Murat Kaya

Pazartesi, Ağustos 28, 2006

Producteur exécutif Darren Star


The Street - Generique


Yukarıdaki jenerik, Darren Star'ın tutmayan projesi, "The $treet" dizisinin jeneriğiydi. Sağolsun, Fransızlardan bulabildim ancak. Sanırım onlar da benimle aynı zevkteymiş ki, diziyi beğenmişler. İnternette diziye dair bulunabilen her şey Fransızca çünkü. Amerikalılar yok sayıyor adeta. Diğer ülkelerden de tık yok tabi. Üstüne üstlük, Sex and the City'nin erkek versiyonu diye tepki gösteriyor diğerleri bu diziye. Şimdi dizide oynayan kişileri not ettim aşağıya. En altta da, "kanımca" önemli bir noktaya değineceğim. (Kanımca diye bir şarap markası çıksaydı, acaba Doluca yetkilileri ne yapardı?)

Dizinin jenerik müziğini çok beğenmiştim, diziyi çok iyi yansıtıyordu ve jenerik sırasında sesi fazla açma ihtiyacı hissederdim. Araya giren diğer sesleri bastırması açısından, "ses açma" fiili bir nevî "kulakları kapama" benzeri bir harekettir. Ben de bu yüzden açardım sesi. Müziği daha iyi hissetmek için. Üst kattakilerin koltuğu oynattıkları zaman çıkan gıcırtı sesinin müziğe karışmaması için. Sokaktaki köpeğin olur olmaz zamanlarda havlamasını duymamak için. Zil çalarsa, kapıya bakmamak için bahanem olması için. (Sebepler uzar gider.)


Tom Everett Scott - Ben kendisini daha çok Werewolf in Paris'ten hatırlardım. The Street'e kadar. (Boiler Room'u da henüz seyretmedim aslında...)

Nina Garbiras - The Street ile tanıdım.

Brigette Wilson Sampras - Onu da The Street ile tanıdım. Evet, Pete Samprass'ın şeyi oluyormuş. Benim de ilk tepkim o idi zaten jenerikte ismi gördüğümde. Yıl 2000'di.

Christian Campbell - The Street'e kadar tanımıyordum. Neve Campbell'in kardeşiymiş. Hmm.

Melissa De Sousa - The Street'e kadar tanımadığım oyunculardan biri. "I Shaved My Legs for This" diye bir film gördüm filmografisinde. İsmi ilgimi çekti mesela. (Ally McBeal'in ev arkadaşını andırıyor hafiften.)

Rick Hoffman - Rick Hoffman da The Street'e kadar dikkatimi çekmemiş. Conspiracy Theory'den de hiç hatırlamıyorum. Ayrıca şimdilerde Without A Trace'de oynuyormuş -ki ben onu da seyretmiyorum. The Street'in dinamizmi için önemli bir karakteri canlandırıyordu.

Sean Maher - Hiç hatırlamıyorum.

Giancarlo Esposito - The Street öncesi hiç yok bende.

Jennifer Connelly (kim bilmez) ve Adam Goldberg (Kekeme rolü mü yapıyor yoksa gerçekten mi kekeme anlaşılamıyor. Süper.)

Almanlar ve Fransızlar, bazen İtalyanlar; Amerikan yapımı eserlerin jeneriklerini bile kendi dillerine çeviriyorlar. Peki ellerine ne geçiyor acaba? Derin konu biliyorum ama sanırım sonra da başka ülkeler bomba yiyor. Bomba yiyen hiçbir ülke böyle bir "jenerik çevirisi" yapmamıştır herhalde. Suudiler de dizilere müdahalelerde bulunuyorlardı (gazetelerde haber yapıyor bizimkiler, öyle öğreniyoruz biz de) böylece Suudilerin de asla bombalanmayacağını söyleyebiliriz. Ama işin garip yanı, bizim ülkemizde de yabancı dizilere ve filmlere "jenerik çevirisi" yapmıyoruz. Sadece dublaj yapıyoruz. Bu açıdan bakılırsa... Bilmem. Bize de bomba mı atacak bir gün Alman-Fransız-İtalyan üçgeni yoksa? (Çıkarım nasıl ama? Hehe.)

Yunan televizyonları ise dublaj kullanmıyor ve sadece altyazı koyuyorlar bilindiği gibi. Jeneriklere de müdahale etmiyorlar. Sanırım onların da başı ağrıyacak.

Bu tuhaf bakış açısından sonra baştaki konuya dönersem eğer... Darren Star'ın bu dizisi güzeldi. Jeneriğini paylaşayım dedim. Jeneriği hatırlamak bile gecemi aydınlattı yani. Başlık da Fransızca kalıversin, jenerik Fransızca çünkü. Avec moi.


Post Post. (pp.) Jenerik konusu önemli bir nokta. Bu konu için ayrı bir post yapacağım.

Nike


Nike Ad

Karnaval 6.ncı durakta. Pıssssssssss



Başlıktaki pıssss sesi, bir otobüsün kapılarını açma efekti oluyor.

Pazarlama Blogları karnavalı Antifit'te bu hafta. Ben katılamadım bu sefer.

Cumartesi, Ağustos 26, 2006

Deneyimler Net Yayında

Fonda Disenchanted Lullaby çalıyor olsun. Foo Fighters'dan.

Klavyemin başına geçiyorum yine. Deneyimler nokta net blogundan bahsetmek üzere geçiyorum "gitarımın" başına. Beste falan yok kafamda. Disenchanted Lullaby'ı açmış olmam tamamen kendimi "beste" yaparken zor durumda bırakmak için.

Hikaye Mayıs'ta başlamıştı. Tunç'un önerisiyle. Çoğumuz sıcak bakmıştık fikre. İkinci görüşmemizde, Dedeman'ın serin bir salonundaydık. Tunç yan tarafımda oturmuş "deneyimler.net" hikayesini anlatıyordu bize. Hikaye derken argodaki "terâne" anlamına gelebilecek "hikaye" değil. Salon serindi, ben geç kalmıştım, kahveyi alırken dökmüştüm, su serinliğini yitirmişti ve benim kulağım Tunç'taydı. O sırada ben bu projenin son halini gördüm gözümle. Geçen hafta Tunç'tan deneyimler blogu ile ilgili mail geldiğinde "deja vu" yaşamış oldum böylece. Bilmem kaç kişiye giden bir maile cevap olarak sadece "deja vu" yazıp bırakmak yerine bu "besteyi" atmışım bilincimin derinliklerine.

