Murat Kaya

Pazartesi, Temmuz 31, 2006

Airways mi, air-race mi

Radyoda (Power FM), bir süredir duyuyordum. RedBull airways mi diyor, RedBull air-race mi diyor bir türlü çözemiyordum. Şu anda da yarışa dair yazılı bir şey görmediğim için hangisinden bahsettiklerini çözemedim.

Cuma öğleden sonra Beşiktaş İnönü Stadı'nın oradan geçiyordum, eski ismiyle Mithatpaşa Stadyumu. Bir de ne göreyim, denizin üzerinde pırpır uçaklar uçuyor.

Yapılan aktivitenin Formula 1 gibi şehir dışında yapılacağını düşünmüşüm nedense. Aklıma hiç de boğazımızın üzerinde uçan pırpır uçaklar gelmemiş!

"Bu yarışmaya dair radyoda kopan onca fırtına, uçak düştüğünde tsunami'ye dönüşür mü acaba" diye düşünmeden edemedim.

Sonra da öğrendim ki, izleyici rekoru kırılmış İstanbul'da. Buna niye şaşıyorsunuz ki, hava gösterilerinin rating'inin en fazla olduğu ülkelerden biriyiz. Başka ülkelerin nüfusu üç-beş milyonla anılırken bizim sadece İstanbulumuzda 10 milyonun üzerinde nüfus olduğu varsayılıyor. Tepemizden geçen her helikoptere kafamızı kaldırıp baktığımıza göre (bu bence daha büyük bir rating yapar uluslar arası bakıldığında) yarıştığı iddia edilen pırpır uçaklara kim bakmaz? Ben bile baktım ne yapıyor bunlar diye.

Felaket durumunda ne olurdu peki? Hani "enteresan görüntüler" sunan TV programları var ya.. Onlara güzel bir malzeme olurdu herhalde boğazda uçarken bir anda yere düşmeye niyetlenen bir motor! Böyle bir durumda "izleyici rekoru" TAVAN yapardı! Organizasyonun alacağı yara beni hiç ilgilendirmiyor elbette ama saatte 420 km hıza ulaşan bir aracı kullanan bir adam yüzünden bir tane sokak kedisi bile ölseydi... Çok fena sinirlenirdim.

Bu tip gösterilerin felaketle noktalanması ihtimali, bence, oldukça fazla. Kaza olmayan Formula 1 yarışı bile neredeyse yok iken, "zevkine" ve gazozuna/redbull'una uçan pırpırların şehir dışında uçmalarını tercih ederim. Konya'nın ovalarında yapsanız bunu diyorum. Turizmi geliştirirsiniz belki hem de muhtemel bir kaza sırasında itfaiye gözetimindeki bir boş araziye zarar verirsiniz en fazla. "Cana geleceğine, mala gelsin". Sizi bilmem ama ben TV'deki bu garip programlarda bir sürü "hava kazası" gördüm ve hiçbirinde kuşlar veya bulutlar zarar görmüyordu.

Pırpırlardan biri düşseydi, ziyaretçi rekorunu bir daha kırılmamak üzere ufak parçalara ayırabilirdiniz! Güzelim boğaz köprümüze zarar gelseydi...

Şimdilik susuyorum bu konuda. Üstünden geçen helikoptere bakan insan sayısı ile gelişmiş ülke olmak ya da gelişmemiş ülke olmak arasında da hiçbir bağlantı yok. Havadan geçen şeylere insanoğlu her daim bakacak işte. Tepemize inmesin yeter.

Oliver Stone, World Trade Center diye bir film çekmiş. Seyretmedim şimdilik ama merak da etmiyorum diyemem. Belki bu konuyla da bir ilgi kurulabilir. Bakacağım.

Perşembe, Temmuz 27, 2006

Masters of the Agency albümünü dinlediniz mi?

Reklam ajanslarından sadece “reklam fikirleri” çıkmadığını gösteren bir gelişme oldu geçen haftalarda. Madison Avenue’dan bir de “albüm” çıktı. Üstelik bu ne bir kreatif direktörün amatör müzik kayıtları ne de bir art direktörün “indie” konser kayıtlarıydı. Amatör olarak dj’lik yapan bir çırakın karışık albümü de değildi veya “müşteri temsilcilerinin seçimi” isimli bir “mix tape”...

