Murat Kaya

Cuma, Nisan 28, 2006

Sevdim bunu

Sony Playstation 2 için, McCANN Erickson Malezya yapımı bir işmiş. Güzel görüntü.

Evian ve telefon


2003 yılından kalma Evian reklamı, internette paslaşılır oldu. Ne güzel, öyle değil mi? Yanılıyor olabilirim, 2004 de olabilir. Ama aradan iki sene geçmiş. Bugün bir yerlerden yine geldi de bloglayayım dedim.

Sonra da, çok enteresan diyaloglara şahit oldum. Adresi burada. Garip düşüncelere sevk etti beni. Sevk kağıdım da kayıp, ne yapacağım şimdi.

"Modern bir dünyada yaşıyoruz."

Bu cümle 1800'lerde de kullanılıyordu, şimdi de kullanılıyor. Acaba "yanlış bir kullanım" mı söz konusu?

Perşembe, Nisan 27, 2006

Hitchcock

İzlediğimi hatırladığım ilk Hitchcock filmi The Birds 1963 idi. Yanlış hatırlamıyorsam 80'lerin başında izlemiştim. Korkmuştum.

Yıllar sonra, Hitchcock'un her filminde mutlaka kendini gösterdiğini öğrenmiştim. Belki de Hitchcock'un bir fotoğrafını gördükten sonra, herhangi bir filmini seyrederken "Aaa bu Hitchcock'un kendisi değil mi" diye sorduktan sonra da öğrenmiş olabilirim bu bilgiyi. Tam hatırlamıyorum.

Hitchcock'un "cameo role"larını, bir sitede toplamışlar. Güzel de yapmışlar. Filmlerinin hepsini seyredemedim ama seyrettiklerimin tümünde yakalamışım kendisini. Sevgili yönetmenimiz Çağrı Bey ise, en çok Lifeboat'takini sevmiş. Haklı valla.

To Catch a Thief'teki otobüs sahnesini de çok sevmiştim. Zaten o filmin tadı bir başkadır benim için.

Çarşamba, Nisan 26, 2006

hiçbir şey

Hiçbir şey yapmak istemiyorum şu anda. Ciddi olarak hiçbir şey yapmak istemiyorum. Uyumak da istemiyorum. Uyanık kalmak da istemiyorum. Kafamı yordum sanırım. Yandı.

Sonra da düşündüm. "Böyle kullanıp durursan o beyni, kime faydası var?" diye sordum kendime. Cevap bile bulamadım.

Bir gün gelip de, dilimi bile kontrol edemez olduğumda ya üzerime dökersem çayımı. Ne fena hissederim kim bilir. Beyin gittiği zaman, altına kaçıran bir "biblo" oluyorsun demek ki.

Ben de şimdi kendimi, biblo gibi hissediyorum.

Niye böyle, bilmiyorum.

Durdum.

Dedim ya, düşünmek bile istemiyorum. Beyin iptal. Çıkarıp buzdolabına koymalı.

Da Vinci

Yeni bir kitap okumaya başladım. "Leonardo Da Vinci Gibi Düşünmek" adında bir kitap. Michael J. Gelb tarafından yazılmış. Beyaz Yayınları'ndan.

Da Vinci'nin düşünce sistemini anlatıyor. Daha başlardayım ama önsözden alıntı yapılabilir. Merak oluşturmak açısından.

Da Vinci dehasının yedi prensibini anlatacakmış kitap.
Bu prensipler şöyle:

"Curiosita - Yaşama doymak bilmeyen bir merak ve devamlı öğrenme için acımasız bir arayış.
Dimonstrazione - Bilgiyi deneme yoluyla test etme, sebatkarlık ve hatalardan ders alma arzusu.
Sensazione - Duyguların, özellikle hayati deneyimlerin bir aracı olan görüşün devamlı olarak rafine edilmesi.
Sfumato (lügat anlamıyla 'Dumanla yükselmek') - Anlaşılmazlığı, paradoksu ve belirsizliği kucaklama arzusu.
Arte/Scienza - Bilim ve sanat, mantık ve hayal gücü arasında dengenin geliştirilmesi. 'Bütün beyin' ile düşünme.
Corporalita - Zarafet, her iki eli de ustalıkla kullanabilme, fitness, ölçülü davranma.
Connessione - Her şey ve olay arasında ilişkileri anlama ve değerlendirme. Sistemli düşünme.

