Murat Kaya

Perşembe, Haziran 29, 2006

Q

Bugün Q'nun Temmuz sayısını aldım. Enteresan bir nokta bulduğumu sanarak sevinmiştim bugün. Az önce eve geldiğimde ise kendime sinirlendim. Sebebi de şu ki, geçen sayıda da aynı enteresan şeyin olduğuna dikkat etmemiş olduğumu fark etmem. Bu sayıda biraz daha görülebilir bir yere koymuşlar diye "garip bir şey bulmuş" gibi hissettim kendimi.

Q'nun promosyonu olan CD, sümükümsü bir yapı ile derginin kapak kısmına yapıştırılıyor. O sümükümsü yapı, çıktıktan sonra sülük gibi yapışmaya devam etmiyor. Adını unutmuşum o maddenin. Büyük buluşlardan biri olsa gerek, basın dünyası için...

Neyse, derginin kapağında, CD'nin monte edildiği kısmın altında bir yazı var. Şöyle yazıyor. CD'yi çıkardıktan sonra okuyabiliyorsunuz tabi: "If your free CD is missing, tell your newsagent he's not beautiful."

Peki neye kızdım? Geçen sayıda da benzeri bir uyarı varmış zaten, ben nasıl fark edemedim diye kızdım kendime. Liam'ın bacak arasında kaldığı için mi acaba? (Bizim Liam yahu, Oasis Liam. Gallagher kardeşler. Liverpool aksanıyla söylemeniz lazım, ben öyle yazdım çünkü.)

Geçen sayıda da şöyle yazıyormuş: "If your free CD is missing, you may wish to call your newsagent a soft lad."

Olan hep newsagent'a oluyor yani. Dağıtımcının kayıp CD'de hiç suçu yok tabi(!). Ya da dergiyi satış noktasında inceleyen "diğer okurlar" gibi... Hepsi newsagent'ın suçu.

Neyse, güzel bir atraksiyondu işte. Evan Dando'yu da yıllar sonra CD'de görünce... Bir garip oldum. Kurt Cobain, "tüfenkle kendini intihar ettiğinde" (biliyoruz!) "Kurt Cobain'in yaşamını anlatan filmde, Kurt'ü oynamak üzere Evan Dando seçildi gibi haberlerle oyalanmıştık. Evan Dando haricinde herkes oynadı Cobain'i.. Michael Pitt bile oynadı yani! Michael Pitt! Pitt! Kurt öldüğünde o çocuk yaşıyor muydu diye merak ettim hatta. Doğmuş muydu? Evan Dando da Lemonheads'le kaldı zihnimde... Mrs Robinson dinleyelim haydi. Düttür ürüt tüttü tütü tüü...

Tag to this post: Little things

Web siteleriyle ilgili

Merhaba Murat,

Bu maili sana web siteleri ile ilgili bir pdf dosyasını paylaşmak için atıyorum. Dosyaya bu adresten ulaşabilirsin. Senin için upload ettim. Hem de Google Page Creator ile bir deneme yapmış olmak için. Google Pages âtıl bir şekilde duruyordu.

Euro'nun fırlamış olmasına bakma. O arada bir fırlar öyle. Sonra yorulur. Ne de olsa "eski kıta". Ben daha fazla gevelemeyeyim. Toplantıya bekliyorlar. O kadar çok toplanıyoruz ki, yakında emniyetten birileri basacak burayı diye korkuyorum.

Parmaklarından öperim,
Görüşmek üzere.

Pazar, Haziran 25, 2006

Bu sıralar aklıma takılan konular. Notlar:

Coca Cola'nın Dünya Kupası maçlarında devre arası filminde Fenerbahçe yok mu sayılıyor acaba? İma yoluyla Trabzonspor, Beşiktaş ve Galatasaray gösteriliyor ama (ben de görmemiş olabilirim) Fenerbahçe'ye dair tek gördüğüm şey yedek kaleci Volkan. Buyur buradan yak. 2008 diye hedef konuyor ama sanki hâlâ "something's missing".

İngiltere İsveç maçıydı. 2-2 beraberlik sağlandıktan sonra İngiltere bir süre atak oynadı ama bir süre sonra yavaşladı. İsveç de ikinci tura geçmeyi garantilediği için pek debelenmedi. Acaba İngiltere, Almanya'ya rakip olmamak için bilerek mi durdu? Çünkü Ekuador ile Almanya arasında bir seçim yapmak gerekirse... Siz hangisini seçerdiniz? "Exit" yoluna gitti İsveç, ben ona yanarım.

Fildişi Sahili ile Sırbistan arasındaki maçı seyreden bir grubun olduğu odaya giren kişi "Hangisi Sırbistan?" diye sorabilir mi acaba? Bu ihtimal yüzde kaçtır? Merak ettim. [Böyle bir şey başıma gelmedi. Ama gelme ihtimalini merak ettim.]

FifaWorldCup dot com adresinden bir defa bile siteye giriş yapamadım. İlla, yahoo'yu sıkıştıracak araya. Buradan yetkililere sesleniyorum: "Bir sonraki kupa Google ortaklığıyla yapılsın."

Maçtan sonra biraz televizyon seyredeyim dedim. Belki tv'lerde bir değişiklik vardır diye. Antalya plajlarına rastladım. Magazin programlarından biri sandım. Haber bitti, bir sonraki VTR gelecek diye beklerken karşıma ne çıktı: İzlediğim şey Show TV ana haber bülteniymiş meğersem(!). Diğer kanallar "he he" demesin, Kanal D'de "dans yarışması" haberi vardı, o haberden sonra da Bahçeşehir'deki "su parkı" görüntüleri çıktı ekrana haber diye. "Seviyeli" programlar derken neyden bahsettiklerine dair hâlâ bir fikrim yok. "Go to hell" diyebilirim sadece.

Az önceki Ekuador maçında spiker, "İngiltere bu maçı alırsa ikinci tura çıkacak" dedi sanırım. Tam emin olamıyorum ama böyle bir şey duyduğumu sanıyorum. Ardından "Ekuadorlu yetkililer, bu maçı Ekuador'un kaybetmesi durumunda ülkede hükümetin bile düşebileceğini çünkü Ekuador'da futbol ile siyasetin birbirine bağlı olduğunu söylediler" dedi. Bunu neden garipseyen bir ifade ile söylediğini anlamadım. "Wake up and smell the coffee" diye bir laf vardı Olympus'un "Blurry Boy" isimli reklam filminde. Güzeldi. Deconstructing Harry filmi de geldi aklıma hani Olympus'u izlerken...

Ekuador yazıp duruyorum ama sanırım Ekvator'dan bahsediyorum. Bir zamanlar coğrafya hocam olan Ali Fuat'a selamlar. Nedense dönemimde kimse ona "Ali Fuat hoca" demedi, adı hep "Ali Fuat" olarak kaldı. Vanilla Ice'in Ice Ice Baby isimli şarkısından nefret ettiğine eminim. Hocam, o hani hiçbir zaman kimden geldiğini bulamadığın mırıldanma sesi benden geliyordu. Artık itiraf ediyorum. Ice Ice Baby'deki melodiyi mırıldanan kişi bendim. Ama napıyim, o tonda mırıldandığın zaman süper bir yankı yapıyordu sınıfta ve yanımdaki öğrenci bile o sesin benden çıktığını anlayamıyordu. Süperdi. Neyse zaten çoktan unutmuşsundur.

Birbiriyle MSN'den iletişim kuran emekli arkadaşlar da olacak bir zamanlar. Şimdilerde de var ama sayıları çok az. Henüz doğmamış çocukların dedeleri/nineleri, bir gün emekli olacaklar ve o buruşuk, yaşlı elleri ve beyazlamış saçlarıyla MSN'de aynı sohbetleri yapacaklar (buna biz de dahiliz). Bu durum bizlere bir süre garip gelecek ama torunlarına hiç garipsemeyecek. Biz de bir süre sonra duruma alışacağız zaten. "Dial-up internet" dediğimiz zaman da çocuklar bize "o ne?" diye soracaklar. Haydi bakalım.

"Boş kaset" var, "boş cd" de var, "boş DVD" de var ama ben şimdiye kadar hiç "boş plak" diye bir şey görmedim. Plakçılar "recorder" üretmeyi mi unuttular yoksa. Eh, kazanan da plakçılar oldu zaten.
"Bosch çamaşır makinası gördüm ama.." diyen kişiyi dövmeyi düşünebilirim.

Branson'ın Necker Malikanesi


MTV Cribs - Richard Branson

Richard Branson'ın "Loosing My Virginity" isimli otobiyografisini alıntıladığım sıralar göstermeyi unuttuğum video oluyor bu aslında. Hard Disc temizliği sırasında karşılaşınca paylaşmaya karar verdim. Richard Branson'ın sunumuyla, Necker Adası.