Masters of the Agency, bir ajansın takım halinde ürettiği müzikler yapıyor. Daha çok kalem sesleri var bu albümde, değişik klavye sesleri, bilgisayar ekranlarının tıngırtıları, müşteri temsilcilerinin vokalleri, ayakkabılardan çıkan sesler, kağıt hışırtıları ile süslenmiş seslerin bir araya gelerek oluşturduğu kayıtlar var.

Rick Bolero – Reklam Yazarı
“Bir gün takım olarak sessizce oturduğumuzu fark ettim. Akşam sakinliği yaşadığımız bir vakitti. Masadaki kalemlerden birini elime alarak masaya vurup ritm tutmaya başladım. Bundan sonra her şey kendi kendine oldu adeta..”

Andie Glazer – Art Direktör
“Bu sessiz güne renk katan Rick’in kalem ritmlerine, ekranımda parmaklarımın ucuyla tuttuğum ritm de katıldı. Bir yandan da döşemede ayağımla çıkardığım kros sesleri eklendi. Orkestra kurmayı o sırada düşündük. Her şey kendiliğinden ortaya çıktı.”

Kate Olson – Müşteri Temsilcisi
“Çocukların içerde ritm tuttuğunu görünce ben de ayakkabımın topuğu ve mırıldanmalarım ile onlara katıldım.”

Murphy McAllan – Prodüktör
“Müthiş bir şey yakalamış olduğumuzu düşündüm o sırada. Kağıtları buruşturarak çeşitli enstrümanlar oluşturmaya başladık. Sound’umuzu bulmuştuk. Her şeyin üzerine hafif bir vokal ile de tamamladık. Sonra birbirimize baktık ve haydi stüdyoya girelim dedik.”

Daniel Esposito – Kreatif Direktör
“Masters of the Agency olsun sizin adınız dedim. Eski sevgililerimden birinin kayıt stüdyosu vardı. Çocukların ürettiği müziğe biraz da bilgisayar desteği yaptık. Sonrasında, işte önünüzdeki bu albüm ortaya çıktı. Çocuklarımla gurur duyuyorum.”

Masters of the Agency, müzik dünyasında belki büyük bir hit olmayacak ama reklamcılar arasında “çalışma müziği” olarak uzun süre kullanılacak gibi görünüyor. Bu proje sayesinde bir prodüktörün dikkatini çeken Kate ise önümüzdeki ay profesyonel olarak vokalistlik yapmaya başlayacak. Masters of the Agency, ikinci albüm çalışmalarına Vancouver’daki bir stüdyoda devam ediyor. Grup elemanları, geçtiğimiz ay aralarına reklam yazarı çırağı gitarist Georgia Wilson’ı da kattı. Büyük fikirlerin ne zaman çıkacağını bilemeyiz. Bazen zorlu bir günün sonunda parmaklarımızla masaya tıklarken bile çıkabilir.

İlk albümün fikir babası Rick Bolero, ikinci albümleri için üzerinde çalıştıkları fikirler hakkında bilgi veriyor:

Rick Bolero – Reklam Yazarı
“Albümümüze gösterilen ilgi çok hoşumuza gitti. Yeni albüm fikirleri üzerinde düşünmeye başladık. Geçtiğimiz gün, ofisin lavabosundaydım. Sifondan gelen ses ile musluktan akan suyun sesi beni hiç bu kadar etkilememişti.....”

(Uyduruk'tan çeviri: Murat Kaya)

Çarşamba, Temmuz 26, 2006

Pazarlama Blogları Karnavalı


Rio'da değil, marketallica'da. Resme tıklayabilirsiniz. Mouse ile. Parmakla tıklama teknolojimiz henüz mevcut değil.

Perşembe, Temmuz 20, 2006

Chuck Palahniuk'un "Günce" adlı romanında, "kaybolan odalar" söz konusuydu.
Ben de birkaç gündür "intihar eden cisimler" ile uğraşıyorum.

İki gün önce çaydanlık intihar etti. Ortalık battı.
Bugün de bir baktım, buzdolabındaki bir kutu domates suyu intihar etmiş. Temizlemem yarım saat sürdü.

"Hayatın içinden gelen yazar" tabiri Chuck için de kullanılabilir..

Halüsinasyon sırasında olmayan cisimler görünür veya olan cisimler farklı şekilde görülür ya.