Buraya kadar okuduğunuza göre birinci Da Vinci prensibini zaten uyguluyorsunuz demektir. Curiosita - devamlı öğrenmek için arayış - başta gelir çünkü bilme arzusu, öğrenmek ve büyümek, bilgi, akıl ve keşfin kalesidir.

Eğer düşünmeyle kendiniz için ilgileniyorsanız ve zihninizi sınırlayıcı alışkanlıklardan ve önyargılardan kurtarabiliyorsanız, ikinci prensibi izliyorsunuz demektir: Dimonstrazione. Gerçekleri arayışında, Da Vinci devamlı olarak konvansiyonel aklı sorgulamıştır. Dimonstrazione sözcüğünü, uygulamalı (pratik) deneyim yoluyla insanın kendisi için öğrenmesinin önemini ifade etmek üzere kullanmıştır."

Girişteki özetin bir kısmı bu. Gerisini okudukça paylaşırım artık.

(Kitabın Türkçesi; Tuncer Büyükonat'a ait.)

Cumartesi, Nisan 22, 2006

Dayanamıyoruuuuuuuuuuuuuuuuum

Bu post'u yazmayacaktım aslında. Fakat, "bu kadar da olmaz ki artık" diyerek yazıyorum.

Ben askerdeyken, İstanbul'u anıp da, içimi titrettiğim bir şarkı çıktı piyasaya. Aylardır dinlememişim, rastlamamışım, şimdi çalınca hatırladım bunu. Pamela'nın "Istanbul" şarkısı. Bir de yine aynı döneme denk gelen bir şarkı daha var.

Manga'nın "Bir kadın çizeceksin"i.

Yahu, manga niye vokal kullanıyor ki şarkılarında? Bunu anlayabilmiş değilim. Müzik bir giriyor "süper", adam ağzını açıp şarkı mı söylüyor, "rap" mi yapıyor artık, işte ben o sırada müziği kapatıp gidiyorum. "Bir kadın çizeceksin" şarkısındaki yaylılar o muhteşem müziği çalacak ve sen utanmadan üzerine o incecik sesinle rap yaptığını sanacaksın!

Hepsi Eminem'in suçu. Haydi o bir şekilde aldı götürdü işi de, size ne oluyor? Ha bir de şu kel adam vardı, neydi adı, Limp Bizkitt'in solisti. En azından biraz ses var onda (bkz. The Who cover'ı Behind Blue Eyes!)

Ne karizma adamlarmışsınız be yaw, baksanıza, mis gibi müziğin içine eder oldular sizin yüzünüzden.

Pamela'nın Istanbul şarkısını dinliyorum. Bir de manga'dan "Bir kadın çizeceksin".
Pamela'da bir müzik tadı var, ses var, bir şirinlik var. Bir "vaad" var.
Manga'da harika bir müzik var, ama , be kardeşim neden söz yazıyorsunuz şu şarkılara?

Bir sonraki albümde, umarım bir "sözlü" versiyon bir de "enstrümantal" versiyon yaparsınız da, rahat edeyim bari.

Ülker Golf reklamı da olmasa, ne yapardım ben?

"üç kuruşluk sevgi" diye bir söz geçiyor lafların arasında. "Tamam okumuşsun, ama boşsun..." !!

Benim anlamadığım, bu müziği yapan insanlar zaga isimli program formatlarında Çılgın Sedat denen adamla dalga geçiyordu!

Çok kızdım yahu. Altta da çalmaya devam ediyor. Devam edecekmişiz yalandan yaşamaya! Ba ba ba.

Şu melodi olmasa var ya, bunu yazmaya bile gerek görmezdim.. Vah vah.

Perşembe, Nisan 20, 2006

Sazdan gireceğim, nerelerden çıkacağım

Saz sesi, çocukluğumdan beri bana çekici gelmemiştir. Neden bilmiyorum. Fakat, 1999 yılında bu ses benim hayatımda bir enteresanlığa yol açtı. Nasıl mı?