Bu video; Richard Branson'ı takip edenlerin, müzik dünyasıyla ilgilenenlerin, mimariye ilgi duyanların, "nasıl bir tatil yapsak acaba" sorusuna cevap arayanların, Mariah Carey hayranlarının veya hayal kurmak isteyenlerin ilgisini çekebilir. (Masadaki şarabın markası da konumuza dahil.)

Yatırımcıların da ilgisini çekebilir tabi. Branson'ın, Necker Adası'nı alma hikayesi ayrıntılarıyla kitapta geçiyor. Giri-timci diyemeyeceğiz Branson'a belki ama "girişimci" olduğu kesin. Ha bu arada, Friends dizisinde bile oynamış bir adam (Londra'daki bölümlerden birinde). Virgin Cola'yı, dizinin çoğu episode'unda masa üstünde gördük. Reklamı da biliyor. Bkz. Virgin firmalarının reklam kampanyaları.

Bilmediği tek şey, Türkçe olabilir. Ondan bile emin değilim ya...

Dünya Kupası Hikayeleri


[Marketing Post'ta çıkan yazıda "Amerika 94'le Japonya-Kore 2002 nereye gitti" diye merak edenlere.. Word dokümanından ctrl-A yaparak tümünü seçip, buraya paste ediyorum. İngilizce kelimeleri, Türkçe sözcüklerle birleştirip süper cümleler kuruyorum. Sevgili Cengizhan'a da, komplimanları için teşekkür ediyorum. "Şimdiki zaman" kalıbını dilbilgisi kitaplarına koyan yetkilimizi de selamlıyorum.]


Seyrettiğimi hatırladığım ilk Dünya Kupası, Meksika 86 idi. O yıllarda dünya kupası benim için bir “tek kanallı televizyon hatırası” olmaktan öteye gidemedi. Ama yine de bir hikayesi var çünkü o kupayı seyrettiğim televizyon yıllar sonra üniversitede okurken kullandığım televizyon oldu. İki sene sonra oynanacak olan Avrupa Şampiyonası ile Dünya Kupası arasındaki farkı algılamaya çalışıyordum o zamanlar. Çünkü dayım demişti ki; “Dünya Kupası, dört yılda bir oynanır.”

Kupa bitmiş, ben de çizgi romanlarıma dönmüşüm. Okumuyorum, sadece kendi çizgi roman kahramanlarımı üretiyorum. Çizmesi pek dert olmuyor da, sanırım yazması zor geliyor o sıralar. O yıllardaki hayalim Walt Disney’de bir çizer olmak. Tutturamazsam, Türkiye’de araba tasarımları yapıp satmaya çalışırım. Gördüğümüz arabalar da Renault 12’ler, Murat 124’ler. Binebildiğim tek araba da Anadol. Burnu büyüklüğe bak sen.
Arjantin kupayı alıyor. Maradona ile de tanışmış oluyorum, önceki kupayı hiç hatırlamıyorum çünkü. Maradona’nın kupayı öptüğünü görünce, garipsemiştim. Kupa sonrasındaydı galiba, ilk bilgisayarımız geldi eve. Acer’ın, baklava dilimi logolu zamanındaki bir modelinden. Hard Disc yok, 3.5 inch’lik disket sürücüsü bile yok, kocaman disketleri var. Excell’le turnuvanın sonuçlarını tutmak mı? Af edersiniz ama Excell de yok o zamanlar, Word de yok. Word Perfect diye DOS görünümlü bir şey var ama ben yine çizim programı Halo ile uğraşıyorum. Haa bu arada, mouse denilen şey de yok, klavyeyle çiziyorum! Burnu büyüklüğe bakar mısın? Okuldaki çocuklar da anlamıyor beni, bilgisayar yok o zaman tabi; Atari var. Commodore ne zaman çıktı hatırlamıyorum. Sevmedim ama onu, kasetli bilgisayar mı olurmuş. Benim kocaman disketlerim var.
İtalya’da olacakmış sonraki dünya kupası. Öyle öğreniyorum. Haydi bakalım. En sevdiğim atraksiyon, TRT radyosunda çocuk programları dinlemek. Toprak Sergen, çocukluğumda da “ses” idi. Şimdi de ses. TV’de görünce tipine ısınamadım: O hep “radyo sesi” olarak kalmalı benim için.

İtalya 90 deyince işler biraz değişiyor. Almanya’yı desteklediğimi biliyorum. İngilizce hazırlığı bitirmişim, orta okula geçmişim, çarpım tablosunu hâlâ bilmiyorum ve “İngilizce bilen çocuk” muamelesi görmeye başladığım yıllar. Bir hikayesi var. Baggio isimli bir adam, maçın ikinci yarısında, yedek kulübesinden maça çıkıyor ve bir anda İtalya’nın kaderini değiştiriyor. İtalya’ya neden “çizme” dendiğini de o kupanın “logosundan” anlıyorum, kendimce. Aslına bakılırsa, İtalya’ya “Çizme” dendiğini de o sıralarda fark ediyorum. Coğrafya deyince “İstanbul’dan öteye” hatıra yok, arada bir de Denizli. Ama Londra’yı sorsan, şak diye gösteririm haritada. Sonra diğer ülkelerin hangi objelere benzediğini bulmak için kafamı çalıştırmaya başlıyorum. Türkiye haritasını dik tutunca, göbekli bir adama benzetiyorum (Orta Karadeniz Bölgesi yani) ama okulda tepki görür diye kimseye söyleyemiyorum. Malum, ihtilal öncesinde doğmuş çocuklarız. Öyle “her şey söylenmez”. Neyse, ben çizgi roman üretmeyi bırakmışım bu kupanın sonuna kadar, futbol topu almışım kendime harçlıklarımla. Onunla oynamaya çalışıyorum. Çizim yeteneği zirvede. Yazın, bir karikatüristin yanında birkaç saat geçirdim de.. Ondan. Bir de Türkçe hocam, verdiğim ödevi benim yaptığıma inanmıyor. Yüzüklerin Efendisi’nden haberimiz yok o sıralar, ama sanırım benzerini yazmışım ve götürmüşüm ödev olarak. Yeminler ediyorum ama kâr etmiyor. [Bu yüzden yüzüklerin efendisi isimli seriyi asla okumadım, okumayacağım; filmini de seyretmedim, seyretmeyeceğim de..] O sıralarda kimse Rusya’nın yıkıldığına ve o ödevi benim yaptığıma inanmıyor, inanamıyor. Almanya dünya kupasını evine götürüyor.

Amerika 94’e geliyoruz. Liseli bir çocuk olmuşum. Biraz sıkıntı var, lise bitecek, ee sonra nereye gideceğiz? İyiydik lisede. Neyse Amerika 94 ile havamızı bulalım. Adamcıklar yanıyor sıcaktan. Amerika da ne acayip ülke. Michael Jackson sahneye çıkar mı diye bakıyorum, çıkmıyor. Kanada’da yapsalar da şu kupayı, biraz Bryan Adams izlesek bari diye düşünüyorum. Futboldan da uzaklaşmışım, basketbolla hem boyu uzatmışım hem de çizmeyi (İtalya’nın da çizmesini) ve yazmayı unutmuşum birazcık. Elime kalem aldığımda bir süre sonra ağrıyor elim. Şimdiye kadar yazmaya başladığım dört tane roman var ama hiçbirini bitiresim gelmemiş. Bilgisayar da zevk vermiyor. Okuldan sonra ne yapacağız telaşına düşmüşüz. Take That’i keşfetmişim, yeni albümünü bekliyorum. Biri gelip “Robbie Williams var ya, on sene sonra idol olacak idol” dese, “hadi oradan” derim. Benim aklım sonraki kupada, “Fransa’daki dünya kupasında acaba nerede olacağım” sorusuna cevaplar aramaya başlamış zihin. Geldi ve geçti Amerika 94. Meslek hayallerim, müzik yazarlığı ve TV programı hazırlama civarlarında geziniyor. Kompozisyon derslerinde üç beş hayran bulmuşum kendime, tadını çıkarıyorum. “En enteresan yazılar Murat’tan çıkar” sloganıyla. Türkçe hocalarıyla aram hâlâ kötü. Beni “ergenlik krizinde” görüyorlar, ben de onları “menopozun eşiğinde” görüyorum. Hayattan ve de kompozisyon derslerinden biraz zevk almayı öğrenmeleri gerekiyor bence.
E bu arada kupayı Brezilya aldı. Tabi onlar için o Amerika iklimi hiç de yabancı değil. Alacaklar tabi. Baggio da kaçırmasaydı.. İsveç’i de unutmak olmaz tabi. Favorimdi.

