Murat Kaya

Salı, Mayıs 30, 2006

Sohbetin Böylesi Az Bulunur


The Daily Show 1999 Norm MacDonald

TV'de, sohbetin böylesi az bulunur.
Cats müzikalinden girip ABC, NBC ve CBS'ten çıkışına kadar izlenesi bir sohbet.
Norm Macdonald'ın beni niye bu kadar güldürebildiğini henüz tam olarak çözebilmiş değilim.. Enteresan bir sohbet için, buyrun tıklayın.

CV teknolojileri, İnsan Kaynakları, İş İlanları "mola"




Lürzer's Archive 2006, ikinci sayısı geldi bugün. Vay be. O kadar oldu mu?

Konum ile ilintili olduğu için bu ilanları gösteriyorum. Tıklayınca büyüyorlar. Sayfa 131.

Pazartesi, Mayıs 29, 2006

CV teknolojileri, İnsan Kaynakları, İş İlanları "giriş"

Tunç'un post'u tetikledi bu düşünceleri bende. Bir süredir şekillendirmeye çalışıyorum ama ölçüp tartmak (ve bitchmek) bitmiyor. Bir yerden başlamalı...

Dün Eylül'ün de bu konuya değindiğini gördüm. Alper de yorum yaptı. Tunç "beynini kiralayan adam" konusuna dönüş yaptırdı beni.

Bir şeyler oluyor, bitiyor, tekrar oluyor, yine bitiyor.

Alper'in yorumunda bir cümle vardı. Hep bana garip gelen kısımdır bu. Şimdiye kadar rastladığım (aşağı yukarı 1999'dan beri) metinlerde geçen şeylerdi bunlar.
Buraya alayım:
"Ben şanslıyım, “Yetkinlik bazlı mülakat” adında bir eğitim aldım; şimdi yaptığımız mülakatlar, adaylar için çok daha başarılı oluyor. Benimle görüşeceklerin, yanlış bir kelime söylerim, kıyafetim biraz kaymış olur, elimi masada yanlış yere koyarım, CV’mdeki font yanlış olur gibi yüzeysel endişeler duymasına gerek yok."

Yeni mezunlar, üniversitede okurken iş aramaya başlayanlar "mülakatlar" üzerine bu başlıkları her yerde görebilirler. Okullarda öğrenebilirler. Kitaplarda okuyabilirler. Birileri onlara bunları anlatmaya kalkabilir. Peki çözüm mü bunlar?

Bunları yapmak kime ne kazandırıyor? Çok iyi çalışıp karşı tarafı yanıltmak mümkün. Yapan da yapar. Peki ya sonrası? "Kontenjanımız dolmuştur" diye geri dönüş yapan firmalar olduğunu duymuştum. "Kontenjanları" iki ay sonra tekrar açılmasın sakın?

Her maça aynı taktikle çıkan takımlar üretiliyor. Kıyafetler, kişilikler birbirine benzemeye başlıyor. Bazı insanların bir sonraki cümlesinde ne diyeceğini kestirebiliyorsunuz (bilmiyorum, bu sadece bana olmuyordur herhalde) çünkü "konuşma klişeleri" ile konuşturuyor bu "teknikler" insanları. Herkesin bir hobisi var artık, öyle değil mi? "Kitap okumak" hobi oldu çünkü bu sayede. Şu anda sanırım "Hobim mobim yok benim. Hobiye vakit mi bırakıyorsunuz 7/24 çalıştırarak?" diye bağıran birisi "farklı" olur herhalde. Güzel de olur.

Prototipler
Reklamcı dediğin "sıra dışı" olur! Sihirli kelime: Sıra dışı! "Farklı olur reklamcılar". ["Sıra dışı" ayrı yazılır, tamam mı koçlar?]
Bu alışkanlık Türk filmleri ile gelişti sanıyorum. "Hayat kadınları" var ya hani. Prototip geliştirdi işte bol bol. Muhasebeci şöyledir, mühendis böyledir, manken şöyledir, öğrenci böyledir. En sonunda "insan kaynakları" isimli güzîde yeni iş dalımıza geçti. Eskiden "personel yönetimi" diyorlardı ya, sadece adı değişti bir de ofisleri biraz daha "havalı" olmaya başladı o kadar. Hani genç Japon arkadaşlarımız saçlarını sarıya boyadığı zaman "batılı" oluyor ya. Onun gibi.

Prototip. "Yırtık olcan reklamcı olmak için, fırlama olcan..." Takım elbise giyeceksin bankacı olmak için. Traşlı olacaksın. Gülümseyeceksin. Yeterli. Ağzına da "müşteri memnuniyeti" lafını aldın mı, sen uluslar arası kalite ödülüne layıksın.

Peki işin öbür tarafına bakalım bir de. Gaye'nin (Eylül) bahsettiği "istemediği işte çalışan mutsuz insanlar". Haksızlar mı? Değiller. Prototipler onları da yıkıyor çünkü. Peki prototipleri kim yıkacak? Ya da yıkılabilir mi? Yıkılması kimin işine gelmez, kimin işine gelir?
Şimdi "istemediği bir işte çalışan mutsuz insanlar" mülakatlarda ellerini yanlış yere mi koydular? Mimikleri ümit vaat eden cinsten değil miydi? CV'leri mi "özensiz" idi? Yoksa tipleri mi düzgün değildi? Yoksa "yanlış ilana" mı başvurdular? "Elektrikleri" de güzel olmayabilir... Haklısın, haklılar, haklı.

Dört aşamada yazmayı düşünüyorum bunları.
1nci aşamada "iş ilanı" var.
2nci aşama "CV yazma ve gönderme" var.
3ncü aşamada "CV değerlendirmesi ve görüşme" var.
4ncü aşama ise "sonuç" bölümü. Yani "çıkış".