Bir gece, kablolu TV kanalları arasında geziyordum (en verimli saatler yani 02.00/04.00 arası). Üniversite öğrencisiyken. Uzun bir sehpam vardı. Sağ tarafta kitaplar "dikgeni" dururdu, solda kağıt-kalem "ikigeni", ortada ise kahve-şeker-sigara-kül tablası "dörtgeni". Kanallardan biri (hangisi hatırlamıyorum şimdi) Londra'da gerçekleşmiş bir açık hava konserini gösteriyordu. Gözüm ekranda değildi ama kulağım oradan gelen seslerdeydi. Bir alkış patlamasının ardından bir müzik çalmaya başladı. Kafamı kaldırma ihtiyacı hissettim. Görüntüler güzeldi. Herkes eğleniyordu, güzel bir konser işte. Müzik beynime kazındı. Five grubunun bir şarkısı idi. Soldaki kağıt-kalem ikigenini elime alıp not aldım, "5ive'ın albümünü al" diye.

Denizli'de yoktu albüm. İstanbul'a gelip gitmelerim de o sıralarda seyrelmişti (İstanbul karmaşık geliyordu). İzmir'e gitmeyi de gözüm yemedi. Öylece kaldı. [Asla öylece kalmaz!]

Şarkıyı bir daha dinleyemedim. Ama iyi beste imiş ki, aklımda kalmış.

Doğum günüm gelmişti, pasta üflemeye de meraklı değilim. Ama "en iyi savunma, ofansif oynamaktır" felsefesi ile organizasyonu kendim yaptım. Plan; öğleden sonra okuldan çıkıp kısa bir süre için bir kafeye gitmek, çay-kave-börek ile "beş çayı" yapmak ve okula geri dönmekti. Güzel ve sorunsuz geçti. Okula döndük hep beraber. Bahçede vakit geçiriyordum. Bizimkiler ise, arabanın bagajında toplanmışlardı. "Ne oluyor orada" diyerek yanlarına gittiğimde, bagajdan küçük bir torba çıkarıp "doğum günün kutlu olsuuuun" diye o küçük torbayı uzattılar bana. Sevindim, sarıldım sevgili arkadaşlarıma, teşekkür ettim. "Haydi aç" dediler. Torbayı açar açmaz "Five" grubunun Invincible albümü ile karşılaştım. Sevincim zirve noktasına ulaştı ve rövanş amaçlı bir tur daha sarıldım hepsine tek tek. "Küçük bir şey, sana layık değil" diyorlardı ama benim için küçük falan değildi. Sevgili Hasan, Ankara'ya gittiği sırada sevgili Seren hatırlatmış ona ve ta oradan alıp gelmiş benim için. Nasıl sevindim bilemezsiniz.

Eve gidip, CD'yi taktım. İkinci şarkıya geçtim direkt olarak. TV'den algılayamadığım enstrümanın, bildiğimiz saz olduğunu fark ettim o sırada. "Keep on Movin'" şarkısı, bizim Türk sazı ile açılıyordu. İlk defa bir saz sesi kulağımı rahatsız etmemişti. CD'nin kitapçığı ile oynarken de (oynamak=okumak) alttaki fotoda göreceğiniz sayfayı görür görmez olayı çözdüm.


5ive grubu, ilgi alanıma girmiyordu o zamana kadar. Fakat bu CD ile gruptaki ABS isimli elemanın Türk evladı olduğunu öğrendim. Zaten bizim bir Atilla Abi vardı, nedense ona benzetiyordum kendisini. Fotoğrafta da gördüğünüz gibi, "herzaman" bitişik yazıldığı için, kendimce ayırdım. ICIN' hakkında da bir teorim var; kelimeyi seslendirdiği zaman şarkının ismindeki gibi bir yazılımı olduğunu düşünmüş olabilir; keep on movin' gibi. Marketin' Turkiye gibi.

Bu da böyle güzel bir hatıradır işte. Sazdan girip, tashihten çıkmaktır bunun adı. ABS de enteresan tabi.

Pazar, Nisan 16, 2006

The Saint


Hani şu eski dizinin sinemaya uyarlaması olan The Saint filmi vardı ya.