Ben de garip kelimeler görürüm. Belki de gözüm hızla gezinirken bir kelimeyi algılar fakat ben o kelimeyi nerede gördüğümü bir türlü göremem. Belki de durduk yere.

Geçenlerde rüyamda gördüm. "Laughing Stick" diye bir icat anlatıyordu birileri bana. "Laughing stock olmasın sakın o?" diye sordum onlara. "Yok yok," dediler (bu da işin garip kısmı, hangi dilde konuştuğumuzu hatırlamıyorum, belki de hiç bilmediğim bir dil idi) "Laughing Stick, alıyorsun eline, güldüğün şeyi parmağınla göstermek yerine o stick ile gösteriyorsun."

"Hmm.." derken uyanıverdim bir anda. Not alacaktım unutmamak için ama unutmuşum. Şimdi ölümsüzleştirdim işte. O rüyadan bir öncekinde başka bir şey anlatmışlardı bana ama onu unutmuşum. O da garip bir şey idi. Sonra düşündüm ki... Belki de ben o kelimeleri rüyamda görüyorum.

Ah bayılıyorum ilginç rüyalar görmeye.

Salı, Temmuz 18, 2006

Baya ara vermişim

Uzun süre ara vermek iyi olmuyormuş. Toparlanacağım en kısa zamanda. Tatil modu sıcaktan daha beter. Sıcakla baş edilebiliyor ama tatil modu girdi mi bünyeye. Uf. Eylül'ü bekliyorum. Kapalı havalar, hafif yağmur, serinlik. Yaz mevsimini, oldum olası tam sevemedim. Mecburen yaşıyoruz işte. Cilt havalandırmaca.

Boş kağıt biriktiriyorum bu aralar. İyi geliyor. Onların hepsini dolduracağım. Elle ya da kalemle.

Sonbahar, dönmüş ve yaza demiş ki: "Bıktım senden, artık git."
Yaz da buna bozulmuş. "Yağmurları gör de özle beni" diye.
Sanki özleyen var. Laçkalıktan başka bir şey getirmiyor ki...

Merak ediyorum, yaz mevsimi sonbaharda nereye gidiyor diye. Öyle değil, güney yarımküreye gidiyor tamam da... Yani, yokluğunda özlenen bir mevsim olduğunu biliyor mu acaba? Tüm yazsevenler nankördür diyebilir miyim. Dedim bile.

"Venedikte ölüm" sonbaharda geçiyor olsaydı, bu kadar sıkılır mıydım acaba izlerken?

Ne zamandır çalıyor radyolarda farkında değilim. Shaggy'nin yeni şarkısı. Jacksons'ın ya da Jackson 5'ın "Let's dance, let's shout" sample'ı ile...

Şarkıya radyoda ne zaman rastlasam tüylerim diken diken oluyor. Shaggy'nin sesinden dolayı değil. O müziği taa 70'lerden bize uzatan birileri var. Hala aynı tadı veriyor.

Tüylerimi diken diken etme sebebi ise, Jackson ailesinin bir arada verdiği 30ncu yıl konserinde ettikleri dans.

Bir gün şeytan bir zencinin kulağına eğilip bu melodileri fısıldıyor. 70'ler yetmiyor taa 2006'da sample olarak görevini yerine getirmeye devam ediyor. Müthiş bir büyü.

Dale'nin bir illüzyon gösterisi bile olmadığını anla(t)mak için biraz daha beklememiz gerekecek sanırım.

Perşembe, Temmuz 13, 2006

Dosya Düzen Görünüm....


Dosya Düzen Görünüm derken blog arşivimdeki 3ncü Haziran'ı da bitirdim. "Üçüncü yıla giriş" dersini, www.muratkaya.net adresindeki amfide vereyim dedim.

Ders vermek, garip bir tabir öyle değil mi? Dersi veren bir öğretmen olduğu gibi, dersi vermeye çalışan bir öğrenci de olabilir.

Blogger'a ve blogger'lara teşekkürler.

Çarşamba, Temmuz 12, 2006

İlk 5 Yabancı Sitcom

Alper Akcan'dan gelen ortaya, Murat Kaya gelişine vuruyor. Yazmayacaktım bir süre ama böyle pas geldiğinde golü atmak lazım.

Ofsayta hakem karar versin. Veremezse sussun.

