TOK TOK TOKTOK TOK" diye bir ses gelir.

O ses var ya... O ses,

beni bitirir.

Jerry Maguire

Geçen gece, Jerry Maguire'ı seyrediyordum. Tom Cruise'la Cuba Gooding Jr.'ın, soyunma odasında aralarında geçen bir diyalog vardı.

Tom Cruise'un arkasında kocaman bir tabela vardı:

"A POSITIVE ANYTHING - IS BETTER THAN - A NEGATIVE NOTHING" yazıyordu.

Filmi seyretmeyi yıllardır -bilerek- erteliyordum. Rich Dad Poor Dad'de geçince, "artık seyredeyim" dedim. Adım atma ihtiyacı oluştuğu zaman adımını atarsan, yere bastığını o zaman daha iyi hissedersin diye düşünüyorum, hala. Yoksa attığın adımın bir anlamı olmaz, izlemiş olursun sadece - ya da ayağını oynatıp biraz daha ileriye bırakmış olursun. Öyle değil mi?

Hepimiz, yıllar sonra baktığımızda bile, bize yine anlamlı gelmeye devam edecek cümlelerin peşindeyiz. Belki de hepsi yazılmıştır.

Lisedeyken bir hoca vardı, "Soru kafanda oluşmadıkça, benim sana cevabı söylememin bir faydası yok" diyordu. Susamadıkça su içmek istemezsin, aklına bile gelmez, suculara da öyle anlamsızca bakarsın. Ama eline bir çekiç geçirdiğinde de, gördüğün her şeyi çivi zannetmemen gerekir.

İletişim

İki toplum olsun, birbirinden farklı, iki kitle.
Bunlardan birincisinin adı "ülke", ikincisinin de adı "diğer ülke" olsun.

Bir tanesinde size bir şey anlatıldığı zaman, hiçbir şey bilmiyormuşsunuz gibi anlatılır.
Ötekinde ise anlatan kişi, önceden her şeyi bildiğinizi düşünerek anlatır.

İlkinde, bazı insanlar çıkar "aptal mıyız biz kardeşim" diye isyan eder.
Diğerinde anlatılanları kimse anlamaz, ama anladığını söyler.

Karıştırmış da olabilirim. Aslında ben de bazen hangisinde yaşadığımı unutuyorum.

Amaaan! Sanki çok fark ediyor... İkisi de birbirini "aptal" diye nitelendirerek, parmağıyla gösterip dalga geçiyor zaten.
Sokağa çıksan herkes "zeki". Peki kim aptal o zaman? "Zeki" geçinenler olmasın sakın? Yok mu hiç "aptal-zeki" sokaklarına sapmadan dünya üzerinde yüzmeye devam eden ülke?

Fonda, "Rome wasn't build in a day" çalıyor... Ancak bu kadar denk gelir... Pes doğrusu!

Çarşamba, Mart 01, 2006

Al sana mıgırca

"About me" kısmını değiştirdim.

Oh be.

Uzun bir post yazdım.

Sonra sildim.


Çiçekler böcekler varken, ne gerek var böyle bir konuya...


Kendi başıma hallederim.