Simon Templar (Val Kilmer), Londra'da kaldığı otelde, Tretiak'ın adamları tarafından baskına uğrar. O şık Volvo'su ile olay yerinden uzaklaşırken, fotoğraftaki şu enfes gözlükleri takar, radyoyu veya teybi açar ve direkt olarak bu şarkının 45nci saniyesinden itibaren dinlemeye başlar.


Ben de bu filmi severim.
Şarkıyı da.

Cuma, Nisan 14, 2006

Uzlaşma

Reklamcılık üzerine birçok roman okumuşuzdur, film seyretmişizdir, hikaye dinlemişizdir. Ben de her geçen gün, yeni bir “reklam içerikli” romana veya filme rastlıyorum. Kiminde fonda bir reklam ajansı olur, kiminde de reklam dünyasından bir karakter baş kahramanımızdır.
Reklamcılıkla ilgili romanlardan son okuduğum, sevgili Haluk Mesci’nin tanışmama vesile olduğu bir roman (ve film). Elia Kazan tarafından yazılmış. Orijinal adı, “The Arrangement”. Türkçesi, “Uzlaşma”. 1967 yılında e yayınları tarafından, Nazar Büyüm çevirisi ile yayımlanmış. Elia Kazan, yazdığı romanın filmini de 1969’da çekmiş. [IMDB linki burada]

Kitabın tamamını anlatmak isterdim aslında, sokakta birbirine dün gece seyrettiği filmi heyecanla anlatan küçük çocuklar gibi.. Ama özet geçmek (bu yaş için) en iyisi herhalde.

Türkiye’den, Amerika’ya göç eden bir aile babası, New York’ta Şark Halı ve Kilimleri isimli bir dükkan açıyor ve Türkiye, İran, Suriye gibi ülkelerden getirdiği halıları satarak küçük bir servet ediniyor. Oğullarından Eddie, babasının işini yapmak istemediğine karar verip, annesinin desteği ile üniversite okuyarak, sonunda reklamcı oluyor.
Reklamcılık kariyeri, güzel bir evlilik ile ilerler iken Eddie bir gün, kendi ile hesaplaşmaya başlıyor. Sevgilisi ile karısı arasındaki gidip gelmelerinin sonunda sevgilisi ile mutlu olacağını düşünüyor, karısı “öteki kadını” fark ediyor, ortalık karışıyor, Eddie kaza yapıyor ve ardından kazanın sebebi olarak saçma sapan sebepler öne sürüyor ve çevresinin güvenini iyice kaybediyor. Akıl hastanesine kadar giden bir yola sapıyor.

Romanın tamamı, Eddie’nin kendisini aramasıyla geçiyor. Hasta yatağında yatan babası ile ilişkileri, babasının annesi ile olan ilişkisi, kendi ilişkileri ile günümüz deyimiyle resmen “kafayı yiyor”. Doğduğu eve, eski ihtişamlı günleri hala bir hatıra olarak muhafaza eden eve gidiyor bir gün. Annesi ile babasının ayrı odalarda yatmasına içerlemiş bir çocuk olarak, babasının odasına giriyor ilk defa. Gittiği bu terk edilmiş evde, çocukluğu boyunca girmediği odaya giriyor.

Bu bölümü, yani kahramanımızın bu odaya girmesiyle keşfettiği duyguları anlattığı bölümü alıntılamak istiyorum.

“...Düzenli bir odaydı, bu insan düzensizliğinin hiç bir belirtisini taşımıyordu. Hayatını nerde geçirmişti babam? Değer verdiği şeylerin izleri nerdeydi?
Tam o anda fotoğrafı gördüm.
Fotoğraf sanatının kötü bir örneğiydi bu, rengi sıçan tüyü rengiydi, çizgileri yumuşak ve belirsiz. Ama duvarlardaki tek fotoğrafı bu. Oğullarının fotoğrafı yoktu duvarlarda, karısının fotoğrafı yoktu, hisse senetlerinin, National City bankasının fotoğrafı yoktu, Şark Halı ve Kilimleri koleksiyonunun fotoğrafı da yoktu. Kağıt oynadığı arkadaşlarının da. Bunlardan hiçbiri, hiçbirimiz pek fazla değer taşımıyorduk kendisi için. Ama bu fotoğraf taşıyordu.