Fransa 98. Önceki kupada sigara karşıtı bir adam iken, bu turnuvada sigaraya başlamış buluyorum kendimi. “Hayat böyle bir şey demek ki” diye felsefe yapıyorum kendimce. Yazmaya ciddi olarak eğiliyorum, hatta okulu falan ikinci plana atmışım. Fransa 98 için önceden hazırlıklar yapıyorum. Kupanın bir kısmını Denizli’de seyredeceğim, diğer kısmını İstanbul’da yeni taşındığımız ve benim bulamayacağım evde. [Tarif ile kendi evine gitmek de enteresan tabi.] Tribünlerde Mick Jagger’ı görmüyor muyum, “vay bee” diyorum. Yaşlanmış tabi. Steven Tyler gibi eğlenceli adam da değil. Fransa’nın simgesi neden horoz diye düşünüyorum. İşin tersi, Denizli’nin de simgesi horoz. En sevdiğim marka Zenith, Bull’un alt markası. Diz üstü bilgisayar yani. Yanında da Marlboro. Nescafe’ye inat, Jacob’s içiyorum. Bu üçünü bir araya getirdiğim zaman kaybediyorum kendimi. Artık kalem, sınavdan sınava lazım olan bir nesne olmuş benim için, artık klavyede full time vakit geçiriyorum. Nedense hayatımda ilk defa Brezilya’yı destekliyorum. Kaybediyorlar. “Güzel turnuvaydı” diyerek kapatıyorum televizyonu. Sırada yeni bir düşünce, “kupa Kore ve Japonya’dayken ben nerede olacağım acaba”. Zaten turnuva bitti, ben Denizli’ye döndüm, bizimkiler de oradan taşındı.

Zaman biraz daha hızlı akmaya başlıyor. Arada “dört ciltlik bir ansiklopedi” var, o kısmı burada atlıyorum, bakıyorum takvimde “2002” yazıyor. Üniversite bitirmişiz ya, bir tatsızlık hakim. Neyse, ben başlamışım mesleğe. Reklam yazarlığına “metin yazarlığı” dediğim dönemler. Tıfılım. Güzel bir dünya kupası beni bekliyor. Hikayesini şimdi yazabiliyorum. Japonya-Kore 2002, İlhan Mansız’ı Uzak Doğu reklam yıldızı olarak çıkarıyor, ben de bundan kendimce dersler çıkarıyorum. Şimdi bile New York Advertising yıllığında İlhan Mansız’lı bir Uzak Doğu reklamına rastlayabiliyorum ama Evy Lady kullanmıyorum. Kampanyalar, konkurlar, sunumlar, new business’lar derken Türkiye ilerliyor. Excell’de sonuçları tutuyorum. İhtimalleri hesaplıyorum, Türkiye dünya şampiyonu bile olabilir! Heyecan basıyor beni, o sırada etrafımda bir cümle duymaya başlıyorum (TV’lerde, sokakta): “Türk olmaktan ilk defa gurur duyuyoruz” diye. Haydaaa, alıyor mu beni bir düşünce. “Neden, neden” diye. Kupa bitiyor, biz üçüncü oluyoruz, herkesler seviniyor ben ise “Çekik gözlünün ülkesinde futbolun tadı yok” diyorum içimden ama bir yandan da takip ediyorum kimin ne yaptığını. Bir kupa da böyle bitiyor. Yine aynı düşünce başlıyor: “Bir sonraki dünya kupasında acaba nerede olacağım.”

Şimdi Almanya 2006 devam ediyor. İstanbul’dayım. Vaktin ne kadar çabuk geçtiğine dair özdeyişler yazan amcalar gibiyim. Hikayesi mi? Henüz yazmadım, yazınca paylaşırım artık.

Hikayesi azaldıkça, tadı da azalacak bu dünya kupalarının, tabi bu dediğim şey “bireysel kullanıcı” için geçerli. “Kurumsal” heyecanı, her daim olacak. Bu da “görmesini bilene” kategorisine giren bir konu.

Şimdi anladınız mı sevgili “dünya kupalarında eski tadı bulamayan” amcalar, neden artık eski tadı alamadığınızı. Yoksa aynı hikayeyi “yabancı bir guru” geldiği zaman mı dinlemek istersiniz? Sağ mı, sol mu. “Dünya kupası” yerine, “hayat” kelimesini koyunca da aynı şey olacak mı bakalım. Ben onu denemeye gidiyorum. Ciao.

Cumartesi, Haziran 24, 2006

Kore, Askere

Kore'yi izlemek beni fıtık ediyor. Resmen ekrana fırlayıp "geri zekalı çekik gözlüler, hiç mi futbol oynamadınız daha önceden" diye dövesim geliyor. O kadar çok pozisyon üretip, o kadar gereksiz yerlere harcayan bir başka takım gördüğümü hatırlamıyorum.

Fıtık ettiler yine beni. Az önce elendiler. Hem de İsviçre'ye!

Geçen haftaki maçlarını oynamadan önce Kore genelkurmayı bir açıklama yapmış ve Kore'nin ikinci tura çıkması durumunda takımdaki oyuncuların askerlikten muaf olacağını söylemişti. Orada askerlik iki seneymiş! Eh, elendiler. Haydi bakalım askere! Gel testere gel, kes toplarını şunların! ( He he. Bir an tezkereyi yanlış yazdığımı düşündünüz değil mi? Ehe he.)

Mahallenin amcası diyor ki: "Hadi bakayım, oynamayın bir daha burada. Naş!"

Salı, Haziran 20, 2006

Sağ beyin-sol beyin


Daniel Pink geldi gitti. Piyasadaki “sağ beyin, sol beyin” yazıları, “anlatıcısı” gelmeden hemen önce başladı. Bu sağ-sol beyin farkı şimdiye kadar da bilinen bir şeydi, neden Daniel Pink gelmeye niyetlenince konuşulmaya başlandı, şaşırdım. Şaşkınlığımın geçmesini bekledim. Şaşkınlığım geçince düşünmeye başladım. Şu anda yazarken de düşünmeye devam ediyorum.



Diyalog bloğunda gördüğüm bir linkteki testi de yaptım. “Sağ-sol eşit çalışıyor” diye bir sonuç çıktı. Bunun ne anlama geldiğini de açıklıyordu site, yazım hatalarına odaklanmamaya çalışarak okudum. Pohpohladı durdu beni, ben de “hımm” diyerek söylediklerini dinledim. Sonra merak ettim, acaba bu testi yapan kullanıcıların çoğunluğunda bu “sağ-sol” beyin eşit mi çıktı diye [Hani IQ’nuzu ölçün başlıklı testlerde aşağı yukarı aynı sonuçların çıkması gibi bir şey mi acaba diye.] Bunu insanlara tek tek sormadıkça öğrenemeyeceğim için, “alt-üst” beyinden başlayarak “kuş beyin, derebeyin” gibi çeşitlendirmeleri merak ettim. Mor inek zamanında herkesin morlaştığını görmek de hoşuma gitti ama Levi’s neden “kara koyun”du, onu bir türlü çözemedim. Birinin çıkıp “Mor inek olmanız lazım” demesini mi bekledi tüm piyasalar diye merak ettim durdum halbuki ondan yıllar önce Levi’s “kara koyun” gösterdi ve ne olduğunu anlattı insanlara. Ha “Sırık Ali olmak gerekir” demişsin ha “Uzun Hasan”.
Bunların tamamını bir araya getirdiğimde ise bir sonuca vardım. Tüm dünyayı bir sınıf olarak görürsek, Batı=Öğretmen, doğuya gittikçe “kopyacılar ve geleceğin serserisi öğrenciler, dersi dinlemeyenler, uyuyanlar ve haytalar” geliyor. Eh biz de en azından ortalarda bir yerdeyiz. Halbuki neden “Abi Türkler böyle işte” cümlesini Türkiye’de ve Türkçe’de kurarız anlamış değilim. Demek ki öğretmen dersi anlatmadan kitabı açıp dersine çalışan ülkeler var, öğretmen dersi anlattıktan aylar sonra ne anlattığını “ders notlarında” öğrenen öğrenciler var. Daniel Pink ile bunu anladım. Soyadına bittim, neden böyle bir soyad kullandığını merak ettim, sahnedeki adamın güldürmediği gösterilere gitmeyen bir kalabalığın neden Pink soyadlı bir adamın gelmesine bu kadar taktığını anlayamadım.