Amaç şu; hepimiz bir müşteriyiz ve bize servis yapan firmalar var. Bu firmaların bir kısmına bahşiş veriyoruz, bir diğer kısmına vermiyoruz, bazılarına da bahşiş verirken "hak etti mi acaba" diye sorguluyoruz. (Karar merciyiz çünkü biz müşteri olarak.)

Biz müşteriyiz, bize parmakla gösterilen "harika" denilen işlere de otomatikman harika etiketini yapıştırmıyoruz. Gidip görüyoruz ve sonra "harika", "ortalama" veya "berbat" gibi post-it'lerden yapıştırıyoruz zihnimizde. Berbat'ın harika etiketi kazanması için çok çalışması gerektiği gibi, harika'nın da bir sonraki sefer berbat etiketi almaması için çalışmaya devam etmesi lazım.

Bu çağın bize verdiği bir güç daha var. Eskiden başkalarını izlerken şimdi kendi programımızı yapabiliyoruz. Olsun varsın, rating'ler milyonlar arasında bölüşülsün. "Rating" zarar görmüyor bundan. Rating hep var ve olmaya devam edecek.

Deneyimler nokta net de, bu deneyimleri kaydetmeye devam edecek. Ben, sen, o, biz, siz, onlar ve bizsiz onlar yazmaya devam ettikçe olacak. Her seferinde "harika" yaftası alması için "garsonların". Sonraki seferinde de "berbat" yaftası alan kalırsa... Onların bileceği iş çünkü biz asla bilmiyor olacağız.
Tüketici, zihnini başka şeylerle de meşgul edebilir. Ama tüketicinin zihnini daha çok "iyi şeylerle" meşgul ettiğini tahmin ediyoruz.

www.Deneyimler.net buyurun buradan. Deneyimler, denemeden; deneyimler nokta net okunmadan bilinmez.

Celebrity Endorsement (!)


Saturday Night Live - Newlyweds

Jessica Simpson'ı uzaktan takip ederdim. Britney Spears sonrası sahneye fırlayan kızlardan biriydi diye hatırlıyorum. Şarkılarından hiçbiri ilgimi çekmezdi (garip-halbuki çoğu şarkıcının en azından sevdiğim, ilgimi çeken bir şarkısı olur). Ayrıca Britney Spears'in ilk albümü gerçekten güzel bir pop müzik albümüydü. (İlk çıkış şarkısından dolayı bayağı küçümsediler kızcağızı.)
Neyse çok uzatmayayım. Üniversite sonrasında bir gün Jessica Simpson'ın evlendiğini duydum. (Britney Spears bu çetenin lideri. O ne yaparsa, diğerleri de aynısını yapıyor. Britney müziği bıraksın, bunlar da bırakacak. Christina ve Jessica.)
Sonra da BBG rüzgarı yeni bitmiş iken bir de duydum ki Jessica Simpson karı-koca MTV için bir program yapacakmış. O sıralarda "neymiş bu program" diyerek programdan birkaç bölümü kenara koymuşum.
Geçenlerde bilgisayar temizliği sırasında bu videoları buldum. "Bir seyredeyim bakayım" dedim. ... Ve seyrettim.
[Araya giriş yapıyoruz. Bazı haberler, manşetlere bile taşınsa o sırada ilginizi çekmiyorsa veya algınıza ulaştığında bir anlam kazanmıyorsa isterse TIME'a kapak olsun, yine de atlarsınız. "Atlarsınız" bu cümlede, "görmezden gelirsiniz, fark etmezsiniz, görseniz bile anlamazsınız" anlamlarında kullanılmıştır.]
Şimdi ilk bölümden bir sahneyi anlatıyorum.
Jessica Simpson ve Nick Lachey evleniyorlar ve cut'larla bu kısımlar geçiliyor. Evleniyorlar ve evlerine geliyorlar. Ev haline bürünerek, evcilik oyunlarına başlıyorlar. Mutfakta kendilerine yemek hazırlıyorlarken sohbet Nick'in spora olan düşkünlüğü hizasında devam ediyor. Nick "it's not true" diyerek reddediyor bu suçlamayı fakat Jessica -noktayı koyan kişi olduğunu belli edip- "Nicholas Scott, you know that is true" diyerek bitiriyor.
Nick Lachey salona geçiyor o sırada. Duvardaki koca ekranda basketbol maçı seyrederek oturuyorlar. Jessica da mamasını alıp kocasının yanına geliyor. Elbette televizyondaki maç ile herhangi bir ilgisi yok. Mamasına odaklanmış bir şekilde yemeye devam ediyor.

İşte tam burada o garip sohbet açılıyor: [Preposition'lara dikkat!]
"Is this chicken what i have or is this fish?" diye soruyor Jessica -maç seyretmekte olan kocasına- ciddi bir şekilde.
Kocasından bir süre cevap alamayınca sorusuna devam ediyor: "I know it's tuna but it says chicken..... by the sea..." bu cümleleri kurarken kocası abuk bir şekilde karısının suratına bakıyor. Kız konuşmaya devam ediyor hâlâ... Adam karısını aşağılar bir şekilde bakıyor suratına. Kız, şirinliğe vurarak yırtmaya çalışıyor. "Is this stupid?" diye soruyor kocasına ama adam maça çevirdiği kafasını bir daha çeviriyor Jessica'ya. Peki Jessica ne yapıyor, "Don't make fun of me, i'm not in the mood" diyor.
Nick soruyor, "didnt you have tuna before?" diye soruyor. Jessica da ciddi ciddi cevap veriyor, "i've had tuna fish with sandwiches and stuff like this" diyor!
Nick "you and i had tuna like this before" diyerek Jessica'yı iyice salak yerine koyuyor.
Jessica ise "battı balık", yan gitmeye devam ediyor: "Why is it called chicken by the sea or in the sea?" diye soruyor.
Nick bakışlarını yumuşatıp "chicken of the sea is the brand" deyince Jessica "oh" diyor. (Yine de anladığını sanmıyoruz pek).
Chicken of the Sea tarafından yapılmış bir reklam mı bu acaba diye düşünüyor insan. "Derya kuzusu" markalı bir ürün olsa herhalde Türkiye'de kimse böyle bir senaryoda oynamak istemez. Reality show gibi bir şey bu. Düşünebiliyor musunuz, "Derya kuzusu markalı balıkları ben kuzu eti zannediyordum" diyen bir (ünlü) kadına, kocasının "o kuzu eti değil, balık markası" derken izleyenlerin kadına nasıl bakacağını...
Ben bu sohbetin dalgaya alındığını yeni fark ettim. Yukarıdaki videoda SNL'deki makara videosunu izleyebilirsiniz. Jessica Simpson rolünde Justin Timberlake ve Nick Lachey rolünde Jimmy Fallon ile. (Jessica'yı, Justin'in canlandırması da ayrı bir komedi ya.)