Bir önermem daha var. Yaşanan bunca şeyde, "İnsan Kaynakları" isimli kurumun da bir prototip olması da muhtemeldir. "İnsanları dinlemeyi seveceksin," "insanlara değer vermesen bile veriyor gibi görüneceksin," "sezgilerin güçlü olmalı" gibi..

Şimdi reklamcılığa dönüyorum: "Reklamcı dediğin fırlama olucak, yırtık olucak, "sıradışı" olucak, böyle süper bi'şi olcak abi yaaa!!

Post kapanışı Oasis'ten; "D'You Know What I Mean?"

Masaüstünde kalmış


Adforum'dan bir pencere. Enteresan gelmiş bana. Ekran görüntüsünü saklamışım. Bir an "acaba.." dedirtiyor.

Cumartesi, Mayıs 27, 2006

Böyle bir site de var


Böyle siteler de var bu ülkenin server'larında. Henüz fazla kitap yok ama olsun. İlk adım atılmış.

Cuma, Mayıs 26, 2006

Nesiller arasında değişen bir şey yok


Oasis My Generation Live Taratata 2005

Uzun zamandır bu kadar etkili bir cover performansı seyretmemiştim. Günde bir kere izlemeye devam ediyorum. İki versiyon arasında kararsız kaldım ama yine tercihim stereo olandan yana oldu.

Gem Archer'sız bir Oasis düşünülemez herhalde. Sakin sakin müziğini yapıyor. Aslında bu konu bana iki kardeşin oluşturduğu grupların etkisini de hatırlatıyor ama... İstedikleri kadar baterist değiştirebilirler ama Liam-Noel Gallagher'ın yanında Gem Archer olmazsa olmaz. Noel'i de tebrik etmek lazım, Liam kadar dengesiz bir kardeşi idare etmek kolay değildir.

The Who versiyonu kadar sağlam bir cover. Oasis kimliğinden de hiçbir şey kaybetmeden yapabilmek tabii alkışlanır o kadar. Fransa'da bile olsa.

Tags to this post: Marketing, Human Resources, M.I.S., Organizational Behaviour, Sociology

Not: Taratata, Fransız TV'sindeki programın ismi.

Yahoo Mail


Az önce Yahoo mail'e giriş yaptım. Açılıştaki bu ekran görüntüsü beni hoplattı. "O ne?" dedim, "Açılış sayfasına Aydemir Akbaş'ı mı koymuşlar yoksa?"

Demek ki neymiş: Alıştırırsan insanları her açılışta farklı bir kız ile karşılamaya, o algı ile göreceği her balıkçı tipliyi Aydemir Akbaş'a da benzetebilirmiş. Bende de bir problem olabilir tabi. Mümkündür.

Algı konusunda biraz daha çalışmak lazım sanırım. Ben okumaya dönüyorum.

Perşembe, Mayıs 25, 2006

Hotmail


Hotmail'den kaçalı uzun zaman olmuş. Zamanında "netaddress" vardı, ilk mail adresim oradandı. O sıralar nedense "hotmail" ismi hiç sıcak gelmiyordu bana. Üniversite yıllarında, bir tane adres alıverdim, hâlâ bilmiyorum neden aldığımı.

Hep "itici" geldi bana Hotmail. Geçenlerde de şu Türkçe karakter meselesinde problem çıkarma sebebini gözlerimle gördüm. 4 mb'lik alan, kullandığım için 25 mb'ye çıktı! Vay be.

Bu ekran görüntüsü, "Hotmail'den kaçmak için bir sebep daha" maddesine güzel bir cümle eklemiş oluyor. Buyrun buradan yakın.

Çarşamba, Mayıs 24, 2006

İşin Ses Boyutu


Simpsons Voice Actors

"Ben bu satırları okumaya başlarken yukarıdaki videoya bir defa tıkladım bile. Sonra bir daha tıklayıp 'pause' durumuna aldım. İndirmeye devam ederken kesik kesik çalıp da dikkatimi dağıtmasın diye."
B.K. Yaş 27 , mesleği marka analistliği.

Şiirle aşırı derecede içli dışlı bir millet olduğumuz için sanıyorum, reklamlarımız/müziklerimiz/filmlerimiz kurdukları "cümleler" ile anılırlar. Filmin ne anlattığından çok "hangi cümleler" ile anlattığına bakılır. Müziğin melodisi pek önemli değildir çünkü ıslıkla çalınmasa da olur ama sözleri aşırı derecede önemlidir [buna rağmen hâlâ abuk şarkı sözleri ile müzik yaparak "tutulmayı" bekleyen onca şarkıcı çıkmaya devam ediyor, çözebilmiş değilim.] "Belki de şeytanın bacağını vura vura kırarız bir gün" diye düşünüyorlar... Mümkündür.

"Onca şarkıcı varken, neden seni dinleyeyim" sorusu müziğimizde daha yeni sorulmaya başlandı. Çünkü şimdiye kadar TSM/arabesk/THM arasında çok fazla şarkıcı "markası" yoktu. Rock desen, "üç beş kişinin heyecanı" olarak devam ediyordu. Rap mi? O daha yeni girdi ülkeye (sanıyorlar, çoğu genç) ama dünya rap rüzgarıyla kavrulurken Türkiye'de rap müziği bile vardı. Şimdikiler ise Limp Bizkit'in daha çok "Limp" hali.

Şarkıcı sayısı artınca, gruplaşmalar başladı. "Ay ben Sezen Aksu'dan başkasını dinlemeeeeem" diyenler, "Ay Ceza çok kuuğl adam ya, çok başarılığ" diyenler, "Tarkaaaan" diye bağıranlar arasında bölüşmeler oluyor. Pazardaki rekabet koşulları diyelim bu ayrılıklara.

Peki burada, tezimi destekleyecek ne var? Şu var: Sezen Aksu, bir Ceza Rap'i söylemeye kalksa "ay kadında ne ses var bee" diyenler acaba dinlerler mi? Hayır çünkü şarkıcıların farklı kitlelere ulaşmasında "ses" unsurundan başka öne çıkan bir şey daha var. O da; "sözler".