Fotoğrafın konusu Erciyes dağıydı; babamın Anadolu’daki kasabasının, doğduğu kasabanın yanıbaşındaki o büyük, simetrik, dorukları karlı dağ. Erciyes, o görkemli, temiz, kusursuz dağ. Babaannem henüz sağken o dağın sözünü etmekten bıkmaz usanmazdı: Suların yaz boyunca dağın tepesinden nasıl aktığını, meyve bahçelerini, mesire yerlerini, yamaçlardaki yazlık evleri anlatırdı. Şimdi burdaydı işte, babamın içinde acıyan ne kadar özlem varsa hepsinin kaynağı, ihtiyarın duvarındaki tek sevgi simgesiydi.

Fotoğraftaki dağ benden bir yargı bekliyordu sanki, bir karar. Ne düşünüyorsun, der gibiydi, gerçek düşüncen ne? O anda yanıtlamaya, yargımın sonucunu bildirmeye zorlansaydım, ailemin bu ülkeye gelişinin bence başarısız olduğunu söylemek zorunda kalacaktım; ülkenin suçu yoktu bunda belki, ama zamanın ve o günlerin havasının kaçınılmaz sonucuydu bu. Kazanılan bolluğun simgeleri piyasa standartlarına göre bile boş, değersiz olmuştu. Kazandıkları paranın pek fazla değeri yoktu; bunu 1929’da öğrenmişlerdi. Öteki kazançlarına gelince – evler, mobilyalar, arabalar, piyanolar, süsler, giysiler, arazi – bunların hiç bir anlamı olmamıştı. Geçen yüzyıl kapanırken Amerika, Amerika! Diye bağıran bu insanlar, buraya özgürlük ve başka insanca değerlerin hayaliyle gelmişler, buldukları tek şey, mümkün olduğu ölçüde fazla para kazanmak özgürlüğü olmuştu.
Yeniden Erciyes’e baktım. Babaannem sürekli olarak Nuh’un gemisinin Ağrı’ya değil de bu dağa yanaştığını ileri sürerdi. Nuh ve yanındaki öteki insanlar, hayvanlar aşağıya doğru yamaçlardan yürüyüp inmişlerdi. Dağ çok güzeldi, efsaneye uyuyordu.”


Yanlış hatırlamıyorsam, 1993’te veya 1994’te görmüştüm Erciyes’i. Elia Kazan’ın, satır aralarında özlem çektiğini düşündüm bunları okurken. Belki de kendi hislerini yazıyordu. Nazar Büyüm’ün çevirisi olduğunu unutup Elia Kazan’ın yazdığı Türkçe kelimeleri okuyormuş hissine kapıldım sıklıkla. Anlattığı Erciyes’i de, taa 90’ların ortalarından hatırladım. Kulağımda Tarkan’ın ilk albümü çalarken bakmıştım Erciyes’e (“Yine sensiz” çalıyordu). İlk defa gerçek bir dağ görüyordum, ayrıca ürkek bakışları ile o sevimli gelincikleri.

Yukarıdaki fotoğraf, kitabın arka kapağından alındı. Ara Güler tarafından çekilmiş bir Elia Kazan fotoğrafı.

(Alıntı; Uzlaşma, Elia Kazan, e yayınları, 1967, Türkçesi Nazar Büyüm, ikinci cilt, s.623-624)

Salı, Nisan 11, 2006

Tart ölch bitch

ölch bitch tart
tart ölch bitch
ya da bitch ölch tart

ya tartarak,
ya ölçerek,
ya da biçerek geçer bu...

Bir şey yapmaya niyetin varsa tabi. Yoksa, sadece bitch. Yeter sana o.

Bir de pay biç bay piç var. Onu da yeni buldum. Geçen gün. Otobüste.

Bugünlük bu kadar.

Cuma, Nisan 07, 2006

TRT Ailesi

TRT ailesi, çekirdek bir aile. Anne, baba ve (ortalama) iki çocuk. Yok böyle bir dizi! Yoksa var mı? Bilmiyorum.