Şimdi işin öteki boyutuna gelelim. Böyle bir sohbet gerçekten olabilir. Ama bunu tüm insanların gözünün önüne koymak; "hey millet, bakın bu kadınlara/erkeklere ve ne kadar salak olduklarını görün, aşağılayın onları, dalga geçin onlarla, kahkahalarınızla yıkayın onları, onlar acınacak derecedeler, ünlüler-paraları çok ama akılları hiç yok, bakın ve aşağılayın" demekten farksız.
Bu durum, insanların kusurlarını halk içinde göstererek "düzeltmelerini" beklemek gibi. Sizden ürün alan bir müşteriye, diğer müşterilerin önünde "gerizekalı, madem kullanmayacaksın niye alıyorsun bu ürünü" diye bağırmak gibi. Veya tüketiciyi yargılayıp, "sana mal satmıyorum" diyerek mağazadan kovmak gibi. İnsan ayrımcılığı yapmak gibi geliyor bana. Ayrıca şovun diğer bölümlerine baktığınızda Nick Lachey'in de "erkek ulusuna" örnek olarak gösterilmesi ve neredeyse her bölümde, çiftin ne kadar "yüzeysel" olduklarının gösterilmesi bence izleyiciye bir hakaret. Ve bunu televizyonlarda yapan birçok ülke var. Her geçen gün daha kötü olan bir şeyi göstererek, insanların kötüye sahip çıkarak "buna da şükür" demelerini sağlamak.. Ne kadar doğru?
İzlerken devamlı kafamın bir köşesinde, bunların kasıtlı olarak yapıldığı ve böylece kendi kusurlarını kapatan insanların olduğunu düşündüm. Belki halka "eğlence" sağlayarak "hizmet" ettiklerini düşünüyorlar ama aslında halka verdikleri bir istatistik var: "Celebrity'lerinizin hepsi salak ve siz onlar kadar bile olamıyorsunuz ki sıradan insansınız."

Şimdi medya çağını yeniden düşünmek lazım. Gösterilenler böyleyse, "gerçeğin" de böyle olduğunu düşünen kaç kişi çıkacaktır.
Marshal McLuhan'dan alıntı yapıyorum. "Yaradanımız Medya" olarak Türkçeye çevrilen "The Medium is the Massage" isimli kitaptan. Sayfa 45. (Merkez Kitaplar, çeviren Ünsal Oskay.)
"....Bizim Batı kültürümüzde rasyonel insan görsel insandır.
Batı insanı, "görselliği" olmayan şeyleri idrak edemez; bunlarla ilgili
bilinç deneyimlemesi yapamaz. Bunlar Batı insanı için yitip gitmiştir."

Chicken of the Sea'nin web sitesinde Jessica Simpson'ın firmayı ziyaret etmesi de haber edilmiş. Aklıma nedense Chicken of the Sea'nin iyi promosyon yaptığı fikri geliyor. Baksana ben ta buradan Chicken of the Sea'yi duymuş oldum. Bir de başka ülkeleri düşünün.

Perşembe, Ağustos 24, 2006

Alakasız bir konu

Blogun genel havasından çok farklı bir konu ama...
Aklıma geldiği zaman sağda solda aramaktansa buraya not etmiş olurum.

Üniversitedeyken, AIESEC'in bir eğitiminde duymuştum ilk defa bu soruyu. Yanlış hatırlamıyorsam Ankara'dan Elif anlatmıştı. (Güzel sunum yapıyordu. Tebrikler.)

Soru şu idi.

"Özürlü sekiz çocuğu olan ve frengi hastası hamile bir kadina rastlasaydınız, ona kürtaj olmasını tavsiye eder miydiniz?"

Genellikle "evet tavsiye ederim" ya da daha ileri giderek "kesinlikle, zorla yaptırırım" cevapları veriliyor bu soruya. Aldığınız cevap ise; "Bravo, az önce Beethoven'i öldürdünüz." oluyor.

Biz de bu cevabı almıştık. Güzel sunumdu.
Az önce maille geldi de. Hatırlamışken koyayım dedim.

Geçenlerde 10 Commandments filmini seyrettim. İki gün sürdü izlemem ama olsun. Ardından Passion Of Christ filmini de seyrettim. İki filmi peşpeşe seyrettiğinizde... Bilmiyorum. Bir fena oluyorsunuz. Mel Gibson'a "çok fazla duygusal" davrandığı için olumsuz eleştiriler gelmişti bu filmle ilgili. Ten Commandments'la birlikte Passion Of Christ'ı bir arada izledikten sonra elbette yapım yıllarından ve anlatım tekniklerinden dolayı dağlar kadar fark var ama... İkisini peşpeşe izlemenizi tavsiye ederim.

Bu arada Mel Gibson'ın bu filmi hiçbir "stüdyo" desteği olmadan kendi şirketi ile çıkardığını hatırlatmak gerekir. Biz hâlâ, Antonio Banderas Atatürk rolünü oynayacak mı oynamayacak mı diyerek bekleyelim (yabancı aktörlere övgü, yerlilere hakaret midir bu tercih acaba). Fenerbahçe'yi de "Ukrayna lobisi" şampiyonlar ligine almadı zaten. Lugano oynasaydı beş çekerdik ("kaç yerdik" kısmını da cevaplamak gerekir sanırım). Çek lobisi de Galatasaray'ı gönderdi şampiyonlar ligine. Herhalde paraya ihtiyaçları yok kulüp olarak, stadları çok yeterliydi tabi (!).

[Engin Ardıç gibi hissettim kendimi bir an.]

Salı, Ağustos 22, 2006

Kısa ve Öz. 15 saniyeden bile az!!!


Stuff of Legends CP+B

Sanırım beş saniyelik reklamlara doğru gidiyoruz. Banner'larla dolu reklam kuşakları da güzel olurdu. Hani prodüksiyonu ucuza gelsin diye uğraşan binlerce müşteri de varken.. Güzel olurdu. "Bir akımdı... geldi geçti gitti. Vici Vidi Veni gibiydi." deriz ileride.
Bu arada sözlerimin hiçbiri yukarıdaki film için değil. Burger'ın numarası kaçtı? CP+B'nin "TOUCH"ı işte.
Yeni başlığımız:
"Cinayet işlerken lütfen eldiven kullanmayınız."
Touch'ınız görünsün.
["Ben bunu çok sevdim. Harika reklam başlığı ile arkadaşlarıma göndermek için indirmem gerekiyor. Nasıl indirebilirim acaba?" diye soranlar için indirme linki burada.]