Sağ beyin ne yapıyormuş, sol beyin ne ediyormuş diye yazmak istemiyor canım. Alt beyin ile üst beyin, alt-sağ beyin ile üst-sol beyin arasındaki farklar gibi konular üzerine fikirler üretmek istiyorum nedense. Üst beyin, saça daha yakın olduğu için sanki Blendax ve Clear reklamlarında görebildiğimiz cinsten “saç köklerinin” baskısına dayanamayıp “bırakıyorum ben, bu şartlar altında çalışılmaz ki, kaç defa izolasyon yaptıracağız dediniz, tık yok, köke bak, çıkmış tepeme baskı yapıyor” diye cümleler kurarken belki daha az çalışıyordur diye düşünüyorum mesela. Alt beynin de kulaklara yakın olan kısımları “abi bu gürültüde ancak müteahhit çalışabilir” diyerek vazgeçiyordur belki. En orta kısımda kalan beyin de çevresindeki beyinlere bakarak gülüp geçiyordur. Üstünde “Ben olmasam, hepiniz veterinerliktiniz” yazan tişörtü ile ter içinde çalışıyordur belki. Ön ve arka beyin hususunda şimdilik konuşmak istemiyorum. İlkokula kadar ön beyin çok çalışırken, ilkokuldan sonra emekliye ayrılıyor olabilir. Malûm, alın kırışmaya başlıyor belli bir yaştan sonra.. Eh bir de, üst katlarda hava sıcaklığı düşüyor, 80’lik kullansınlar, orta katlarda asayiş berkemal tabi, tatile gitti Avni abiler.

Ya aslında bir şeyi daha hatırladım. Geçenlerde Akşam Gazetesi’nin, “enteresan” Pazar ekini okurken gördüm. Julia Cameron diye bir kadın var, yıllar önce çıkardığı bir kitabı daha yeni “habere uyarlamışlar” bu ekte. Artist’s Way isimli kitap, 2003 yılında Türkçe’ye çevrildiğine göre, yazarın elinden herhalde en az 2002’de çıkmıştır. [Kitaba baktım şimdi raftan çıkarıp, piyasaya sürülme tarihi yoktu.] Allah korusun diyorum, şimdi kadın Türkiye’ye gelmeye kalkarsa, herkes “artist” mi olacak? Aman diyim. Çünkü kadın tam “Türk basını” malzemesi olmaya aday; erotizme kaçan pozlar veriyor, Martin Scorsese’nin de eski eşiymiş. Haberleri canlandırabiliyorum zihnimde: “Martin Scorsese’nin ex-eşi, en seksiğ pozlarıyla, az sonra, Türkiye’de katıldığı tek canlı yayın bizim ana-haber bülteninde. Öyle bir ana-haber bülteni hazırladık ki sayın seyirciler, ananızı ağlatacağız. Kaççırmayın..” Falan.

“Yaa bırakın, bunlar boş işler” diyen bir adam da her zaman olur. Bu cümleyi asla bir kadın kurmaz nedense. Enteresan.

Pazar, Haziran 18, 2006

CV teknolojileri, İnsan Kaynakları, İş İlanları (2nci aşama)

Eski adamlar şanslıymış çünkü CV diye bir şey yokmuş. Eski insanlar yokluktan çekmişti, içinde bulunduğumuz dönemdeki insanlar ise “bolluktan” çekiyor. Bolluğun getirdiği çözümlerinden biri de; CV.

“Çok fazla insan var bu işi yapmak isteyen, seni neden seçeyim ki” sorusunun cevabı: CV.

Savaşlar döneminde acaba asker bulmak için CV arıyorlar mıydı? Yoksa tuttuklarını götürüyorlar mıydı merak ediyorum. (Diyalog: ı-ıh olmaz, sen Malazgirt Savaşına katılmamışsın, - yapma abi ya Dandanakan'a katıldım ama. Proje asistanıydım Dandanakan'da.)

CV yazmak için çeşitli yöntemler geliştirdi birileri. Geliştiren insanlar, iş verenler miydi yoksa iş verenlerin maçında köfte-ekmek satan “satıcılar” mıydı, bunu da merak ediyorum. (Diyalog: - Çok adam var ya şimdi, - hee, - CV diye bir şey isteyelim, bizi en fazla heycanlandıran CV'nin sahibini alalım, geçelim, parası neyse veririz.)

İşe almak için kullanılan CV, işe alınacak kişinin reklamı mıdır? Mülakatlar neden yapılır peki. CV’de yazılan şeylerin doğru olup olmadığını anlamak için mi? Peki CV’de “yanlış” şeyler yazan insanların konuşması da yanlış mı olmaktadır? Yoksa CV’de yazdığı doğru şeylerin aslında “yanlış” olduğunu ispat etmek isteyen kişiler mi görüşmeye çağırır onu?
Bir süreç bu sanırım. “Birilerini arayan” biri ilan verir veya çevreye haber salar. İş arayan veya iş değiştirmek isteyen kişi de bu isteğini resmiyete dönüştürmek için eskiden “ulak” vasıtasıyla iletilen “haber” gibi eposta/faks/posta yoluyla CV’sini iletir. İş veren, sabah kalktığında hizmetçisinden aldığı “haberler” gibi CV’leri inceler ve ondan sonra hizmetçisine danışır ve hep birlikte karar verirler. “Şunlar çağırıla!” diye. Peki neye göre karar verirler? (Diyalog: - Usta, ne diyon bu CV'ye, Japonca da biliyormuş yalnız sadece konuşabiliyormuş - Boşver abi, havamız olur, çağıralım, Japonca yazmayı bilmediğini kim anlıcak, müşterilerimizin hepsi AB ülkesi. Japoncayı en fazla çizgi filmde görür onlar.)

Da Vinci’nin CV’sini (daha doğrusu başvuru mektubunu) Tunç’un bloguna yorum olarak alıntılamıştım.

Bu mektuptan farklı olarak şu anda ne yapılıyor? Yukarından bakıldığı zaman aynı şeyler bugün herkes tarafından yapılıyor. Eskiden “iş istemek” utanç verici bir şey olduğu için “iz bırakmamak” üzere CV yazılmıyordu diyebilir miyiz? Şimdi, Fransızın CV’si taa buralara ulaşıyor hatta gazetelerde “haber” bile oluyor. Da Vinci’nin CV’si farklı bir şey ama bu Fransız izini tüm dünyaya bıraktı. Artık istese bile silemez, internete düştü bir kere. Çoğunun izini bulup yok etse bile insanların mailbox’larında durmaya devam edecek.

“CV nasıl yazılır”, “etkili CV yazmanın binbir yolu”, “CV’niz önemlidir; PP’nizdir MM’nizdir”, “Sizin CV'nizin fotoğrafı yok mu, tüh size”, “Yalancı CV’yi anlamanın yüzbir yolu”, "Spam CV yapmayalım beyler" gibi başlıklar sıkmadı mı artık kimseyi? Reklamlarda “kalite, yenilikçi, önde gelen” gibi laflar nasıl sıkmaya başladıysa bu CV meselesi de aslında herkesi sıkmaya başladı. CV’nin Türkçesini bile kullanan yok, “öz geçmiş” deyince “o sadece yazarlarda olur” diye mi düşünülüyor? Bakalım bu “CV geleneği” ne zaman değişecek. “Sıra dışı olmak” reklamcılara mahsus bir sıfat idi şimdi maşallah herkeste aranıyor. Hani “tek tip insan olmasın” deniyor ya, herkesi “sıra dışı” yaparsan bu da “tek tip” insan olmuyor mu? Neyse, bu derin mevzû. [Yenibirişkom yenibirişkom.. diyip duran bir reklam var ya; bu melodi “tektipinsan tektipinsan...” deyince de uyuyor. Ne güzel. Bu versiyonda T’lerle de ritm tutululabiliyor.]

CV konusunda en ilginç gelişme sanırım bundan bir on sene sonra falan gerçekleşecek. Hani şimdilerde ünlü insanların eski mektupları açılıyor ya, ileride de herkesin tanıdığı insanların CV’lerini görebileceğiz belki de. İnternette mailbox’tan mailbox’a gezecek o sırada bilmemne derneği başkanı olan kişinin, tıfıl bir çalışan iken sağa sola gönderdiği CV. Güya “gizli” ama nedense gizlilik de belirli bir süre sonra bu uzlaşmanın dışında kalacak. Hani şimdi nasıl Da Vinci’nin CV’sini okuyabiliyorsak, belki de bundan yirmi sene sonraki bakanlarımızın CV’sini internette okuyup “vay be” demeyeceğiz.

CV, henüz işi olmayan kişinin kartvizitidir. Kartvizit ise “iş sahibi” kişinin o sırada ne yaptığına dair fikir veren bir kağıt parçasıdır. Hepsinin sonu, çöp öğütücüsünde ölüm veya yangına kadar süren bir baygınlık/koma halidir.

Ne diyorum ki ben...

Cumartesi, Haziran 17, 2006

Yakında

CV Teknolojileri, insan kaynakları ve iş ilanları üçgenine devam...

Beynin sağı mı solu mu çalışıyor. Bu beynin altı ve üstü yok mu? Neden herkes ya sağcı ya solcu? Benim beynim ne alemdeymiş?