"TRT Türkçesi" denir ya hani. Repliklerini de TRT'nin çeviri ekibi yazıyor sanırsınız. Mesela anne mutfakta iken, baba kapıyı açıp eve giriyor. İki çocuk da odalarından fırlayıp babalarına "hoş geldin" demeye geliyorlar. Anne mutfaktan güler yüzüyle çıkıp kocacığına "merhaba, hoş geldin" diyor. Bu çocuklar, dedelerine "büyük baba" diyorlar. "Büyük baba, dede ne demek?" diye sorması o yüzden küçük kızın. "Anneanne ne demek" diye soran da, bizim oğlan. Babası da "korkarım küçük bey, senin cep telefonu hayallerini de gerçekleştiremeyeceğiz" diyor, faturalara bakarken.

Nerden mi geldi bu aklıma? Bir gün otobüste, karşıma iki tane kız oturdu. Kendi aralarında konuşuyorlardı. Aynı kız, "Aman Tanrım!" diye yol kenarında gördüğü bir şeye tepki verdi. Aradan iki dakika geçmemişti ki "Allahın cezası!" dedi kız arkadaşına. Ben de TRT'nin Türkçeye katkısı, acaba günlük hayat repliklerine kadar uzanıyor mu diye düşünürken buldum kendimi. Aslında "televizyon olmasaydı..." diye kuruyordum kafamda cümleleri... Kaç kişi konuşabilirdi ya da konuşmaların içeriği nasıl olurdu, diye daha derin düşüncelere dalmıştım ama Climbatize çalmaya başladı bunları yazarken... Prodigy (Fat of the Land'den). Şimdi de "acaba AC/DC'den Back in Black çalsaydı, yine böyle mi düşünürdüm?" diye bir karışıklığa daha girdim. Hadi bakalım.

Pazartesi, Nisan 03, 2006

Değişiklik

Bir değişiklik var. Şimdiye kadar seyrettiğim en iyi BMW kısa filmi, bundan sonra: "Who Killed The Idea" (2003). Lezzetli bir yapım olmuş. Iskalama sürem; 3 sene.

Güzel Bir İlan


Dün, Hürriyet'in İK ekinde şimdiye kadar gördüğüm en güzel eleman ilanlarından birine rastladım. "Birilerini arıyorum!" başlığı altında. Tibet Sanlıman, yani Ogilvy Istanbul'un Kreatif Direktör'ü (ya da ilandaki İngilizcesi ile Executive Creative Director'ı) upuzun bir metin yazmış [uzunluk, görecelidir. Bana göre, kısa bile yazmış]. Uzun metinlere karşı bir alerjisi olan insanlar bile eminim ki okumuştur metnin tamamını. Ayrıca benim şu meşhur "parantezlerim", yazıda hiç kullanılmamış. Bunun yerine bol bol tırnak işareti kullanılmış.

Metnin bütününden, bana başka şeyleri çağrıştırıp düşüncelere gark eden cümleleri cımbızlayasım geldi.

"Reklamcılığı sadece meslek olarak değil, yapabileceği en kolay 'şey' olarak görebilen birilerini arıyorum. Hatta üstüne para aldığı bir 'şey'."

"Müşterisinden 'herifler' diye bahsetmeyecek birileri vardır elbet. Markaları 'sponsoru' olarak görmeyecek birileri de."

"Bir pazar sabahı, karşısında yan yana bir süpermarket ve bakkal duruyorken peynir almak çin bakkalı seçen romantik arkadaşım, ben seni arıyorum. Tasarrufu teşvik nemasını almayı hep unutan arkadaşım nerdesin?"

"'Bugün hastayım' bahanesi yerine, 'Bugün İstanbul'u gezmek istiyorum' samimiyetiyle telefon eden birilerini arıyorum."

"Veya öyle bir Reklam Yazarı var ki içinizde, 'Bu fikre bir şey yazılmaz abi' diyerek hiçbir şey yazmadan aslanlar gibi o işe imzasını atabilecek."

Gibi cümlelerdi üzerinde ekstra düşündüklerim.

Fatboy'dan ümidi kesmek mümkün mü? Değil! Aslında "ümidi kesmek" demesek daha iyi olur çünkü "ümit" asla kesilmez. Kesmek, bize yakışmaz çünkü...