Karnaval beşinci durakta



Bu hafta sevgili Selim Tuncer'deyiz.

Haftanın başlıkları şimdilik şöyle:

Canlı yayında başlık yazmaca.

"Pazartesi geldi. Sendrom lafını ağzınıza almayın. Çalışıyormuş gibi yaparak, bizi okuyun."

"Kurdelenin rengi değişir ama kendisi değişmez."

"Don't look back, we're blogged."

"Oh can't you see the glitter in their eyes. - Patti Smith."

"Fenerin hali ne olacak demeyin, karnavala gelin."

"Klavye klavye, söyle bana, en güzel karnaval bu değil mi?"

"Bu karnavalın bir filmini yapmamız lazım."

"Bir karnaval düşünün, ekranınıza kadar gelen."

"Karnavalda doğru adrestesiniz." (İstek üzerine.)

"Parayla saadet, karnavalla blog olmaz. Sana diyom, huu karnaval.blogspot.com adresini açan kişi." (Bunu kim yazdı?)

"Giriş beleş, ilk kek bedava. Geç kalana Dannn kek vereceğiz."

"Bu karnavaldaki yazılar neden büyük? Sen daha iyi okuyabilesin diye." (kırmızı başlıklı karnaval)

"Aramızda olsaydın da, sen de gelebilseydin bu karnavala Pikaçu."

"Kimin okumadığını biliyoruz. Bu duvar yazısını kim yazdı?"

"Gece bekçilerinin olmadığı karnaval. Gece gelip bilgi hırsızlığı yapabilirsiniz."

"Bu karnavalın altına da müzik vermek lazım. Mesela ays em si'den ci-ci-ci-cinema olabilir."

"Eliniz boş gelmediğiniz için teşekkür ederiz."

"Karnavalımıza servisçilik yapmak isteyen firmaya sesleniyoruz. Size ihtiyacımız yok. Servissiz geliyor insanlar."

"İngiliz anahtarını nereye koydunuz? Bulamıyorum."

"Onur konuğumuzsunuz. Onur Air'le ilgimiz yoktur."

"Reklam alabiliyorlar mıymış, git bi sor!" (kıskanan medyalar)

"Reklamı gelir olarak görenle, gider olarak gören arasında bir fark göremiyorum. Ya siz?"

"Sağdakinin boyu biraz daha kısa gibi. Öteki de topuklu mu giymiş ne?"

"Köşeli compact disc istiyoruz." (Kameraya el sallayan kişi)

"Rock'n'coke, F1, Karnaval. Hepsi bir arada mı oluyo bunların?"

"Bağcılardan saptığında tam karşında göreceksin. Sol kolda. 100 metre ilerde."

Haydi biraz karnavallayalım. İtalyan bir futbolcu mu vardı, Karnavalo diye?

"V yazılınca beş mi oluyo du?"

Pazar, Ağustos 20, 2006

Giriş Güzel

Sevdiğiniz en azından bir tane Elton John şarkısı olduğu gibi, bir Nora Ephron filmini de mutlaka seyretmişsinizdir ve sevmişsinizdir.

New York Times Books Update'te bu hafta dikkatimi çeken eleştiri yazısının girişi de çok hoşuma gitti. Nora Ephron'un kitabı için yazılmış eleştirinin ilk cümlesi burada. Devamı ise aşağıdaki linkte.

"It’s remarkable how many novelists and screenwriters are not chatty people. Walk into a crowded, humming party and spot the one person standing silent as a lamp in the shadows, or lurking against a wall absorbing someone else’s harangue, and you may well have found your future N.B.A. winner (that’s National Book Award, not basketball), or blockbuster film writer. It recalls the scene in Steve Martin’s 1991 comedy “L.A. Story” in which a table of gregarious lunchers is introduced to a mysterious guest who, they are told, has studied the art of conversation. “Oh, you’re taking a course in conversation?” Martin’s character asks. After a long pause, the woman responds, sphinxlike, “Yes ...” then clams up entirely."

Devamı ise burada... New York Times aboneleri için. Bu sefer üye olmaya üşenenler için başka bir yere koyamadım. Kim kusura bakmasın artık?

Touch


Üniversitedeyken en büyük eğlencem televizyon idi. Dial up internetten alacağımı alıp sonra kendimi televizyona bırakıyordum. Bu yüzden bana "bilgi çağına girdik" cümlesi çok boş bir cümle olarak geliyordu. Dial-up kullanmayan uluslar "bilgi çağına" girmişti. Biz o sıralar telefonsuz bir internet düşünemiyorduk, halk olarak.

Denizli'nin ilk internet cafesini bulmuştum. Tek yer orasıydı. İki bilgisayarlı bir yer idi. Birkaç defa gittim ama internet, İstanbul'da evde kullandığımız internetten bile yavaştı. Terk ettim orayı. O vak'adan sonra kendimi Denizli'de televizyona verdim. Tiffany's'de kahvaltı, Denizli'de televizyon idi yani.

Televizyon seyretme metodum da harika idi. Kumanda neredeyse beş metre ötemde dururdu çünkü bir şeyi izliyorsam asla kanal değiştirmezdim. Ses açıp kapama mı? Komşular umrumda bile değildi. Hatta bir gün şikayete gelirlerse diye üç beş cümle saklamıştım kenara. "Benden gelen sadece televizyon sesi, sizden ise matkap-çocuk çığlığı-insan gürültüleri gibi çeşitli sesler geliyor. Fakat, look who's complaining now?" gibi cümlelerim vardı.
Hiçbir zaman şikayete gelmediler. Bu yüzden o cümleler küflendi gitti.

İzlediklerim daha çok sit-com ağırlıklıydı. Nedense üniversiteyi bitirdikten sonra hep sit-com yazarım veya bir şekilde yazma eylemime yardımcı olur diye düşünüyordum. BBC'deki dramalar da ilgimi çekerdi. Anlamakta zorlandığım için inatla izlerdim. Bu şekilde takip altına aldığım, çeşitli kanallardan bir sürü yapım vardı. Fakat Serdar Turgut'un yazılarına bile konuk olan Dawson's Creek dizisini de merak etmiştim. O sırada CNBC-e güzel haberi verdi. Türkiye'den de izleyebilecektik artık diziyi. Biz bir tane istedik, CNBC-e iki tane dizi getirdi. (Dawson's Creek ve Freaks and Geeks.)

Sanırım o sıralarda zaman kavramım karmaşıklaştı. Hangisi dün olmuştu, hangisi sadece benim zihnimdeydi, hangi günü yaşıyorduk, hangi yılda hangi yüzyıldaydık... Hepsi karıştı.