Sese önem verilmediğini mi söylemeye çalışıyorum acaba? Mümkündür. Ama ses de tek başına yeterli değil ve bunun binlerce örneği var. Aklıma ilk gelenler, sesi değişmemesine rağmen pazar payı değişen şarkıcılar. Binlerce olmasa bile, rahatça on tane bulabilirsiniz herhalde.
Söze önem verilmesi belki "iç pazarda" dert değil ama "dış pazara" geldiğimizde pörtlediğimiz bir nokta bence. "İsimler" diye bahaneler üretilse de Gwyneth Paltrow'un ismini telaffuz edebilen herkes Tarkan'ı da rahatça telaffuz edebilir diye düşünüyorum. Telaffuz edemese de kendince bir "ortaya karışık" isim çıkartacaktır kitleler. Biz bile her dizide "kötü kadın" rolünü oynayan iri gözlü hanımı "o hani her dizide kötü kadını oynayan pörtlek gözlü kadın" diye isimlendirmiyor muyuz?

Bunu Simpson'lara nasıl mı bağlayacağım? Şöyle.
Sadece ses bile böyle büyük bir algı oluşturabilir. Üstelik taklidini yapsalar bile ancak "Turkish-American biri"nin yaptığı Hintli taklidi kadar benzerlik olur ikisi arasında. Yani bu sesin şarkı söylemesine de gerek yok. Var mı acaba böyle başka örnekler? Conan'a çıkan bu "ses aktörleri" sayesinde bu konu geldi aklıma. Altına hemen de bir slogan yazayım: "Seste kalitenin adresi". Alternatifi de; "Ses ile kalitenin buluşma noktası". Kapış kapış!

Video da güzeldir hani. Tekrar tekrar izlenebilir. İşine ve ortağına saygı üzerine "ince dersler" içeriyor. Her ne kadar "publicity" tadını çıkarsalar da...

pp. [post post] "Rock hierarchy" hikayesi çok güzel. Kaçmaz! Michael esprilerini de duymazdan gelin. Ayıp yani o kadarı da..

Salı, Mayıs 23, 2006

Matah bir Müzik


Matmatah - Lambe An Dro

Bu melodi güzel. Klipten ziyade müziği için buraya koyuyorum. Gözünüzü kapatabilirsiniz ama kulağınızı asla..

Audioslave - Doesn't Remind Me


Audioslave - Doesn't Remind Me

Video kliplerin zararları üzerine fikirler belirtmeye devam ediledursun ben bu video nezdinde kendi fikirlerimi açıklayacağım. Bu ikilemi, kitapların film haline getirilmesi/getirilmemesi gibi bir konu olarak düşünüyorum. Müziği dinlerken zihninizde canlandırdığınız şeylerin videoyu izledikten sonra etkilendiğini rahatlıkla görebilirsiniz. Ama bazı videolar da zihninizde canlandırdıklarınızdan kilometrelerce uzak olsa bile sizi bir şekilde yakalar. Aynısı filmler için de geçerli olabilir. Hani bazı film, kitabından daha güzel bile olabilir veya kitabı beğenmeseniz de filmini izledikten sonra kitabı da farklı bir açıdan değerlendirmeye başlayarak beğenebilirsiniz.
Beğendiğiniz bir kitabın filmini seyrettikten sonra beğenmemeniz de mümkündür.

Audioslave'in "Out Of Exile" albümünü geçtiğimiz yıl almıştım. [ilgili post burada] Albümü dinleyip yalnızca "Doesn't Remind Me" şarkısının üzerinde "bu şarkı sağlam" anlamında bir tick atıp koymuştum kenara. Şarkının klibini görmeden önce defalarca dinleyip dilime dolamıştım müziği. Klibi görünce bu hislerim değişmedi. Hatta ilk gördüğümde uzaktan izlediğim için bazı ayrıntıları göremediğimi sonradan fark ettim. Camdaki yağmur damlalarının oluşturduğu şekiller gibi. Görüntü kalitesi güzel olmayan bir medyada veya uzaktan izlendiği takdirde "gözden kaçabilecek" noktalar bunlar. Riskli.

Gitar solosunun olduğu kısımda hikayeyi finale erdirmesi, tüyler ürpertici. Gözünüzü bir saniye bile ayırmadan izlemeniz gerekir. Peki bu görüntüleri, sesi kısık bir şekilde izlediğinizde ne olur? Sıfır etki!

Videopimp diye bir oluşum/kişi/müziksever birisi var [İsmi de çok alem]. Internette bulduğum Doesn't Remind Me videosu da yine bir videopimp release'i idi. Sanırım benim beğendiğim müziklerin videolarını internete salan kişi. Bravo diyorum. The Vines'ın "Ride" klibi de (bu blogda var) Videopimp imzalı idi mesela. "Doesn't Remind Me" de bir Videopimp videosu. YouTube'daki versiyon stereo bile değildi ve görüntü berbattı. Bu yüzden, çok yaşa dailymotion diye ekliyorum. MTV'ye de.

Peki videonun mesaj kaygısı var mı? Cevap izleyene göre değişir. Ben bir şey demeyeceğim. Hani boğa güreşi gösterirsin kimi bunu "spor" olarak algılar, kimi "vahşet", kimi "turizmin gücü", kimi de "raikkonen" olarak algılar ya... Onun gibi bir şey herhalde.

The Kinks - You Really Got Me


The Kinks - You Really Got Me

The Kinks. The Beatles'la aynı dönemde ve hatta daha öncesinde olmasına rağmen bugün dünyada herkes The Beatles'ı bilir fakat The Kinks'i sadece belirli bir yaşı aşmış rock dinleyicileri bilir. Heavy Metal, Punk Rock gibi türlerin oluşmasına The Beatles'dan daha büyük bir etkisi vardır. Ama garip yapılarından ötürü şu anda neredeyse adları hiç anılmıyor. Üç beş reklam filminde "müzik" ve birkaç grubun müziğinde "sample" olarak geçiyorlar sadece.