1. Ned & Stacey
2. Seinfeld
3. Just Shoot Me
4. News Radio
5. Curb Your Enthusiasm

Friends'e yer kalmadı şimdilik. Just Shoot Me, üzerimde büyük etki bırakmış yapımlardandır enteresan bir şekilde. Sırf o diziyi seyredeceğim diye kablo TV almıştım öğrenciykene evime. Niyetim TV seyretmeden üniversiteyi bitirmekti de. Ama iyi oldu. İlham vericiydi.

Bir not daha. Alper'in listedeki Peep Show'u görünce... Bir an durakladım. RTL'de Peep Show diye bir "program" vardı. Bilmiyorum hala var mıdır? Halama sormak lazım. O değilmiş meğersem. Zaten sit-com listeme bakılınca, %20'si yeni... Up-to-date olmam lazım bu konuda demek ki.

Top Gaye'de. Haydi bakalım.

...............................

Hayır! Kanat Atkaya ile bir akrabalığım yok. O Kanat Atkaya, ben Murat Kaya. Mur Atkaya değil yani. Ama bakış açınız farklıydı tabi. Tebrikler.


Süre biraz daha uzadı.



Soon. Moon. Maybe end of June.

Perşembe, Temmuz 06, 2006

Encarta'ya sordum...



.. bugün ne yapalım diye. "ModaTrendenİn" blogunu yaz dedi. Peki dedim. Zaten uzun zamandır şekillendirmekle uğraşıyordum nasıl anlatacağımı.

Moda, garip bir enstrüman benim için çünkü neredeyse "hiç anlamıyorum" diyebilirim. Bu konuyu, romanıma şu cümlelerle yerleştirmiştim: "Pareo ile fular arasındaki farkı bilmeyen birine, Paris nerede diye sormayın. Yani, bana!" Ne de güzel yazmışım. Parmaklarıma sağlık.

Moda garip bir enstrüman. Varlığını ispatlayabilir miyim bilmem ama yokluğunu ispatlayamıyorum. O yüzden de, yan gözlerle izliyorum bu dünyayı. Peki ModaTrendenİn'i nasıl buldum?
"Oram ağrıyodu, Burama götürdüm, bir draje Şuram'dan verdi.." blogları vardı o zamanlar. Şimdi de vardır muhakkak. Ama bu, geçmiş zaman. Geçen sene. Çok eski yani. O blog furyasında, farklılaşan, moda ve trend konularına değinen bir bloga rastladım. İlgimi çekti. Takip ettim birkaç sayı. "Enteresanmış" dedim. Aklımın almadığı nokta ise, Melis'in bunları nasıl da takip edip bir araya getirdiği. Bravo valla. Bana deseler ki "reklam blogu yapacaksın", tek başıma ancak "bu hafta şunu yazdım ama reddedildi" yazılarını çıkarabilirdim belki de. Ayrıca kimse böyle bir blog isteğinde bulunmuyor, bunların hepsi "bedelli askerlik".

ModaTrendenİn, "vizyon ve misyon" gibi iki minyon konuya da değiniyor blogun girişinde. Gerçi eski versiyonunda o kısım, "ModaTrendenİn Nedir" açıklaması yapıyordu ama... Olsun. Değişti. Archive.org'a giderek, "Way back machine"de aratıp eski halini de görebilirsiniz, şansınız varsa.

Tepesindeki görseli ile ilgimi çekmiş, blog ismi olarak farklı, içerik olarak trendlere dair "bana bilgi veren tek kaynak" diyebilirim. TV'ye haftada on beş dakika ayıran, gazeteleri yan gözüyle takip eden biri olarak ben dergilerden takip etmeye korktuğum konuları Melis'ten takip ediyorum. Yani Melis dese ki, "Pareo ile fular aynı şeydir aslında"... Yutarım valla. Ama yine de aynı şeyler olmadığını biliyorum. Biri boyuna takılıyor, öteki dikine. Bu kadar kelime oyunu yeter. ModaTrendenİn, burada, şurada ve orada.

Bu arada Encarta'yla çok iyi muhabbet ediyoruz. Yoksa sizin Encarta, her sorunuza cevap vermiyor mu... Aaaaa.

Salı, Temmuz 04, 2006

Hızlı İletişim

Dünya Kupası süresince devam eden Akbank reklamlarını (neredeyse) herkes beğendi. Beğenmeyenlerin de savunmasını anlayabiliyorum.