Okuldan çıkıp kendimi eve atmak için can atıyordum. Okulda hep aynı şey oluyordu çünkü. Evde kendi kendime verdiğim eğitim bana daha anlamlı geliyordu. Şimdi size hepsini anlatmayacağım ama Freaks and Geeks dizisinin varlık sebebinin Dawson's Creek olduğunu kendi kendime bulmuştum. Bilgi çağından öğrenmemiştim yani. Dreamworks, Amerika'daki gençliği farklı bir şekilde gösteren Dawson's Creek'e karşı "realist yapım" sunmaya çalışıyordu. Peki hangisi tuttu? Elbette Dawson's Creek. Hatta öyle bir rekabetti ki bu, Freaks and Geeks dizisinin Kim'i daha sonra Dawson's Creek dizisine geçti ve adı Audrey oldu. (Busy Philipps)
Freaks and Geeks'in imdb'deki rating'i 9.5!!! Dawson's Creek ise 7.0'da kalmış. İlginç değil mi? Tek sezondan sonra biten dizi ise Freaks and Geeks olmuştu. Gerçi Türkiye standartları ile düşünüldüğünde yayından kaldırılması gereken Dawson's Creek olurdu ve Seinfeld'i Türkiye'de iki sezondan fazla tutamazdınız. Hatta rating'ler yüzünden ikinci sezonun ortasında sizi kapı dışarı ederlerdi.

Darren Star, Sex and The City henüz adını dağa taşa yazmamışken tutup "The Street" diye bir dizi yaptı mesela. Darren Star benim için bir idoldü o sıralar. Yazdığın her hikaye tutar mı? Darren'ınkiler tutuyordu işte. Beverly Hills ve Melrose Place'i seyretmezdim ama Sex and the City'yi gördükten sonra tutmamasının imkansız olduğunu herkes görebilirdi. Ardından The Street geldi. CNBC-e'nin verdiği diziler arasındaydı. Peki sonra ne oldu? Bir kriz. Tak! Yayından kaldırılan bir dizi daha. O dizideki dinamizmi aynı konuyu işleyen Wall Street'le Oliver Stone bile yakalayamamıştı. Konuların dengesini kaybetmesi de ilgiyi yitirmesinde etkili olabilir. Öğrenemedim neden yayından kalktığını o zamanlar işte. Bilgi çağındaydık güya.

Peki "touch" ile ne alakası var tüm bunların?

Ona geliyorum şimdi. Dawson's Creek'in bir bölümünde plaj partisine gidiyordu kahramanlarımız. Joshua Jackson'ın İngilizcesine tam olarak yetişemediğim için (İrlanda-Amerikan karışımı aksana hızlı konuşma da binince altüst oluyordum) daha fazla dikkat kesiliyordum onun sahnelerinde. (Altyazıdaki hataları bulmakla eğleniyordum işte o sıralar. Garip bir eğlence. Bir keresinde "nam-ı diğer" diye çevireceklerine aynen "a.k.a." yazmışlardı!!)
Bu sahnede Joshua bir esmer güzeliyle ayak üstü laflaşıyordu. Joshua'ya odaklandığım için kızın ne dediğini hiç anlayamadım-ses tonunu bile hatırlamıyorum- fakat sonra kız bir anda sahneye çıkıp şarkı söylemeye başladı. İki kız şarkı söylüyordu sahnede, plaj partisinde. Kim olduklarını anlamadım elbette. Bana oldukça yabancı gelen bir grup idi. Belki de dizi gereği oradaydılar diye düşündüm.
İstanbul'a döndüğümde ilk olarak yaptığım araştırma o şarkının ne olduğunu araştırmaktı.

Grup adı M2M idi. Norveçlilerdi. İki kızdan kurulmuş bir grup idi ve herhalde menejerleri sayesinde Dawson's Creek gibi tam hedef kitlelerinde duran insanlara ulaşmayı başarmışlardı. Şarkının adı ise "everything" idi (bitişik yazılıyor bu dilde). O sıralar Morpheus diye bir yazılım vardı. Napster muadili. Şarkıyı bir daha dinleyesim geldi ve indirirken bir ibare gördüm üzerinde. "US Version" yazıyordu bazılarında. Ne ola ki, diyerek ikisini de indirdim. Bir tanesi Norveç'te yayınladıkları versiyon idi ötekisi ise Dawson's Creek'te geçen ve Amerikan piyasası için düzenlenmiş hali idi.

Peki hangisi ortalığı yıkıp geçme gücüne sahipti?

Aynı şarkı; Norveçlinin "touch"ı ile farklı oluyordu, Amerikalının "touch"ı ile bir başka şarkıya dönüşüyordu. Sonra nereye kayboldular bilmiyorum ama çok da önemli değil. Benim ilgilendiğim kısım, bu "touch" mevzusu olarak kaldı.

Bunların hepsini kendi bakış açımla yazıyorum ve bir diğer taraftan da bu şarkıyı tüm dünya dinlemeden önce Norveç'te dinleyerek beğenen gençlerin Amerikan versiyonunu beğenmemiş olma ihtimalini de düşünüyorum. Böyle bir tepki de var çünkü. Mesela Mor ve Ötesi grubu tüm Türkiye tarafından dinlenmediği zaman onları daha "lezzetli" bulan dinleyicileri de vardı. Buket Uzuner, kitapları üç-beş sattığı zamanlar ona hayran olup da sonradan "müsamere kızı" olarak görmeye başlayıp okumayı bırakan hayranlarının olduğu gibi. M2M'in de Norveç'te böyle "terk eden" hayranları var mıydı bilmiyorum ama uluslar arası piyasada tanınmaları için o şarkıya bir Amerikan touch'ının gerekli olduğunu -en azından ben- dinlerken hissettim çünkü Norveç versiyonunu bir defadan fazla dinleyemedim (O kadar kötüydü yani). Aynı şarkı idi halbuki fakat malzeme o kadar değiştirilmişti ki... Aradaki farkı görmemek için sağır olmak lazımdı herhalde.

Sex and the City dizisi, Darren Star'ın "touch"ı ile bunca büyük bir etkiye kavuştu. Başkasının elinde belki şişecekti. Fakat şimdi sokağa çıktığınızda çoğu kadın kendini Carrie Bradshaw sanabiliyor. Hatta çoğu şehir kadını bir "Carrie Bradshaw sendromu" olarak incelenebilir. Psikolog titri olsaydı önümde, sanırım Carrie Bradshaw'lar tepki göstermezdi bu fikre. (Konu saptı.)