Kendi iç işleri ile uğraşmaları ve müzik endüstrisi ile yaşadıkları çalkantılar yüzünden böyle bir haksızlığa maruz kaldılar belki de. Belki başka etkenler vardır, bilemediğimiz.

Birbirine benzettiğim insanlardan dem vurmuştum geçenlerde. Bu klibi izlerken bir tanesi daha aklıma geldi. Bu videodaki basçıya bakın bir de Hidayet Türkoğlu'nu düşünün. Benzetirim ben.

Bu klip 1964'ten kalma. Distortion'a Ray Davies müdahalesi ile çıkarılmış sesler bunlar. Distortion teknolojisinin o sıralarda yeni yeni oluştuğunu hatırlatmak isterim. Ray Davies kendince, örgü şişi gibi şeylerle halletmiş o işi .

The Beatles, menejerleri Brian Epstein'in ölümü ile dağılma eşiğine gelmesine rağmen The Kinks düşe kalka 1997'yi getirmeyi de başardı hani.

Bir teorim daha var o da Ray Davies'in dişleri. Ray şarkı söylerken dikkatinizden kaçmamıştır herhalde o "yaptırılmamış" dişler. Bence bilerek yaptırmamıştır. Dişleri ayrık olanlar şanslı olur gibi bir inanış vardır. Davies kardeşler, müziğe yön vermiş işte. Daha ne şansı olsun. Şarkı bugün dinlenildiğinde bile gücünü gösteriyor. Aradan 42 yıl geçmiş. 30 yıl boyunca bu şarkıyı çaldığınızı düşünün. 30 yıl boyunca çaldırdı halk kitleleri onlara bu şarkıyı. Basit bir yazıya iki revizyon geldiğinde deliren günümüz insanlarını düşünün sonra.


pp. [post post oluyor bu] : Klibin ortasındaki gitar solosu sırasında dans eden teyzeler (belki şimdi babaanne bile olmuşlardır), şef şapkalı amca ve sırtı dönükken kameraya dönen gözlüklü "60'ların zıpırı" kim acaba... Merak ettim. Bu şarkının gitar solosu da, iyidir hani.

Royksopp - Remind Me


Royksopp - Remind Me

Ben bu videoyu çok sevmiştim. Az önce dailymotion'da görünce, bloglayayım dedim. Nedense pek şirin geliyor. Hem de sade. Özet. Güzel. Tek.

Ara sıcaklardan bir post

Az önce bankacılık maceralarım ile ilgili muhabbet ederken aklıma geldi. Buraya da yazayım dedim. Ama soru kabul etmiyorum. He he.

Türkiye'de, bankacılık krizinden bugüne kadar batan kaç tane banka varsa hepsinde hesabım vardı.

Hesap açtığım bankalar batıyor. Söylemiş olayım. Hiçbir banka kabul etmezse parayı, ben de ağaç altına gömerim canım, ne olacak.

Pazartesi, Mayıs 22, 2006

Weezer - Beverly Hills


Weezer - Beverly Hills

Weezer ilginç bir grup. Her dönem bir şarkıları beni yakamdan yakalayıp silkmeyi başarmıştır. 2006'nın başında, "yahu bu Weezer'a ne oldu" diye düşündüğüm bir zamanda yeni albüm çıkardıklarını öğrenmiştim. Bu şarkıyı dinler dinlemez de, "yine yakalandım" demiştim.

Biraz eskidi sayılır ama olsun. Duymayan kalmıştır belki. Weezer.

Franky Perez


Franky Perez / Something Crazy

Franky Perez'i 2003 yılında rastgele keşfetmiştim. Öyle bir zamanda keşfetmişim ki, albümünü ilk çıkardığı günlermiş. Sonra sevgili yengem büyük bir sürpriz yaparak Franky'nin CD'sini hediye olarak göndermişti bana. Albümün tamamını dinlemiş ve tahmin ettiğim gibi "traditional" bir müzisyenle daha tanışmıştım.

Ancak Franky'nin adını sanını bir daha duymadım. Beklediğim kadar büyük bir çıkış yapamamıştı demek ki. Amerika'da belki yapmış olabilir ama uluslararası arenada güreştiremedi boğayı.

"Poor Man's Son" isimli 2003 yapımı bir albümle çıktı. Franky Perez de klasik Amerikan tarzından kopmayarak kendi grubu ile çıkarıyor albümünü: Franky Perez & The Highway Saints.

Çoktandır araştırmamıştım da kendisini. İyi oldu bu klibi izleyip hatırlamak. Poor Man's Son albümünün ilk single'ı idi Something Crazy.

Bu tarz müzikten hoşlananlar için, Sam Roberts'ı da önerebilirim. Ondan da ilerde bahsederim.

Franky'nin tahmin ettiğim kadar duyulmamasının sebebi albüm ismi olmasın sakın? 21nci yüz yılda kimse "poor man's son"a sempati duymuyor mu yoksa? Mümkündür.
Klip çok harikulade değil ama müziği dinlemeye değer Franky'nin. Çalkalamak için Love and Hate şarkısını önerebilirim. İyi gidiyor.

Pazar, Mayıs 21, 2006

José Mourinho *

Madeira yenilgisini izleyen hafta Porto’yu UEFA kupası için Türkiye’den Denizlispor bekliyordu. Türk futbolu son yıllarda çok gelişmişti ve Porto rakibinin kolay olmayacağını biliyordu... ‘Her zaman, kazandığınızda iki hafta boyunca oynamasanız da olur ama kaybederseniz hemen ertesi gün maça çıkmanız gerekir derim’ [Mourinho, oyuncularına diyor. MK]... Mourinho’nun aklında sadece Benfica maçı vardı. Yenilginin pozisyonlarını riske sokmayacağını biliyordu ama beraberlik veya galibiyetin şampiyonluklarını garantileyeceğini düşünüyordu. Öte yandan takımından ve kendinden o kadar emindi ki bana maçtan bir hafta önce ‘eğer Luz’da yenilmezsek teknik direktörlük kariyerim hakkında bir kitap yazmaya başlayalım seninle. Berabere bile kalsak lig şampiyonluğunu kazanmış olacağız’ demişti.