Ama bir reklam daha vardı ki... Ben illet oluyordum. Sakal çıkartsın diye yapılmış bir çalışmaydı herhalde. Prodüksiyon kalitesine değinmeyeyim de içeriğine gireyim biraz. "Dünya Kupasını sence hangi ülke alacak" sorusuna verilen en otomatik cevap Brezilya idi. Bari Almanya yapsalardı, bugün izlediğim spota gerek kalmazdı büyük bir ihtimalle. En kötü hesapla finalden bir gün öncesinde değiştirmek zorunda kalırdı belki de. Hani şu "dünya kupasını kazanan ülkeye götüreceğini" söyleyen kampanya. Gerçi "Brezilya!" diye cevap verirken neden garip bir "vurgu" yaptığını da anlamış değildim ya..

Neyse. Bugün TV izlerken ne gördüm? "Dünya kupasını sence kim alır" sorusuna verilen cevap bu sefer "Fransa" olmuş.

Almanya deyince, "tatil" sözcüğü ile örtüşmediği için Brezilya'da inat ettiklerini anladım. Ama Brezilya'ya gidene kadar zaten Fransa yakınımızda duruyordu. Üstelik iklimi de yabancı değil.

Haydi bakalım. Brezilya da elendi ya.. Dünya Kupası takip eden biri, nasıl bundan daha fazla heyecanla karşılaşabilir ki?

Maç sonu notu: Çok fena oldu. Gitti Alamanya. Bir dakikada valla! Şimdi İtalya kupayı alırsa ben kafayı duvarlara vuracağım, blueİKİegzel ne yapacak acaba? İtalya'ya tatileeeeeee.

Nostalji. Yıl 1990 veya 1989. 1989 veya 1990 da olabilir. Hatırlamıyorum.

Yıl 1989 veya 1990. Dedim ya, hatırlamıyorum diye. İlk dönem de olabilir. İkinci dönem de..
Yer: İstanbul.

Ahmet Hoca, tahtaya alt alta 5-6 kelime yazardı ve biz sırayla tahtaya kalkıp kelimelerin karşısına fonetik sembolleri ile o kelimenin okunuşunu yazardık. Bir gün tahtaya kimseyi kaldırmadı. Bir kelime yazdı: "Debut"

- Bu nasıl okunur? Diye sordu sınıfa.

Herkes "dibat" dedi ilk olarak. "Debut"? Ihh değil. Peki ya "döbot"? Yok! Herkes merakla bekliyordu doğrusu neymiş diye. Kimsenin aklına, önünde duran Longman sözlüğüne bakmak gelmiyor. Yaşlarımız küçük tabi o zamanlar.

- Deybiyuu'dur dedi Ahmet Hoca. Beynime öyle bir kazındı ki. Çıkmak bilmez.

8 Aralık 2005 Perşembe,
Yer: Murat Kaya'nın blogu.


Konuyu, bir yazının içine sıkıştırmışım.


3 Temmuz 2006 Pazartesi,
Yer: İstanbul. Sahil yolu. Kennedy Caddesi.


Bugün, saat kaçtı hatırlamıyorum ama eve dönüyordum. Bir yandan da NTV Radyo ile Cnn Türk arasında gidip geliyorum, yani radyo dinliyorum. Cnn Türk'teki programın müzik haberleri gibi bir bölümü başladı. Hangi gruptan bahsettiğini anlamadım ama grupla ilgili haberi verdikten sonra tuttu bu grubun geçmişini anlatmaya başladı. Seslendiren kişi, sanırım haberleri yazan kişi değil. Ama yine de bu hataya kaç defa daha rastlayacağımı düşündürttü.
".... grubu .... yılında dibat albümlerini çıkardıktan sonra...." dedi sunucu.

Bir de, düşünüyorum. Neden "debut" kelimesini kullanıyorlar ki müzik haberlerinde. "İlk albüm", "çıkış albümü" falan deyin işte. Olmaz mı? Fransızlar da "mersi bokum" duymaktan bıkmıştır belki.

Cumartesi, Temmuz 01, 2006

Nostalji. Yıl 1990.


MC Hammer - U can't touch this
Alper hatırlattı. Tekrarlamakta faide görüyorum. Yıl 1990. Bunu seyrettikten sonra dans yarışmalarından zevk almak mümkün mü?