Touch konusunda en büyük güçlerden biri de Arif Mardin'di. Müziğe yaptığı "touch"lar ile Amerikan müziği bile şekillendi. Denniz Pop vardı bir de, pop müzik konusunda dünyaya "touch" yaptı ve öldü. Türkiye'ye de gücü yetebilseydi keşke. Eski touch'çıların çoğu aramızda yok artık...

Şimdi buradan geleceğim nokta ise şu olacak. Elbette milletlerin zevkleri farklıdır. Evde giydiğiniz kıyafet ile Sibirya'ya gittiğinizde donarsınız. Donmaktan rahatsız olmasanız bile Sibiryalı size "bu nasıl bir kıyafet" diye bakar. Ülkenizde şarkılar çok beğenilebilir veya iyi satıyor olabilir. Daha fazla ülkeye bu şarkıyı ulaştırmak lazım dediğinizde o şarkıya bir "touch" koymadan gönderirseniz sonuçta "büyük başarılar" falan bekleyemezsiniz. Hiç "touch" yapmadan çıkarsanız Tarkan'ın yaptıkları kadar bir başarı elde edebilirsiniz ancak.

Bazen merak ediyorum, Türkiye'den dışarıya şarkı ihraç ederken hiç mi dışarıdaki müziği dinlemiyorlar acaba diye. Mesela ABBA'nın touch'ı çıtayı o kadar yükseltti ki... Üstüne çıkamıyorsanız, altından geçmeniz gerekir. Kafaya dikkat. Çıta çarpabilir.

Takvimler ilerledikçe medenîleşiyorduk hani...

Az önce Time dergisinin son sayısını kurcalıyordum. Quotes bölümlerini severim, hele ki yaşamakta olan insanlardan yapılan "alıntılar" varsa.



Ama ilk defa böyle bir alıntı gördüm. Zaten bir üstteki alıntıdan, "quotes" bölümünün formatını anlayabilirsiniz. Cümleyi kimin/neyin kurduğuna daha fazla dikkat edebilirsiniz böylece.

Bu yazı ile karşılaşmadan önce de 10 Commandments (yani Zehn Gebote) filmini seyrediyordum. Ne güzel değil mi?

Takvimler ilerledikçe daha da medenî olmamız gerekmiyor muydu? Hüzünlü bir akşam işte.

Cumartesi, Ağustos 19, 2006

Cowbell verin bana, cowbell istiyorum


SNL - Blue Oyster Cult

Şu Dailymotion harika bir şey. Neden mi? Hikayesini anlatayım.
Bu videoyu ilk defa 2003'te seyretmiştim. Kahkaha krizine sokmuştu beni acansta. Sonra belirli aralıklarla izlemeye devam etmiştim. Bugün kimbilir kaçıncı defa seyrettim..
Sevgili Önder Öncel'e bu videoyu göstermek için, zuladan çıkarıp Dailymotion'a upload etmeye karar vermiştim. Fakat videonun büyüklüğünden dolayı bu "upload işi" oldukça uzadı. Koşuşturmacada unutulmuş.
Dün gece de sevgili Özgür Alazların ajans bloguna bakıyordum. Özgür'ün bir post'unda "dont fear the muslims" yazılı bir tişört görünce aklıma hemen "Don't Fear the Reaper" şarkısı geldi. Yani bu videodaki Blue Oyster Cult şarkısı.. (Bu arada blog çok sıcak ve samimi olmuş. Bu cümleye tıklayarak bloga ulaşabilirsiniz.)
Sonra da dailymotion'a bir bakayım dedim. Taa Amerika'dan birisi bu videoyu upload etmiş. Hemen oradan alarak, hikayesini yazıp buraya yerleştirdim işte.
Christopher Walken'ın, Bruce Dickinson'ı canlandırdığı (yes, the Bruce Dickinson) video bu işte. SNL'de beni en çok güldüren parodisi bu. Diğer oyuncular kahkaha krizine girmemek ve oyunu bozmamak için kendilerini sıksalar da süperler... Chris Kattan, Jimmy Fallon, Will Ferrel, (cowbell'den rahatsız olan adamın adını hatırlayamayım, bakmam lazım) ve Horatio Sanz güzel bir parodi çıkarıvermişler.
Cowbell'in sesini de çok severim, özellikle Herbie Mann'ın Watermelon Man şarkısında. Kıpırdatıcı bir etkisi var. Güzeldir. Benim de bol cowbell'li şarkılara ihtiyacım var sanırım.
Ne diyordum? Dailymotion güzel bir şey işte. Blue Oyster Cult, Don't Fear The Reaper şarkısı eşliğinde. Aradaki senkronizasyon problemi kayıttan kaynaklanıyor sonra düzeliyor. İnternette bulunabilen tek kayıt bu.
Explore the space.
"Touch" konusunu işlemeye geldi sıra. Sonraki post'a. Posta.

Reklamda müzik piştisi

Az önce yoldayken, radyoda bir Ford reklamı duydum. Altta çalan müzik I-Monster'dan Daydream in Blue idi.

Bundan yaklaşık iki sene önce aynı müzik bir Opel (yanlış hatırlamıyorsam) reklamında da kullanılmıştı.

Bu akşam, aynı müziği Ford reklamında duyunca eski reklamın hangi araba markasına ait olduğunu unuttum sanırım. Bir süre "Opel reklamındaki müzik" olarak aramıştım sanki o şarkıyı.

İyi şarkıdır bu arada.

Bu post'u yazarken altta ne çaldığını da tahmin edebiliriz buradan. Daydream'i de "Baby" olarak algıladığımı fark ederek baya bir gülmüştüm kendime. Ne güzel.

Müzik piştileri acaba daha kaç tanedir diye de düşünüyorum şimdi. Aklıma başka pişti gelmedi şu anda.

Sırada M2M vasıtası ile "touch" konusu var.

Çarşamba, Ağustos 16, 2006

Karnaval Başlıkları



Daha önce söylemiş miydim hatırlamıyorum, ben geldim. Çaktırmadan bir kaçamak yaptım da. Malzeme bol. Yatmadan önce bir post.

Karnaval bu hafta Alper'de.

Karnaval için başlıklar üretiyorum şimdi. Canlı yayında.

"En Renkli Karnaval Burada"

"Gelene-evrensel, hem geleneksel hem de evrensel karnaval. Eksene girin."

"Mouse'u olmayan giremez."

"Beyler bayanlar, bu bir karnavaldır."

"Google için küçük, Türkiye için büyük bir adım. Karnavala buyrun."