Mourinho her ne kadar berabere kalmanın yeterli olduğunu bilse de bununla yetinmek istemiyordu. Luz Stadı’ndan zaferle çıkmak istiyordu. Bunun için takımının da bu zafere gönülden inanması ve istemesi gerekiyordu.....

...FC porto, Luz Stadı’nda muhteşem bir maç çıkardı. Gösterdiği üstün performansı yansıtmasa da 1-0 galibiyetle Porto staddan ayrıldığında herkese şampiyonun kim olduğunu göstermişti.

Ben de ertesi gün bu kitabı yazmaya başladım.

Bu alıntıları kitabın 111nci, 112nci ve 113üncü sayfalarından yaptım. Anlatan kişi; Luis Lourenço. Mourinho ailesinin yakın dostu, Portekizli bir spor muhabiri.

Kitabın adı José Mourinho, yazarı Luis Lourenço. Bizit Yayıncılık’tan. Çeviren Tuğçe Esener.

İster “kişisel gelişim” kitabı deyin, ister “dünya futbolunun son altı senesinin özeti”, ister “Portekiz turizmine katkı yapabilecek bir eser”, ister “Portekiz’den şarabın yanında başka şeyler de çıkar” diyen bir kitap...

Önemli bir maç sırasında, bir kırmızı kart yüzünden yıkılmayalım diye düşünerek takımını 11’e karşı 10 kişilik bir takım olarak çalıştıran bir teknik direktör. Takımın şevkle oynaması için onları gaza getirmeyi bilen bir teknik direktör. İstediği başarıya ulaşmak için tüm “Latin” özelliklerini kullanabilen bir adam. Takımı zayıf anında gol yemesin diye rakip oyuncuya müdahale edip saha dışına gönderilmeyi göze alabilecek ve ardından hemen rakip oyuncudan özür dileyebilecek bir teknik direktör. Sakatlanan oyuncusunun ameliyatına girerek “seni bekliyoruz” mesajını veren ve oyuncularını kulüp amaçlarına hizmet eden “et parçaları” olarak görmeyen bir teknik direktör.

Hepsi ve daha fazlası bu kitabın içinde. Okurken, NTV’de Okay Karacan’ın seslendirdiği bir spor belgeselini izliyormuşsunuz hissini/tadını veren bir kitap.

José Mourinho’nun kendi deyimiyle; 40’ında “dünyanın en iyi teknik direktörü”, 50’sinde “bir zamanların en iyi teknik direktörü” olmak istemeyen bir adamın hikayesi.

Küçük bir not: Yayınevlerinden bir ricam var. Kitaplarda –de’leri, -da’ları bitişik görmekten bıkan kitlenin bir üyesi olarak, kitapları yayımlamadan önce “tashih” için bana gönderebilirsiniz. Okurum, düzeltirim. Hem kitapları piyasaya çıkmadan önce okuma şansına erişirim hem de okurlar “bıktık artık bu bitişik –de’lerden –da’lardan” diye isyan etmezler. Samimi bir rica. Fiyatı dert etmeyin.

Küçük bir not (daha): Kitabın elimdeki baskısında, çoğu paragraf “kesilmiş”. Demek ki hâlâ, iki satırı sildiği zaman görünümün düzeleceğini fakat anlamın değişmeyeceğini düşünen bir anlayış hakim. Kitap bu yahu. Okumak için alıyoruz, rafları süslesin diye değil.

* Bu post, Ortak Defter'de de var. (Deja vu değil yani.)

Apple ilanı

The Beatles [önceki postu andım], kendi iç işlerini bir düzene oturttuktan sonra İngiliz müziğine katabileceği daha fazla şey olduğunu düşünerek Apple isimli bir "yetenek avcısı" firma kurar kendisine. Niyetleri, elindeki projeleri hayata geçirecek finansal desteği olmayan insanlara ulaşmaktır. Kendi albümlerini de bu firmadan çıkarırlar. Hatta The Beatles belgesellerinde, "ticari girişimleri" olarak Apple mağazasını da görebilirsiniz. The Beatles'ın giydiği kıyafetleri, The Beatles promosyonlarını ve The Beatles'ın keşfettiği müzisyenlerin albümlerini sattıkları bir mağaza olarak tarihe geçmiş. Güzel bir taktik gibi görünüyor ancak açılışa katılan herkese elma dağıtan The Beatles, bu dükkanı kapamak zorunda kalmış. Yürümemiş işte. Neyse, anlatmak istediğim aslında bu değil.

Apple'ın gazetelere verdiği ilanlardan biri olarak ben bunu çıkardım belgeselden. Üç ayrı ekran görüntüsünü kendim bir araya getirdim. Belki kurcalasam internetten daha güzelini ve üzeri karalanmamış halini de bulabilirdim ama... Kurcalamadım işte.

Siz ilana bakarken, ben bir Apple ilanını göstermek için kaç cümle kurduğumu sayıyorum şimdi. Bu bir blog. Yakından incelemek için üzerine tıklayabilirsiniz.

Cumartesi, Mayıs 20, 2006

Pastichio Medley

Başlığı The Smashing Pumpkins'ten aldım.