Eylül'ün Reebok'ını okurken aklıma gelen "dünya kupalarının tadı mı kaçtı, yoksa biz mi hikayeleri üretmekte zorlanır olduk" sorusunu irdelemek...

Bir blog üzerine post. (Cümle süper)

Ve daha şimdi not alırken bile unuttuğum binlerce konu.

Yakında

Cuma, Haziran 16, 2006

Yine bankacılık

AddAll diye bir site varmış. Kitap fiyatlarını karşılaştıran bir site.

Orada gördüm bu lafı. Çok güzel değil mi?

"A bank is a place that will lend you money if you can prove that you don't need it.
--Bob Hope"

Dünya Kupasını izlerken...

Dünya kupası başladı ya. İlk maçtan itibaren yazmak istediğim bir şey vardı. Coca Cola'nın sol taraftaki kaleye yakın olan saha kenarı reklamları. Maç yapan iki ülkenin renkleriyle oluşturduğu Coca Cola logolarını anlamak ve ölçmek için üç maç bekledim. "Evet, ülke renklerine göre değişiyor bu reklamlar" dedim fakat dün seyrettiğim maçta o reklamları göremedim. Acaba '"kurumsal kimlik" meselesi mi çıktı da bu fikri geri çektiler' sorusu geldi aklıma.

Türkiye, finallere katılabilseydi, Coca Cola'nın logo renginde değişiklik yapmasına gerek kalmayacaktı tabi. Kolasına maç.

Çarşamba, Haziran 07, 2006

Müzik pazarlamak


Askerdeydim. Bir ton arabesk/sezen aksu/yabancı müzik kategorisinde dinlenilen “dım-tıs” müzik arasında sadece iki şarkıyı dinlemeye katlanabiliyordum. Bunlardan birisi “Karadeniz havası” idi ötekisi ise söylediğim zaman şok olacağınız bir isim idi: Gökhan Özen! Evet. Murat Kaya’nın beğendiği hattâ her dinleyişinde şaşırmaya devam ettiği bir Gökhan Özen şarkısı var. Asla klibinin çekilmeyeceğini bildiğim bir şarkı. Hangi albümünde olduğunu unuttum ama “Aslında” isimli bir şarkı. Şarkının girişini duyduğumda bir Eros Ramazotti şarkısı ile karşılaşacağımı düşünmüştüm. Sözler başlayınca “bu Gökhan Özen değil mi” diye sormuştum o zaman. Genel hayran kitlesinin pek sevmeyeceği bir tarzdı. Ama beni daha ilk dinlememde yakaladı. Beni şaşırtan kısım, işte tam bu idi. Popüler müzik, ilk dinlemede sattırması gereken bir şey. Bunu pazarlamakla görevli kişi için kilit nokta “ilk dinlemede/görmede sattıracağını anlamak” ve bu yüzden çok zor bir iş. Müziği, videosu ile destekleyerek satış sağlayabileceğiniz gibi; videosuna bile gerek duymadan sattırabilirsiniz. “Sattıracağı” düşünülen çoğu şeyin reklamı ile sınırlı kalmasının sebeplerinden biri bu husus çünkü bu bir “his ve zeka karışımı” işi. Reklam da buna benziyor. Reklamveren olmak da bu yüzden çok zor bir şey veya çok kolay bir şey işte. “İnsan içinde bu komik(!) kıyafeti mi giyeceğim ben, hadi oradan” diye tepki verdiği bir şeyi ertesi hafta giyen ve o kıyafetten ötürü beğenilen birine rastladığı zaman anlıyor belki ona sunulanın değerini ama bu, ona geçen hafta “sunan” kişiye fayda sağlamıyor. [Komik bu cümlede, “henüz anlaşılamamış fikir” olarak kullanıldı.]

Şimdi buradan şu konuya geçeceğim. Geçenlerde bir blogda “şarkıcılar üzerine” bir konu vardı. Kimini “hoppidi” kimini “adam gibi adam” olarak gösterenlerdendi [adam gibi gösterilen kişi sayısı her zaman üç-beştir ve kimsenin üç-beşi bir diğerinin üç-beşi ile kesişmez]. Gökhan da orada “hoppidi” olarak lanse ediliyordu. Televole, “otomatik düşmanlık” veya “otomatikman beğeni” yapar. Alıcısına göre, hangi sınıfa girileceğine karar verdirir. Hele bu son zamanlarda bu keskin ayrım daha kalın bir çizgi ile çekiliyor. “Duygusal davranma” burada da devreye giriyor. Halbuki herkesin üzerinde uzlaştığı “Cem Yılmaz” da televoleye çıkıyordu. “Duygusal davranış” ile “o hak ediyor, diğerleri değil” düşüncesi beliriyor zihinde veya “sırf televoleden beslenmiyor ki o” savunması gelişiyor.
Ben şu Çelik’in Bon Jovi hayranı olduğunu biliyorum ama Çelik’in Türkiye’de asla dinlemeyi sevdiği müziği yapmayacağını biliyorum çünkü hem satamayacağını düşünüyor hem de belki de yapamayacağını düşünüyor. Ardındaki nedenler farklı olabilir ama Gökhan için de geçerli bunlar. Gökhan Özen müziği elbette “televole” kaçtığı için genç nesilden bazı arkadaşlar tarafından bir “negatif sembol” olabilir. Bir üst nesilin ise Gökhan Özen’den haberi bile yok. Onların Gökhan algısı “sabah erken kalkmış bir popçu daha” seviyesinde. Bir tartışma sırasında, “Abi işte adamlar bir anda şarkıcı olup kendini bir halt sanıp Gökhan Özen oluyorlar” cümlesinde “örnek” olarak kullanılıyor genç nesilden çocukların sohbetinde.

Buradan bir diğer konu da açılıyor. İmajı kötü olan bir firmanın yalnızca bir ürününün, kendi kulvarında “en çok satan”ı olma ihtimali de vardır. Yerli içecek firmalarının çoğu Kola kategorisinde “tırtlar” fakat sade gazoz söz konusu olduğunda asla bir yabancı marka tercih edilmez. Çamlıca gazozu ile Sprite arasında yapılacak tercihte başka sebepler etken olacaktır ama “gazoz” içmek isteyen Çamlıca’yı tercih edecek, gazoz içerken “cool” olmak için Sprite’ı tercih edecektir – “serinlik” hissi ikisinde de var, ama sadece bir tanesi bunu kullanıyor. Üzüm yemekle bağcı dövmek arasındaki gibi bir fark belki de. Kia’nın imajı Türkiye’de çok kötü iken geçtiğimiz senelerde peynir-ekmek gibi Sorento satıldığına şahit olduk mesela. (İmaj kötülüğü, subjektif bir kavram, biliyorum ama rakamlar da biraz bilgi verir.) Gökhan Özen’le dalga geçen bir kitlenin bu şarkıyı Avrupa kanallarından birinde izlediğinde tepkisi değişir ve bu sefer “hata aramaya” başlar. Gökhan da o sırada tırtlarsa, dile düşer. Tırtladı ve düştü. Tamam, belki de “satmak için” belirli televole klişeleri kullanılıyordur ama bu asla bir başka ürünün, başka bir pazarda “satmayacağı” anlamına gelmez. Bu şarkı, eminim ki güzel bir görsellik ve küçük bir kampanya ile Avrupa kanallarında yayınlanabilecek bir “Türk Müzik Klibi” olabilirdi (ortak akıl kullanılarak). Öğrendiğime göre bu şarkının da Gökhan Özen’deki yeri “bir başka” imiş. Çelik’i “ah cici kız” gibi bir şarkı yaptığı için eleştirebilirsiniz, muhtemelen o da eleştiriyordur kendisini. Komik de gelebilir açıkçası bu tip şeyler ama aradan sıyrılan “farklı” bir ürünü de göstermek gerekir. [Çelik’in ilk dönem şarkıları gerçekten bir başka idi.] Gökhan’ın da İngilizce albümündeki “i’m a girl” lafına takıldı bu piyasa. Eh, o da biraz dikkat edecekti be.
Ne kadar “küçük şeyler” olduğunu görebiliyor muyuz artık bunların? İki tarafa da söylüyorum: Hata küçük, dikkat küçük, algı küçük, niyet küçük, sinek de küçük.