"Ben Memphis'teykene, karnaval diye bir şey yoktu."

"Böyle karnaval görmedim. Karnıma mouse'lar girdi. O derece. Sıfır derece."

"Karnavalın ilk harfi Ka'dır, Ke de olabilir. Emin değilim ama son harfinin Le olduğunu biliyorum. Do re mi fa sol la si do."

"Offline yapsınlar da görelim." (Kıskanan medyalar)

"Bir gün offline da yapacağız. Microsoft ona çevrimdışı diyecek."

"Çevrimdışı nedir, anlamıyorum ben. Haydi karnavala gidelim."

"PC'yi yerim, Mac'i öperim." (Fırat Yıldız:)

"Solitaire var mı onda?" (Alper Akcan - Ev sahibi. Açık büfe.)

"Karnavaldan sapıyoruz sanki, bu blog sağa mı çekiyor ne?"

"Bu başlıkların hiçbiri olmamış! Karnavalın adı, böyle bir başlık göremedim mesela. Bu ne biçim başlık çalışması?" (1956 Model Kreatif Direktör)

"Karnavalın adı, blogger'ın tadı."

"Karnavalda doğru adres."

"Bu müzik çok gürültülü, ne anlıyonuz bunlardan?"

"Yapmış gavur."

"Türkçeyi elbette korumamız lazım. Bunu bende heryerde söylüyorum. Biz korumalıyızki evlatlarımız yada torunlarımızda türkçe konuşsunlar" (Fecaat arz edenler)

"Tomorrow already knows, the rise and fall of the rose"

"Auf Wiedersehen, eine für alle und alle für ein. Das machst du Allein." (Zeitgeistman)

"Pronto. Avanti. Viva la France". (Alvaro Vitali) -1988'den beri hiçbir şey yapmayarak 2006'da geri dönen adam. Süper.

"Pop corn dinliyorum çok eğleniyorum."

"Bu karnaval çok başarılığ." (Her kelimenin sonuna -sel, -sal eki koyarak entellektüel olan kız ya da oğlan. Çok mevsimsel yani. Sorunsallara eğilmek. Eğitimsel gelişimi tamamlamak. Fırında yemeksel bir şeyler var.)

Son başlığımız ise;
"Sıram yaklaşıyor. Aman diyeyim."

Ha haha.

P.s. Watermelon Man ile çalkalama zamanını bekliyorum.

Salı, Ağustos 08, 2006

Bu yazı, kitap poligamları için

(06 Ağustos 2006 Pazar)
Bugün New York Times Books Update mailini açtım. Başlıklardan özellikle bir tanesi "beni oku" diye seslendi bana. Açtım, okudum. Çok hoşuma gitti. Bana bu konuda yalnız olmadığımı da hatırlattı. Kim bilir daha kaç kişiyizdir, öyle değil mi?

Yazının linkini buraya koymayı düşündüm ama okumak için abonelik gerekiyor. "Üye olmaya üşenmek" eylemini de düşünerek, yazıyı şu adrese koydum. O adrese tıkladığınızda, tamamını okuyabilirsiniz. Ayrıca yazı İngilizce olduğu için başka bir adreste durması sanırım daha iyi olacak.

Why I Can't Stop Starting Books

Not: Bu post Reklam Yazarlarının Ortak Defteri blogunda da var.

Pazartesi, Ağustos 07, 2006

Karnaval üçüncü durağında


Bu hafta da Zeynep'teyiz. Derya'ya ne zaman gideceğiz bakalım.

Pazar, Ağustos 06, 2006

Putney Swope

Nihayet bugün, Putney Swope'u seyrettim!

Ortak Defter'de, konusu reklamcılık olan filmler üzerine bir post yazmıştım. Gelen yorumlar sonrasında bildiğim filmlerin üzerine bir iki tane daha film çıkmıştı. O sıralar Putney Swope'u film olarak bilmiyordum ama The Diary Of Putney Swope blogunun nereden çıktığını anlamaya çalışıyordum. Zira bloga girdiğinizde (bir süredir güncellenmiyor ama olsun) karşınıza çıkacak olan "film afişi" gerçek mi yoksa "fake" mi çözmek için küçük bir araştırma yapmak gerekiyor. O afişte gördüğünüz en soldaki adam ise Putney Swope'un ta kendisiymiş. Onun hemen yanındaki "Slav kadın" Swope'un hizmetçisi, onun yanındaki gözlüklü Tupac benzeri (ama saçlı) adam "Swope'un koruması", diğerleri de filmdeki karakterlerden seçmeler.

Bu filmi, şimdi "bilmem kaçıncı yılı" kampanyası ile yeniden sinemalarda oynatsanız sanırım en fazla 20 kişi son sahneye kadar seyreder. Bu 20 kişinin 10'u da uyuduğu için salonu terk etmez herhalde. Cinema Paradiso gibi. (Gerçi Cinema Paradiso'daki kadar gürültülü bir salonda bırak uyumayı film bile izlenmez ya.) (Bu filme izleyici çekmenin yöntemleri de var elbette ama tüketiciye tatlı yönlerini gösterip çektikten sonra yalnızca belirli bir kitle "takmaya" devam eder sizi. Alışılmış bir yapının çok dışında çünkü film. Filme izleyici çekmek değil önemli olan tabi. Yoksa en çok izlenen filmler Oscar alırdı öyle değil mi?)

Bu kadar kötü bir film, peki niye izlenir? Çünkü reklamcılık üzerine bir film. Ve ben baya sevdim bu filmi. Karmakarışık bir yapı. Zihni darmadağın ediyor. Hangi ilham perisini (var mı öyle bir peri) kovalayacağınızı şaşırıyorsunuz.

"Crazy People'ın siyahi versiyonu" denebilir bu film için. Crazy People, elbette bir Hollywood yapımı olmasından dolayı daha profesyonel bir çalışma idi. Putney Swope'ta profesyonel bir sinema havası bazen var, bazen hiç yok. Yapım yıllarının çok farklı olmasından dolayı, belki de bu iki filmi karşılaştırmak doğru değil. Putney Swope 1969'dan, Crazy People 1990'dan kalma.

Açılışta bir reklam ajansının yönetim kurulu toplantısına katılıyoruz. O sırada başlıyor tüm eğlence. Ajans, bir danışman tutmuş kendine. Danışman, helikopteri ile gelerek kısa bir konuşma yapıp ve sonra "That's it!" diyor. Bir cümle kurması için (cümlenin ne olduğunu söylemeyeyim, izlersiniz belki) danışmana binlerce dolar harcanmasına gösterilen tepki ile başlayıp yavaşça gelişen bir yapısı var filmin. (Cümleye bak sen. Atilla Dorsay kızmasın, film eleştirmeni değilim ben. Kendi kendime takılıyorum burada.)