Sadece bu cümle ile aklımda bir ton farklı düşünce belirdi. Birkaçını hemen yazayım: İsmi "The" ile başlayan gruplar bizdeki "oğlu" ile biten soyadlar gibi algılanmaya başladı artık. Buna rağmen günümüzde hâlâ ismi "The" ile başlayan gruplar çıkmaya devam ediyor. Bir sonraki düşünce, beynimin bazen bu "Pastichio Medley" şarkısı gibi olması. Daha doğru bir ifade ile yazmam gerekirse, "Pastichio Medley" tam 23 dakikalık bir şarkı ve adı gibi "medley". Saymadım ama herhalde 50 tane şarkının içinden belirli kısımların alınmasıyla oluşmuş gibi duruyor. Demek istediğim şey; "beynim bazı zamanlarda resmen bu şarkı gibi oluyor. Şarkılar, kısa kısa ve ardı sıra diziliyor." [Favorim, 02:29'da başlayan 02:50'ye kadar süreni.]

Evet, bu daha güzel bir ifade oldu.

Blogda değişiklikler yapmaya başladım ve bu devam edecek. Haziran ayında, 3ncü yaşına girecek bu garip blog. "Vay be" dedim ben, siz zahmet etmeyin. 3ncü senenin hatrına yapılmış sayabiliriz bu değişiklikleri.

Bryan Adams'ın eski şarkılarından biri ile tamamlayayım bu kısmı: "The best was yet to come".

Neyse, Patrick Kluivert ile Cuba Gooding Jr'ı da birbirine çok benzetiyorum.
Mark Ruffalo'yu her görüşümde aklıma Serdar Erener geliyor -nedense- [Bilhassa We Don't Live Here Anymore'da bu duyguya çok fazla kapıldım.]
Başka benzerlikler var mı diye düşünüyorum, şimdilik aklıma gelen ilk ikisi bu oldu. Aklıma geldikçe not alırım.

Çarşamba, Mayıs 17, 2006

Robbie Williams - smart


Robbie Williams - Smart

Eski bir reklam. Geçen gün tekrar izledim. İyi ki izlemişim:

Bir: Park etmeye çalışan Mercedes'e yol veren Smart mesajını arada bir hatırlatmakta fayda var diye düşünüyorum.

İki: Sesin berbat olsa bile kendi kendine şarkı söyleme özgürlüğüne sahipsin. Şanslıysan reklam filminde de söylemene bir şey demezler.

Üç: Sağlam bir besteyi ineğe bile söyletsen, müzik gücünden bir şey kaybetmez.

Dört: Avrupa ve Amerika'nın eski reklam filmlerini arada bir izlemek, bugün izlediğiniz reklamlara "ışık" tutabilir.

Beş: Bu filmin sonundaki "qhuuu qhuuu" sesi bana bir yerden tanıdık geliyor.

Altı: Robbie Williams; Phil Collins gibi tek başına performans sergilemek üzere yaratılmış. Take That!

Devre arası bitmiştir. Maça dönebilirim.

Gidişat

Gidişat şu yönde:
Adamın biri bir şey anlatıyor; "Geçen gün karımla birlikte..." küt diye biri kesiyor adamın sözünü.
"İtiraz!"
Neye?
"Karım diyerek, heteroseksüelliğini vurguluyorsun, bu yüzden cinsel tercihlere karşı bir görüş belirtmiş oluyorsun, o yüzden böyle konuşamazsın!"

Sanırım, ileride böyle bir diyalog da yaşanır. Mümkündür. İnanırım.

Değişikliklerden biri daha

Abonelik sistemini kuruyorum bloga. Yeni bir post girdiğimde haberiniz olabilecek artık.

Salı, Mayıs 16, 2006

Stash


Ben yeni tanıştım bu yayınla. Eğer animasyon ağırlıklı reklam filmleri ile ilgileniyorsanız gönül rahatlığı ile abone olabilirsiniz. Lürzer's TV Archive DVD olarak yok artık ama onun yerine Stash "tash" gibi duruyor yerinde.

2004'ten beri çıkıyormuş. Eh, biraz geç tanıştık ama olsun. Dediğim gibi, özellikle animasyon ağırlıklı reklam filmlerinden hoşlananlar için kaçırılmayacak bir yayın. Her ay bir DVD.

Web sitesi de burada.

Pazartesi, Mayıs 15, 2006

Seyran Kuruyemiş


Öncelikle, amacım "dalga geçmek" değil diye belirteyim [Biliyorum, hassas konular. O yüzden yazı böyle başladı.]
Bu fotoğrafı görür görmez, Denizli Atatürk Stadı'nda izlediğim önceki maçlara gitti aklım. Denizli, stadından tel örgüyü kaldırmış ilk ilimizdir ama Denizli'nin başka bir özelliği daha vardır; stadın çevresinde kuruyemiş satanlara "düşman" gözüyle bakılır. O kadar ki, "çekirdek yemeyin" diye anonslar bile yapılırdı. Bir ara stadın içinde çekirdek yemenin yasaklanması için girişimler olduğunu bile duyardım (dalga mı geçiyorlardı, ciddiler miydi bilmiyorum.)

Denizlili seyirci, maçı izlemeye gelirken çekirdeğini alır ve televizyonda izliyormuş gibi çekirdeğini/çiğdemini "çıtlayarak" maç seyreder. E doğal olarak ancak golden-gole [altın gol değil] sevinir-bağırır-çağırır. Denizlispor'un, kendi evinde oynadığı maçlarda "şaşırtmayan" mağlubiyetlerine rağmen deplasman maçlarında çok iyi performans sergilemesini ben buna bağlıyordum. Dünkü maç hariç. Dün, orada bir şeylerin değiştiğini gördüm.

Bu fotoğraf, Fenerbahçeli futbolcuların "ruh eksikliğinin" nereden kaynaklandığını gösteriyor bence.
Denizli'nin meşhûr Seyran kuruyemişleriyle, maç stresi falan kalmaz. Şampiyonluk heyecanına da iyi gelir.