Müziği ilk duyduğumda kendimi “müzik prodüktörü” gibi hissettim. Şarkının her notası bana “bu sattırır” diyordu. Ama işin tersi, genel hayran kitlesi bu şarkıyı CD’lerinde direkt olarak “skip” ediyordu. Al işte, bir ikilem daha. Aynı pazardaki bir diğer “müzik dinleyicisi” sınıf ise Gökhan Özen “etiketi”ni gördüğü anda zaten hiç şans vermeden atlıyordu. Dinlemeden. Ben de Nelly’yi mesela dinlemeden atlarım, 50 Cent gibileri de. Ama bunun için elimdeki sebep rap’in ilk halinden itibaren bir “dinleyici” olmam ve şimdikilerin bu tanıma hiç uymuyor olması. “Dale” bence dünya müzik tarihi için bir utançtır. Formayı Milan Baros’tan alıp Semih’e vererek “Avrupa’da neden başarısız oluyoruz” diye ağlaşmaktır. Ya da “Anelka’yı aldık ama adam oynayamıyor be” diye suçu Anelka’da aramaktır.

Buyrun bir dinleyin bakalım. Eros Ramazotti bu şarkıyı alıp İtalyanca söylese, eminim ki albümü o sezon Türkiye’de iyi satardı. “Sözler” demiştim eski post’lardan birinde, önemlidir/önemli değildir. Tek bir cevabı yok bunun da işte. Aklın yolu da hiçbir zaman bir değildir. Dale’nin sözlerini anlayarak mı tepki veriyor bu dinleyici kitlesi? Hangi dilde olduğu bile meçhul.
Biz yine Türk cehennemimize dönelim. Nasıl olsa çekiyor(muş)uz herkesi aşağıya. Bu hikayenin bile yazarı biziz. Süperiz.
Televolesiz kalmıyoruz, televoleye de inanmıyoruz.

Ha bu arada, ilk paragrafta bahsettiğim iki şarkıdan birini söyledim. Ötekisi ise Volkan Konak’ın Cerrahpaşa şarkısı idi. O müzik uluslararası bir satış rakamı yakalamıyorsa (albüm demiyorum, bir şarkı sadece. Albüm tırt çıktı) bunun suçu Anelka’da değil. Anelka’ya ihtiyacı olmadığını bilmeden Anelka’ya hava olsun diye para yatıran “pazarlamacı”da. Yani yanlış eleman ilanı ile yanlış elemanı işe alan patronda. Bak bunu bile bağladım haftanın konusuna. Bakalım reklam sektörümüz ne zaman İngiltere’den İngiliz “reklam yazarları” almaya başlayacak. Bir ricam var, Avrupa gazetelerine verdiğiniz eleman ilanında “advertisement agency” ifadesi kullanmayın lütfen. Türkiye’de (belki üç beş kişiye) yutturursunuz da Avrupa’da tuvalet kağıdı olursunuz.

Şimdi bu post’u “aşağıda Oasis’ten bahsediyor, yukarıda Gökhan Özen’den” diye anlayacak birkaç kişi çıkabilir. Onları Ahmet Ertegün’e yollayayım, O daha iyi anlatır. Çünkü ben anlatsam da anlamayacak, ama Ahmet Ertegün “anlatmasa” bile “anladım” diyecektir. Beyaz dolu bir ülkeye zenci albümü satmayı başaran kişi, bir Amerikalıdan daha akıllı olduğunu düşünenlere Arapça albüm bile satar.

Son cümle. Peki müziğin “sattırması” yeterli mi? Haydi döndük mü başa yine. Bu da başka bir post konusu.

Post post: Albüm 2004 yılına aitmiş. O sıralarda Zucchero'nun "Baila" isimli şarkısını takdir etmiş başkalarına geçeli yıllar olmuştu. Bu şarkıda da o hava var. Vokal ve düzenleme farkı; göreceli elbette. "Küçük bir kampanya" dediğim de bu "dokunuş" idi zaten. Şarkının "İngilizce" olmasına bile gerek yok. Zucchero da çoğunluğunu İtalyanca söylüyor zaten. Ah ah. Üstünde illa ki "Made in Turkey" yazmasın istiyorsan ("bağcı döven" diyebiliriz onlara), adam senden alıp üzerine "Made in Italy" yazıp yollayabilirdi sana. "Bağcı döven" de iki gün sonra "çiftçiyi öldürüyorlar" diye çığırırsa, pasaportunu verelim gitsin. Fransız bağcıyı da dövecek mi acaba, çok merak ediyorum çünkü...

post post2: Web sitesinde şarkının ayrıntılarını bulamadım. Bateriyi kimin çaldığını merak ettim mesela. Klavyeler kime ait? Düzenleme? Beste? Bilgi yok.

Salı, Haziran 06, 2006

"Ali maillerini kontrol et", "Ali emesen'i aç"

- Öğretmenim.

- Evet Ali.

- “Ali topu tut” cümlesindeki Ali ben değilim di mi öğretmenim?

- Değilsin evladım.

- Peki öğretmenim.

- Öğretmenim.

- Söyle Burcu.

- Babam, “Ali maillerini kontrol etti” cümlesindeki “mailleri” yerine “e-postaları” denmesi gerektiğini söylüyor.

- Doğru söylüyor ama ben yazmadım ki o cümleleri evladım. Babana öyle söyle sen: “Benim öğretmenim yazmamış o cümleleri” de.

- Peki öğretmenim.

-Oooooff offff.

(Zil çalar. Sınıf dağılır.)

Pazartesi, Haziran 05, 2006

Banner


MarketingProfs'tan bir banner. Haydi bakalım. Bizimkiler hâlâ ayakta işeme ile beyin arasında bağlantı kuran mailleri iletedursunlar. Beyin denilen meret, hiçbir zaman belden aşağı vurmaz.

Sideways


BERLIN for GAULOISES

Farkında mısınız? Sideways filminden sonra herkes “şarap eksperi” gibi davranmaya başladı. Bunun daha çok Türkiye’de olduğunu düşünüyordum. Yani aslında “Amerika dışındaki çoğu ülkede” böyle olduğunu düşünüyordum. Meğerse Amerika’da da öyleymiş. Geçen hafta Dave Chambers’ın yazdığı MarketingProfs makalesinden çıkardım bunu [üye iseniz, tıkladığınızda makale direkt olarak karşınıza gelir]. Filmden sonra Amerika tarihinde (ilk defa) şarap tüketimi, bira tüketimini sollamaya başlamış. Kutu kola, kutu biradan sonra “kutu şarap” da çıkmış (ilanlarını gördüm bir yerde ama nerede gördüm hatırlamıyorum) fakat hâlâ “kutu süt” deyince karton kutuda süt anlaşılıyor. Sütü teneke kutuya koyan ilk firmaya tatlı ısmarlıyorum.
Sideways sonrası açılan bir site de burada. Blogu bile varmış. O da burada.
Aklıma bir şey geldi. Biz neden döneri, “göstererek” satmaya kalkıyoruz ki? Biz dediğim Türkler... Tamam “hijyen mijyen” diyenler olabilir belki ama elin İtalyanı sana “göstermeden” yemek pişirip getiriyor, sen niye alıyorsun o zaman? Döneri mutfağa koysak da, “tabaktaki hali” ile satmaya çalışsak. Sizce bir Türk yemeği olarak dünyada farklı bir konuma oturur muydu? Yukarıdaki Gauloises reklamında bile dönercimizi görünce “ter basıyo” beni. İmaj=sıcak, ter, yağ, sağlıksız, tadı güzel ama zararlı. Bıyıklı adam tarafından satılan bir et yemeği ile çıtır kız tarafından satılan hamburger arasındaki imaj farkını hesaba katmadan söylüyorum bunları. Bıyıklı adamın imajında bir sorun görüyorum, Tom Selleck bile kökünden halledemedi bunu. Hiç çaba sarf etmeden olmayacağını düşünen mi var yoksa? Hele şimdilerde iyice azalan “bıyık” modasının bir şekilde tekrar geleceğini bekliyorum, bu dalgadan bize de “surf alanı” çıkabilir. Biz=döner yiyenler.

Film adı Lürzer’s TV Archive’de “Japanese” olarak geçiyor. Adforum ise “Berlin” ismi ile yayınladı.

Agency: Kolle Rebbe, Hamburg
Art Director: Kay-Owe Tiedemann
Copywriter: Stefan Wübbe
Production Company: Markenfilm
Director: Otto Alexander Jahrreiss (Soyada bittim!)

Seyrettim ben bunları

Son zamanlarda yine peşpeşe film seyretmeye başladım.Hep “yazayım” diyorum ama şimdiye kadar hiçbir seriden bahsedemedim. Bu benim tembelliğim olsun.Bu hafta seyrettiklerimi yazayım bari.