Sonra yönetim kurulu başkanı toplantı sırasında ölüyor -bu sahnedeki tek siyahî kişi Putney Swope- ve yeni bir başkan seçmek için oylama yapılıyor. Sonuç; Putney'in seçimi kazanması. O sahneden sonra filmin tamamı siyahî oyuncularla doluyor. Bu açıdan bakıldığında da ilerici bir film denebilir. 1969 yılında ilk sahnesinde beyazlarla dolu olup sonraki sahnelerde siyahlar tarafından dolan bir film düşünün yani. Hani zenciler "fakir ama neşeli" iken. Michael Jackson Motown Records için çalışıyor iken.

Peki bu filmi, kötü olmasına rağmen neden bu kadar beğendim?

Deliler tarafından yönetilen bir ajans düşününce, Crazy People'da oyuncuların bireysel performanslarına kayıyordu gözünüz. Yapılan "deli işleri" bir süre sonra komik gelmiyordu ve aslında yaptıkları delilik değildi.
Putney Swope'ta ise sağlıklı bir zihnin ürünü olan hiçbir şey yok. Putney'in dublajı bile sanki tek başına yeterli gibi. Arada bir "Castro'ya mı benzetmeye çalışıyor kendini" diye düşünüyor insan.

Bir ajansı ele geçiren zenciler ve yaptıkları deli saçması işler var sadece. Saldırganlık var. Komedi var ve inanın Crazy People'dan daha fazla güldürü unsuru var. Daha önce görmediğiniz aktörlerin ve aktrislerin, ölçemediğiniz performansları var.

Filmin açılışında gördüğünüz, YMCA grubundan bir eleman sandığınız adamın "danışman" çıkmasından tutun, o adamın gelişindeki müzik ile başlayıp film boyunca "yakalayan" müziklerle bezenmiş olmasına kadar çekin.
Film boyunca "asansöre binme yetkisi" elde etmek için uğraşan adam.
Aralara serpiştirilmiş "tam deli işi" reklamlar.
Bir cüce tarafından temsil edilen President of the U.S. ve cüce First Lady.
Fotoğraf portfolyosunu göstermek için her sahneye giren "iş arayan fotoğrafçı".
DRUM isimli iletişim tekniği... ve daha aklıma gelmeyen ama sürprizler şeklinde karşınıza çıkan bir ton "güldüren saçmalık".

Müzikleri ayrıca beğendim ama ne yazık ki filmin imdb'deki profilinde soundtrack listing görünmüyor (pasif). Rock'n'roll, soul, 70'ler, 60'lar, hepsi bir arada.

Bu muhteşem filmden bir reklamı anlatarak bu posta bir son vereyim:

Yerde bir "homeless" yatıyor. Bir çıkmaz sokak. Müthiş bir müzik eşliğinde bir zenci kız dans ediyor. Müzik sizi yakalıyor. "Bu reklam biraz uzun olmamış mı" cümlesini kurmanızı sağlayacak kadar uzuyor müzik ve dans. Tam o sırada müziğin sesi kısılıyor ve kız kameraya iyice yaklaşıyor:
"You can't eat an air conditioner" diyor.

Müzik kaldığı yerden devam ediyor kız da dansına devam ediyor. Logo ve slogan ekranda belirene kadar müzik ve dans devam ediyor. (Şarkı gerçekten sağlam. Kimin ise...)

Sonra Putney çıkıyor karşınıza. "Güzel," diyor o garip konuşmasıyla ve ekliyor "ajanstaki herkese 10 dolar zam yapın."

Varın gerisini siz düşünün. Ben bu filmi çok beğendim.

Cumartesi, Ağustos 05, 2006

Bu post'u yazarken de LL Cool J'den Father şarkısı çalıyor altta. "Rap dinliyorum şu anda" cümlesi belirdi kafamda. Rap'e ne oldu diye düşündüm sonra. Dinlediğim tüm rap şarkıları 90'lardan kalma. Belki de rap 90'larda kaldı.

Hiç işte, öylesine aklıma geldi. Sanki zenci arkadaşlar da neşesini kaybetti.
Yeni modellere bakıyorum da, asık suratlı, "get rich or die trying" havasında geziniyorlar.
Para için yapılan müzikle, içten geldiği için yapılan müzik arasında da beyaz ile kara arasındaki kadar fark oluyor.

İşin garibi de şu ki, internet-mp3-cd writer'lar çıkmadan önce daha fazla kazanan müzisyenler zamanında bu kadar penetrasyon yoktu ama şimdi pop "yarışmalarla" aday seçiyor kendine. Ya "bu takımda 11 kişiden fazlasına forma var" ya da "get rich or die trying". Metallica geldi geçenlerde aklıma, Napster'a en büyük tepkiyi gösteren gruptu. "Gelirimiz azaldı" diye dava açmaları acaba "gelirlerini artırdı mı?" diye. Çok "paragöz" bir grup oldukları hissini vermişti bana o hareketleri. Napster'ı da enteresan bir şekilde, öğrenciyken, o zamanki BRT'de bir "bilişim programı"nda Fatih Erkoç'tan duymuştum. "İnternete girdiğinizde ne yapıyorsunuz" idi soru, Fatih Erkoç'un cevabı ise "Napster'dan şarkı indiriyorum" idi. Napster'ı bulup ben de kurmuştum o zaman. Sonrası.... Malum.

p.s. Bu post bitmek üzereyken M2M'den Everything çalıyordu altta. Elbette ki "US Version". Aa iyi aklıma geldi bu konu. "Touch" konusuna değineyim bari bu şarkı üzerinden.


Yaşamın Listesi, ilk5 blogunda da varım artık. Murat Kaya ise butik bir blog olma özelliğine devam edecek. İlk5, her geçen gün büyümeye devam ediyor. Bu adreste.

p.s. Bu post Len'den Steal My Sunshine dinleyerek yazılmıştır.

Yeni fikir


Isbn Barış, buzdolap fikrinden sonra yeni bir blog hazırlamış. Geçenlerde blogunda gezinirken fark ettim, sağ taraftaki banner'ı. Buradan ulaşılabiliyor.

p.s. Bu post Bon Jovi'den Janie Don't Take your love to town şarkısı çalarken yazılmıştır.

Salı, Ağustos 01, 2006

Karnaval, İkinci Durağında



Bu hafta Refik'teyiz, Mobilasyon'da. Karnaval da mobil, biz de. Dünya da mobil. Biz de.