Ronaldinho

Hani bazı insanlar için "nasıl da vakit buluyor her şeye" diye merak ederler ya. Ben çoğunu merak etmem. Tahmin edebiliyorum az buçuk. Amma velakin, Ronaldinho'yu bu aralar o kadar çok reklam filminde gördüm ki, "bu adam bunca reklama nasıl yetişmiş" diye düşünmeden edemedim. Tek tek film isimlerini saymamayım, gören-görmüştür.

Az önce MarketingMa'da, başka bir filmini görünce "e yok artık" dedim. Pes. Bu adam, dünya kupasında teklerse, anlayın ki dünya kupası öncesi o setten bu sete koşturmaktan yorulduğu içindir veya kariyer değiştirmeyi düşünmeye başlamış demektir.

Bilmem, futbolcu olmasa, oynatmazlardı herhalde hiçbir reklamda. Acaba bunu düşündü mü.

Pazar, Mayıs 14, 2006

Güzel özet


Pearl Jam - Do The Evolution

Pearl Jam'in en sevdiğim albümü Ten'dir. Ama Yield isimli albümleri de benim için başka bir tatlıdır nedense. Üniversitenin iyi yıllarına denk geldiği için olabilir.

Dün Özge ile konuşurken, ekranlara bağımlılığımızdan bahsettik. Yazmak için, okumak için, izlemek için, seyretmek için neredeyse günlük hayatımızı tamamlamamız için bu "ekranlar"a iyice bağımlı hale geldik. TV ekranı olsun, bilgisayar ekranı olsun, cep telefonu ekranı olsun. Hepsi "screen" işte.

Bu klibin, günümüzü iyi özetlediğini düşünürüm hep. Eddie'nin müthiş vokalleri ve bir grup olarak bence çalabildikleri en iyi ton bir arada yeterince var bu şarkının içinde. Bu klibi, Todd McFarlane'e yaptırmış grup. İyi de yapmış. İzlenesi, dinlenesi, görülesi, arada-bir-dönüp bakılası ve hatırlanası bir yapım.

Bir yığın ayrıntı içeren bu klibi her izleyişinizde, farklı bir noktayı yakalayacağınızı tahmin ediyorum.

Özge ile dün yaptığımız konuşma bana, bu filmde gördüğünüz "bilgisayara bağlı insanları" hatırlattı. "Matrix yılları"nda, unutuldu gitti diye düşünüyorum bu klip. Zamanlama hatası mı desek.
Bir ayrıntı daha; bu film, 11 Eylül'den baya bir önce yapılmış bir yapım idi. 1998'den kalma.

The Hives


The Hives - Main Offender MTV VMA 2002

İsveç'ten şimdiye kadar çıkmış en eğlenceli grup herhalde The Hives'dır. 2002'deki MTV Müzik ödülleri gecesindeki performansları bu videoda. "Bu şarkı tanıdık geliyor" diye düşünen olursa; Kylie Minogue'un oynadığı Agent Provocateur reklam filminde çalan "enerjik" müzik diyerek ekleme yapmış olayım. [The Hives - Main Offender - Albüm; Your New Favourite Band]

Jimmy Fallon ile Kirsten Dunst'ın de The Hives'ı beğendiği, sunumlarından belli. Solisti, "Mick Jagger ile Asthon Kutcher arasında bir yerlerde" diye tarif edenleri de haksız çıkarmıyor bu görüntüler.

Ben bu videoyu sonuna kadar izlemiştim. Sondaki o lafı hiç beklemiyordum elbette. Ama şimdi bile güldürüyor beni kerata. He he.

Müşteriye böyle denir mi, eh, bazıları diyebiliyormuş demek ki.
The Hives'ın enteresanlıkları anlatarak bitmez. Denk gelirse, dönerim bir daha.

Apple - Santa


Apple - Santa
Video sent by NedDorsey
Apple reklamlarına devam ediyorum. Will Ferrel, hiçbir filminde beni SNL'deki parodilerinde güldürdüğü kadar güldüremiyordu. Bu filmde de güldürmüyor, ama düşündürüyor.

TBWA Chiat Day Los Angeles yapımı Apple reklamı.

"Happy Holidays" ibaresinin resmiyet kazanması da diyebiliriz. İngilizce öğreten kitaplarda şu anda nasıl kullanıldığını bilmiyorum. Bizim zamanımızda "Merry Christmas" idi. Hâlen tartışılıyor bu konu sanırım... Neyse.

Yıl, 2004. Yani 31 Aralık 2003 günü indirmişim bu filmi. Adforum.com'dan.

Apple Rushkoff



Douglas Rushkoff, Ecstasy Club isimli romanın yazarı idi. Web sitesinden öğrenmiştim, bir Apple reklamında oynadığını. Errol Morris imzalı Mac filmlerinden birisiydi bu. Daha önce bu postta bahsetmiştim filmden. Şimdi de dailymotion sponsorluğunda bloga taşıyoruz.

Filmin ajans bilgisi elimde maalesef yok. Yalnızca yönetmen bilgisi mevcut. Onu da yukarıda söyledim. Errol Morris.

Kasım 2005 arşivinde, Ecstasy Club üzerine yazdığım postlar da hâlâ duruyor. Blogger, harikasın sen.

Rock/Apple/iPod


Rock/Apple/ipod

iPod'u, iPod yapan filmdir belki bu. Yıl 2003. Ajans; TBWA Chiat Day, Los Angeles.

Müzik; Jet - Are you gonna be my girl.

Daha fazla söze gerek yok. Ne desem, boş olacak bu filmin yanında çünkü... [Olumlu anlamda]

Cuma, Mayıs 12, 2006

Honda'nın korosu


Honda Choir Spoof

.. Sevgili Olcayto'nun iyi fikir! blogunda gördüm bu filmi. Kaynağım "iyi fikir!" yani.
Dalga mı geçiyorlar yoksa ciddiler mi anlamak zor. Anlamaya çalışmak da gereksiz aslında.

Ben neden anlamaya çalıştım ki sanki. Eğlendiriyor bu video.