Guest House Paradiso ile başladı her şey bu hafta. Rik Mayall, Young Ones’taki espri anlayışından gram kaybetmemiş, hiçbir ilerleme yok neredeyse ama yine de beni güldürmeyi başardı. Young Ones dizisinden bahsetmiştim eski postlarımda. Enteresan bir yapımdı. Ya midenizi bulandırır veya “İngilizlerden nefret ediyorum” cümlesini kurmanıza sebep olur ya da benim gibi her bölümünü defalarca seyrettirir. “Nesi komik ki bunun” sorusu da bazı kişilerin zihninde canlanabiliyor. Sanırım sonuncusu daha fazla. Ama bence bu biraz “elektriğini yakalamakla” alakalı. Rick Mayall’ın yaptıklarını başkası yapsa –ki yapan çok vardı- bu kadar güldürmezdi herhalde beni. Yine aynı diziden rol arkadaşı olan Adrian Edmondson ile birlikte çıkarmışlar bu filmi. Klişeler çok fazla ama klişenin “güzel” olmadığını, iyi kullanımı olmayacağını kim söyledi? (Yani “klişe” lafı olumsuz anlamda çok fazla kullanılıyor, yakında “kötü=klişe” algısı oluşabilir diye korkuyorum.)
Film eğlenceli. İngiliz komedilerinin klasik sound’undan kopmadan izlettiriyor kendini. Young Ones gibi iğrenç bir yanı da var. Eh, Young Ones’ı beğenen biri bunu da beğenir.

Dün Italian Job’u seyrettim. İlk versiyonu, Michael Caine’in olduğu 1969 yapımı olanı yani. İtalya yolları taştandı. Güzel manzaralar ve bol bol Mini reklamı vardı filmde. Yeni versiyonunu bilmiyorum ama onun bana bu kadar lezzetli geleceğini sanmıyorum. New Kids on the Block’u çağrıştırıyor bana nedense yeni versiyonu, afişinden olsa gerek. Belki başka bir zaman izlerim. Eski film ile yeni film arasında nasıl bir yol izlemişler acaba sorusuna cevap bulmak için.

Elvis Presley’in Charro’su. Kovboy filmi ve Elvis’in asla bir kovboy olamayacağına dair fikirler veren filmdi. Pek de ne olup bittiğini anlamadım aslında ama kovboy filmlerinin çoğu bana “fabrikasyon” geldiği içindir herhalde bu algım. Elvis dediğin şehir adamıdır, ne işi var Country’de. Çok “zorlama” geldi film bana, yanlış hatırlamıyorsam son filmi idi bu (tekrar bakacağım) - değilmiş. Sondan üçüncü. Tamam, Elvis rol yapamıyor ve sadece hayranlarını memnun etmek ve TV’nin yokluğunu gidermek için yapılmış işler bunlar ama yine de sıkıcı geldi bana. Speedway isimli film bile en azından sevimlydi, her ne kadar Nancy Sinatra’nın filmdeki duruşuna gıcık olsam da. Elvis sevimlilikle kapatıyordu filmin eksikliklerini ama Nancy Sinatra herhalde sadece “baba hatrına” oynamış filmde. Belki de akıllının biri, “Nancy Sinatra’nın sesi plaklarda zenci sesi olarak algılanıyor olabilir, sinemada gösterelim de herkes anlasın onun sarışın olduğunu” diye önermiş de olabilir. İyi ki “klip çağı”na yetişmemiş yani. Müslüm Gürses bile daha güzel idare ediyor “görselliği”.

İşin kötüsü seyrettiğim filmleri sonradan sayamıyorum. Dün gece Reality Bites’ı seyrettiğimi hatırlıyorum ama ondan önceki gün seyrettiğim filmlerin ismi uçmuş gitmiş aklımdan.

Haa bir de. Bir keresinde şöyle bir cümle duymuştum birisinden. Nedense hala düşünüyorum bu cümlenin ne mesaj vermeye çalıştığını. Cümle şu: “Ben geçen hafta iki tane altyazılı film seyrettim”. Bu cümleyi sanırım iki sene önce duymuştum bir toplulukta. İşin tersi, yabancı dili de yoktu bu cümleyi telaffuz eden kişinin. Neden böyle dediğini ben hâlâ anlayabilmiş değilim. Yoksa “altyazılı” film seyretmek bir “statü sembolü” falan mı oldu? Hani övünüyorduk “dünyada en iyi dublaj yapan ülkeyiz” diye. Bazı algılar yıkılıyor mu yoksa? “Altyazılı, iki tane film seyrettim” dedi çocuk. Vay be. Şimdi Charlie Chaplin filmleri seyreden birisi nasıl anlatacak bunu? “Sessiz film seyrettim geçen gün” diye mi? Biri de çıkıp “geçen gün Almanca dublajlı bir Fransız filmi seyrettim, İngilizce altyazılıydı hem de” derse “vay bee demek ki abimiz dört dil birden biliyo” diye düşünmemiz gerekecek herhalde. Bu cümleyi Flamenk diliyle kurarsa anlamayacağız tabi. “Tuzu uzatır mısın” dediğini falan sanacağız herhalde, restoranda.

Bu gece de Hangin' Up'ı seyrettim. Teorim şu; geçen yüz yıla kadar boşanmış aile çocukları az idi ve az olanı göstererek ilgi toplandı. Fakat şu anda dağılmamış aileler azınlığa düştüğü için yakında "mutluluk hikayeleri" izlemeye başlayabiliriz sinemada. Mümkündür.

Walter Matthau'nun da son filmiydi bu tabi. O açıdan da duygusal bir şey. Front Page'i de seyretmiştim. Güzel bir yapımdır.

CV teknolojileri, İnsan Kaynakları, İş İlanları "İlK"

İş İlanları

"Prezentabl" sözcüğünü kullanmak yasaklanmak üzere. Cinsiyet belirtmeye şimdilik devam edebiliyoruz. Yakın zamanda (kırk-elli sene sonra yani) erkek çalışan bulmak imkansız olacağı için şimdilik cinsiyet belirtmekte zarar göremiyor herhalde ilan sahipleri. Sonraki evrede ise özellikle “erkek” cinsindeki çalışanları arayacaklar sanırım. Şimdilik cinsiyet kavgalarımız “erkekler çişini ayakta yapabiliyor ama bunun karşılığında beyinlerini kadınlara devrettiler” şeklindeki masum görünümlü “sidik kavgaları” ile geçecek. Hava terminolojisinde buna “it dalaşı” diyorlarmış ama ben hiç “uçan köpek” görmedim, nasıl oluyorsa...

“Analitik düşünme yeteneği”. Bunun ne olduğunu bilen yok gibi neredeyse. Bunu iş ilanlarına ilk olarak kimin yazdığını mahkeme bile bulamaz sanırım. Bildiğini iddia edenleri bir araya getirdiğiniz zaman, her birinin farklı bir tanım yaptığını görebilirsiniz. “Mutluluğun tanımını yap bana” dediğiniz zaman duyacağınız on bin farklı tanım gibi bir şey.

İş tanımına dair hatalar konusuna ise hiç girmeyeceğim çünkü çıkabileni henüz görmedim. Çıkanları da “çıktı” olarak görmüyorlar nedense, inatla. Belki biraz örnek vererek rahatlayabilirim. Bir futbol kulübü düşünün ki, ihtiyacı olmadığı halde devamlı forvet oyuncusu alıp duruyor. [Moda bu ya] Forvet oyuncuları daha fazla şöhret olur, “işi halleden kişi olarak görünürler”. Savunma oyuncusu olarak ün yapan kişi sayısı daha azdır. Bu dediklerimin hepsi “futbola dair göz kadar bilgisi olanlar” için geçerlidir elbette. Neyse buna rağmen maç sonuçlarına bakıldığında takımın attığı gol sayısı, ligin en çok gol atan takımı olduklarını gösteriyor. Madalyonun öteki yüzü ise (bu tabire de bayılıyorum) ligin en fazla gol yemiş takımı olduklarını gösteriyor. Atılan gol sayısı 100 ise yenilen gol sayısı 200. Forvet almaya devam ediyorlar. Neden? Çünkü “eleman ihtiyaçları olduğunu biliyorlar ama bu ihtiyacın neresi için olduğuna dair en ufak bir fikirleri bile yok.”

Gol sonrası sevinçlerinde takımın tamamı forvet oyuncusuna sarılıyor diye “forvet=CEO” algısına sahip insanlar yüzünden forvetler ünlüdür. Savunma oyuncusu olmasına rağmen gol atan üç-beş futbolcuyu da bilirler bunlar. Mesela bizde Alpay böyle bir şöhret elde etmişti. Sonra... Bir “Beckham dalaşı” ile fısssss. [Diğer etkenleri katmıyorum.]