Film Bilgileri;
Agency: Meme
Creative director: Anson Harris
Agency Producer: Sue Richardson
Production Company: Rogue
Producer: Sophie Weldon
Director: Nick Jones
DOP: Clive Tickner
Editor: Tim Hardy @ Cut&Run

Kaynak

Perşembe, Mayıs 11, 2006

WILD POSTINGS for APPLE


WILD POSTINGS for APPLE
Video sent by NedDorsey
Bahsi bir önceki postta geçmişti. iPod ve iTunes reklamı.
Şimdi, bu filmden bir önceki reklamı da göstermeye gerek var sanırım.

Ajans: TBWA Londra

iPod müzikleri


The Vines - Ride
Video sent by NedDorsey
iPod'un seçtiği müzikler mi zevkime uygun yoksa benim zevkime uyan müzikleri mi iPod seçip kullanıyor, henüz çözemedim.

Bu klibi ilk gördüğümde, bir fikrimin daha hayat bulduğunu görmüş oldum, üzücü oldu (görüntüde) gerçekte ise fikri daha fazla işlemek için güzel bir "yol gösterici" oldu.

Bu müziğin kullanıldığı iPod reklamını da en kısa sürede buraya koymayı düşünüyorum. Önce reklamı sonra klibi mi koysaydım yoksa?

Neyse, duvardaki bayrağa dikkat. Dedeleri o bayrağı indirmek için uğraşmıştı, torunları şimdi onu süs olarak kullanıyor. Enteresan. Acaba bu mesajı mı vermeye çalıştılar yoksa ben mi öyle algıladım, bilinmiyor.

Çarşamba, Mayıs 10, 2006

Eskilerden



Dailymotion'da gezerken bu reklamı bloglamadığımı fark ettim. Rammstein'ın içimi sızlattığı kadar enerji de veren şarkısı "Meine Herz Brennt" eşliğinde yapılmış bu filmi Adforum'dan almıştım, zamanında.

Bu filmi bir kere izleyip de, birisine anlatırken "hangi markaydı ya" diye duran birine "balık hafıza" muamelesi bile yapılmaz herhalde. Ancak ben bu filmi Türk televizyonlarında görmedim hiç. Şimdi "Tv izlemiyorsun, nereden bileceksin ki" diye soracak olursanız haklısınız ama hiç olmazsa anlatanlardan duyardım.

Güzel film, müzik de sağlam. Havalar henüz azıtmamışken, yazın havanın nasıl vahşileşebileceğini düşünmek için bire bir/birebir/bir ebir

Ajans: Campbell Doyle (Sir Arthur Conan Doyle ile herhangi bir akrabalığı var mı diye soran kimdi?)

Satcar 2004'e katılmış bu film ancak ödül alıp almadığını not etmemişim. Yalnızca bana verilen ödülleri not ediyorum.

Beş Kişi = Müzik


Eddie Van Halen - Letterman 1985
Video sent by NedDorsey
Van Halen'ın Panama'sı, dönemin müzisyenleri ile enstrümantal versiyonuyla blogumda bu sefer. 'Genç' David Letterman'ın programından, yıl 1985.

Kayıt maalesef "mono" ama bu kadar iyi müzisyenler bir araya geldiğinde, derdini anlatması için "stereo" olmasına gerek yok bile.

Eddie'nin yüzündeki gülümseme ise... Herhalde, bir gurur gülümsemesi olsa gerek. Taa Hollanda'dan, Amerika'ya ve oradan tüm dünyaya ulaşmak...

Muhteşem Karışım


Eddie Van Halen - Stompin'
Video sent by NedDorsey
Bu video, 1987'deki bir Saturday Night Live (SNL) müzik performansından alıntı.
Gitarı okşayarak çalan adam - Eddie Van Halen, 80'lerin rock ikonlarından biriydi.

Bu müzik, rock ile üflemeli çalgıların bir arada muhteşem bir eser çıkarabileceğini gösteriyor aslında. "Üflemeli çalgının Van Halen'in müziğinde ne işi var" diye düşünebilecek birine verilen güzel bir yanıt.

"Ne alaka" demeden önce biraz düşünmek gerekir.
"Alakasız görünebilecek" kombinasyonları da denemek gerekir.

Kafaları tokuşturduktan sonra, arka plandaki trompetçinin sırasının gelmesinden ötürü yavaşça hazırlanması ise; güzel bir an.

Dooonk: Saat İki

Saat gecenin ikisi olmuş.
Marketing Türkiye toplantısındaki verilere göre; "blog vakti". Benimkini biraz ihmal etmişim. Çiçek aldım, aklımca. Bakalım bunu yayınlayacak mı...

Birazdan linkler üzerinde bir operasyon gerçekleştireceğim. Sonra, yatmam gerekiyor zira vücut artık sabredemiyor. Gelecek konular; Van Halen, Eddie Van Halen.

Perşembe, Mayıs 04, 2006

Lürzer


Buradan Walter Lürzer'e seslenmek istiyorum. [Girişe bak(!) Böyle bir giriş mi yapacaktın (!)]

Walter Lürzer, Lürzer's Archive isimli nadide reklamcılık yayınının kurucusu (araştırmadım bu kısmı). Hâlâ dergiye imza atabildiğine göre, demek ki yaşıyor. Gerçi imzası biraz titrek ama... Olsun.

Derginin yanında, bir de "Lürzer's TV Archive" isimli DVD serisi vardı. Geçenlerde öğrendim ki, bu DVD yayını artık internete taşınmış ve bir daha DVD formatında çıkmayacakmış!

Büyük kayıp valla.
Maliyetleri düşürmek için mi yaptılar bunu bilmiyorum ama insanlara şifre verip "gir bu şifre ile, internetten izle" demek, DVD'ye alışmış insanları baya bir kızdırır yani.

Ben kızdım şahsen. DVD ile web service arasındaki farkı "dağlar" değil gezegenler anlatır herhalde. Haydi gezegenler, anlatın bakalım.