“Over-qualified” meselesi. Haydi bakalım. Buna kim karar verebiliyor? Yoksa bir mazeret mi bu? “Sen bizim için fazlasın, sonradan başımıza bela olma diye sana böyle bir yafta verelim ‘lafta’, sen mutlu-biz mutlu..” demenin bir başka yolu mu? Buradan iki konuya geçiş yapıyor zihnim. Birincisi aranan bu elemanın uyumlu olsa bile ne kadar süre çalıştırılacağı konusu. Japonların “ömür boyu çalışma” modelinden korkan bir anlayış değil mi bu? İki taraf da (çalışan ve şirket) verimli çalışıyorsa neden olmasın? Eleman ile firma arasındaki uyum ömür boyu da sürebilir, sürmeyecekse de bir dakika bile sürmez. İkincisi ise yeni gelecek elemanın niteliklerinden çekinen “diğerlerinin” varlığı. Böyle bir tehdidi göğüsleyememesine rağmen “çalışmaya devam eden” insanlar da olacak demek ki. Sanki biraz ayna-ayna-söyle-bana durumu var gibi. Örnek üzerinden gideyim: Asistanından, işi elinden alacak diye korkan bir yönetici mesela. Sen olduğun yerde kaldığın sürece elbette bir gün asistanın, elinden işi alacak. Zaten sen de asistan iken başkasının elinden kapmamış mıydın(!) bu işi? Kurulan tüm tuzaklardan bir şekilde sıyrılmamış mıydın? Belki de böyle şeyler yaşamadın bile ama iş dünyasının “cosmo”larında bunları okuyarak bir “şüphecilik” geliştirdin kendince. “Sizden daha ileride olan astlarınıza nasıl ‘hast’ dersiniz?”, “Hiçbir iş yapmadan, patronunuzun sizi her sene yılın elemanı seçmesini sağlamanın 10 yolu”, “İş çıkışında güç gösterisi nasıl olur, twenty hot tips” gibi yazılar mı bunların sebebi? Böyle teknikler gerçek olsaydı, “nasıl ömür boyu kral kalabilirsiniz” isimli kitap bırakırdı krallar. Zehiri geliştirdiğiniz anda, panzehiri de birileri piyasaya sürecektir.

Birinci konudaki “iş ömrü” konusuna dönelim. Japonların ömür boyu bir şirkette çalışmasını gözlerimle görmedim. Muhtemelen bunu bize okullarda öğrettiler, “business cosmo” tipi yayınlarda öğrendik belki de. “Ali Taran’la görüşme yapabilmek için bile 100 bin Dolar vermeniz gerekiyormuş” gibi dedikodular zinciri. Bazı dedikodular bilerek çıkartılır. Kimi dedikoduyu önlemeye çalışır, kimisi de dedikoduları lehine kullanma yolunu seçer. Biri çıkıp da “Japonya’da ekonomi istikrarlıdır, bizim gibi coğrafyalarda (bu lafa da bayılırım) ekonomi dalgalanır, istikrar çok sık bozulur o yüzden o dediğin burada olmaz” gibi savunmalarla böyle düşüncelere girebilir. Ben de hep şöyle düşünürüm; Arsenal bir anda çok zor bir duruma düşse Thierry Henry’yi çıkarır mı elden? Çıkarabilir, belki. Bunu da bir sebebe dayandırabilir. Elindeki Thierry Henry sayısını bilmiyorsan elbette senin için her eleman elden çıkarılabilir. Belki de kaç tane Thierry Henry elden çıkarıldı şimdiye kadar, ben de nelerden bahsediyorum.
Çıkaran bilir.

Bazı firmaların sadece “reklam olsun” diye eleman ilanı verdiği de bilinir/söylenir/düşünülür. Bir insan kaynakları uzmanı çıkar der ki, “eleman sirkülasyonunun çok olduğuna dair bir sinyal verir bu (negatiftir yani)” ötekisi de çıkar der ki “demek ki işleri açıldı devamlı yeni eleman alıyorlar, eleman almasalar bile ne kadar seçici olduklarını göstermeye çalışıyorlar”.
Bu sohbetler bana çevresine “ben çok duygusalım, çok seçiciyim, hassas biriyim” diye kendini tarif eden liseli kızın sözleri gibi geliyor. Uzmanlar çözebildi mi bunu? Çözebilecek mi?

Neyse, ben şöyle bitireyim artık: Kimse vazgeçilmez değildir, hiçbir şirket de tek değildir. Buna rağmen Thierry Henry Arsenal için bir değerdir, Arsenal Thierry Henry’siz de bir şekilde kendine gelebilir. Duygusal etkenler de var tabi. Pascal Nouma çok kalamadı burada ama taraftar hâlâ onu istiyor. Şimdi bunlardan bir çıkarımda bulunacağım: Zenci isen ve “taraftarın istediği” bir futbolcu isen Real Madrid’te forma giyme ihtimalin çok düşüktür. Ama Real Madrid de tek değil. İşte bu kadar karışık bir konu. [Çıkarım yapmak serbest. Çıkarabildiğin kadar çıkar. Yeter ki başkasının çıkardığını kullanma.]

Senin kurtulmak istediğin bir kaleciyi almak için karşına çıkan kulüplerden biri Barcelona olabilir. Barcelona kaleciyi ucuza kapatmak için mi oradadır yoksa sen elemanının değerini mi bilemiyorsun? İşte bu noktada tüm “insan kaynakları” alemi oturur, kalır.

İş ilanlarına ek:

“Tecrübe/deneyim” arayan ilanlar. Bunun arkasında “işi tekrar öğretmeyelim, bilen adam/kadın gelsin de vakit kaybetmeyelim” düşüncesi vardır genelde. “Bizden daha fazla bileni gelsin de ayrıca ‘danışman parası’ ödemeyelim, maaş ödeyerek kapatalım bu işi” düşüncesi de olabilir. Deneyimin “yıl üzerinden” ölçüldüğü bir mekanizma var demek ki veya “CV’de sunulan deneyimi” doğru/yanlış ölçebilen birileri var. Eğitimlerde de Eric Clapton’un, ünlü olmadan sadece bir sene önce eline ilk defa gitar aldığı anlatılabilir. Ya da 40’ından sonra gitar çalmaya başlayarak yeni gitar modelleri üreten adamların “başarı hikayeleri” anlatılır. Sonra da “en az dört yıl deneyim” arıyoruz ilanlarında ne yapmanız gerektiğine dair fikir verenler çıkar. Mülakatlarda “ben seni almak istiyorum ama insan kaynakları müdürüne (müdür lafına da hastayımdır) deneyiminin az olduğunu nasıl anlatacağım, onu düşünüyorum” cümleleri duyulabilir. Bazen “her şey palavra” gibi görünür, bazen de “en küçük ayrıntı bile önemlidir” denebilir.

“Deneyim ölçen” bir alet geliştirilmesi gerekiyor. İşe başvuran elemanları bir kabine sokacaklar ve kabinin ekranında “bu elemanın deneyimi bilmem-kaç senedir” yazacak. “Analitik düşünme” yeteneğini de ispat ettikten sonra “işe alınabilir” diyerek diğer CV’lerin yanına konulacak. Sonraki görüşmelerde artık “money talks”. Gerisi, köydeki adamın Monica Bellucci için biriktirdiği başlık parasını minimumda tutma hesapları gibi bir şey işte. Höh. Eh işte, hem İtalyan hem de denk getirirsen koltuk altı “kıllı”. Atasözü de bırakmış atalarımız “isteyenin bir yüzü, vermeyenin iki yüzü kara” diye, sonuna kadar sömürsünler.

Çok konuşuyorsun sen Murat, kapat artık bu konuyu. Yazdıkça yazasın geliyor.

En sonunda kin yapanlar ortaya çıkıyor artık. Geçenlerde birisi bağırıyordu; “Bir gün bir şirket kurucam, ilan verip eleman çağıracam, sonra hepsiyle dalga geçip mülakattan kovacam” diye. Demek ki “böyle bir şeyi yapan ilk ‘canlı’ olacağım” diye düşünüyor. Ne ilk ne de son.

Neyse alt katlarda hava sıcaklığı mevsim normallerinde seyrediyor, üst katlarda hava soğuk mu soğuk. Size 70’lik fiyatına 60’lık verelim. Onuncu kattan yukarısını 80’liklere tavsiye etmeyiz. Basınç artıyo, biliyon mu.. Kalbi var, romatizması var..

Lilys’den bir porsiyon Nanny In Manhattan tavsiye ediyorum.

(Post Post) Söylemek istediklerimin yüzde kaçını söyleyebildim diye hesap yapıyorum ben şu anda. %10. İyi bir oran sayılır yine de.

Cuma, Haziran 02, 2006

Bilim ve Teknik *


Haziran sayısı ile bir DVD veriyorlar. Şimdiye kadar çıkan sayıları DVD'den okuyabiliyorsunuz. Pdf formatında. Ben ilk sayıyı açtım direkt olarak. Yazılardan birinin altında bu "duyuru" vardı.

Yıl 1967. Beatles dönemi yani. Tavsiye olunur. Tükenmeden alınız.


* Bu capture Ortak Defter'de de var. Deja vu değil.