Murat Kaya

Perşembe, Eylül 28, 2006

Marketingİst 2006



Bugünden itibaren, önümüzdeki dört gün boyunca Marketingİst'te olacağız. Marketingİst blogunda görüşmek üzere.

Bloga gitmek için yukarıdaki görüntüye tıklanabilir.
www . marketingist . com / blog adresindeyiz yani. Peki burası boş mu kalacak? Hiç sanmıyorum. Kalır mı hiç? Aaa.

Çarşamba, Eylül 27, 2006

Richard mı, Richards mı?


Yandaki görüntü, 1969'da çıkmış bir The Rolling Stones belgeselinden alıntı. [Gimme Shelter]

"Exile On Main St." (1972 albümleri) CD'sinde ise Keith Richards olarak görünüyor.

Salı, Eylül 26, 2006

Karnaval X (rakamla 10)


Karnaval, ani bir şekilde (Murat Kaya tabiriyle "küt diye") Elma+Alt+Shift'te buldu kendini.

Sezar'ın ordusundaki on numaralı asker X'i nasıl seslendiriyordu bilemiyoruz ama PC'lerde elma tuşu bulamayanlar için yapabileceğimiz bir şey yok. Her şey önce bir gaz bulutuydu...

Karnavala ulaşmak için kurdeleye tıklayabilirsiniz. Kurdeleye bile tıklattık ya, vay be. Daha neler başaracağız bakalım. Bir web sitesinde görmüştüm, koskoca fili tıklattırıyorlardı. Koskoca filin ekrana nasıl sığdığını tartışmak yerine, file mouse ile tıklayıp ulaştığınız sayfada gördüklerinizle tartışmayı bile unutuyordunuz.

Attım tabi.

Pazar, Eylül 24, 2006

Yazma Aktiviteleri

Yazdığım ilk şey herhalde "Sakıp Sabancı" idi. Nedense ilkokula başlamadan önce "Sakıp Sabancı" isminde (hayalî) bir öğretmenim vardı. Nereden dilime dolandığını ben de bilmiyorum.

Sonra çizmeyi keşfettim. Çizme dediğim, İtalya değil. (Bu aralar Avrupa ülkelerine neden bu kadar taktım, onu da bilmiyorum). İlkokulda resim çizen bir çocuk olarak birçok kişinin resim ödevini yaptım. Ortaokula kadar bu kıyakları yaptıktan sonra bir gün küt diye çizmeyi bıraktım. Sanırım okuma aktivitelerimin arttığı zamanlara denk geliyor. Elime kalem aldığımda, ders kitaplarının sağına-soluna karalama yapmaya başladım. Arka kapaklar, kitaplarımın "en favori" yerleriydi. Arada bir gaza geldiğimde yaptığım çizimler haricinde özellikle çizime hiç vakit ayırmadım.

Neyse, sonra yazmaya başladım. Başlayıp da bitiremediğim veya bitirmediğim bir sürü roman oldu. Bazıları duruyor, arada bir okuyup kendimle dalga geçiyorum. Polisiye türü fena etkilemişti beni. Sonra Ludlum, Le Carre tarzı şeyleri yazmaya çalışmakla devam etti.

1997'de, bir gün, ben yine "küt diye" mizah yazmaya başladım. Hatta "birisine", mizah yazarı olacağımı bile söylemiştim. Bir kitapçık çıkaracak kadar yazıyı birkaç ay içinde yazdım ve güvendiğim bir arkadaşa okuttum. Beğenmedi. Ben de mizahın yanına "hikayeler" serisini de ekledim. Yazma serüveni öyle başladı ve hâlâ devam ediyor işte.

Bu blogun haricinde, "otobüste" isimli blogu yazmaya başlamıştım. Sonra baktım tek başıma zor olacak katılımcı arkadaşlar gelmeye başladı. Devam ediyoruz. Reklam Yazarlarının Ortak Defteri, ikinci blogum oldu. Ardından Smart Marketing Journal başladı. Her ay oraya da yazı yetiştirmeye çalışıyorum. Yandaki kutucuğu koymamın sebebi de bu yani. Mail olarak her ay kutunuza bırakılmasını isterseniz, kutucuğu doldurabilirsiniz. Adresiniz sağa-sola verilmeyecektir. Deneyimler.net, sevgili Tunç'un projesiydi ve Marketing Türkiye ile bir araya geldiğimiz blogger'lar toplantısında bu fikir de hayat buldu. Bir blog daha var ama şimdi ondan bahsedemeyeceğim (özel sebeplerden ötürü), sonra bol bol bahsederiz zaten.

Askerlik yaparken yazamayacağımı düşünürdüm. Olmadı. Askerde yazdığım şeyleri nereye koyduğumu bulamadım şimdilik ama olsun, askerde bile "blog update" yapacak vakti buldum ya, yeter o bana. İnternet cafe'de, yazmak için gerçekten çaresiz olmam lazımdı herhalde, kalem-kağıt yardıma çok güzel yetişiyordu. Neden o gürültüde yazmaya çalışayım değil mi, üstelik sigara da içirtmiyorlardı bilgisayar başında. Pöh.

Daha yazacak o kadar çok şey var ki. Ömür yeter mi bilmem.

Alaska'nın sıvı sabunları

Uzun bir süredir, trafikteyken kulağıma çalınan bir spot var.
"İtalya'nın kombi ve klimada bir numarası..." diyen.

Hep düşünüyorum, Alaska'daki sıvı sabunların donmaması için acaba herhangi bir katkı maddesi koyuyorlar mı, yoksa sıvı sabunu buzluğa koyup denemem mi gerekiyor?

Kombi ve klima. Biri ısıtma çağrıştırıyor, öteki soğutma. Şimdi İtalya'nın iklim olarak bizden ne farkı var? Düşünüyorum, İtalya'nın yazı da bizimkine çok benziyordur herhalde. Kışı da bizimkinden biraz daha yumuşaktır diye tahmin ediyorum. Bizim iç bölgelerimiz iklim olarak daha sert olsa gerek. Kütahya'da görmüştüm, ağzınıza sardığınız atkı bir süre sonra donuyordu. Böyle bir şehiri ısıtmak için İtalyanınkinden daha ileri bir teknolojiye ihtiyaç duyulur sanırım.

Yani Alaska'nın en büyük kombi markası ve Arabistan'ın lider klima markası sanırım daha büyük bir vaad olacaktır.

Bu arada, bilinen bir şeydir ama söylemeden geçemeyeceğim. Not düşeyim, belki ileride unuturum. "Alaska'da buzdolabına gerek yok" diye düşünürdüm hep, bir gün öğrenmiştim ki en çok orada ihtiyaç varmış buzdolabına. Yiyecek ve içeceklerin donmaması için buzdolabına aşırı derecede ihtiyaçları var.

Şimdi düşünüyorum da, "İtalya'nın klima ve kombide lider markası"... Eee? İtalya'nın şikeci futbolcu kulüpleri de var. De var. Da var. İşkencecisi de var. Bizim de işkembecilerimiz var.

Birkaç ay önce, masaüstünde bir txt dosyası açarak benim için hikayesi olan şarkıları not etmeye başladım. Yazmaya başladığım sırada fark ettim ki, bazı albümlerin de hayatımda ve zevkimde farklı yerleri var. Bunları da "hiç boşu olmayan albümler listem" diye bir listede biriktirmeye başladım. Aklıma geldikçe yazıyorum. İlk5.blogspot.com için uzun kaçabilecek listeler olduğu için bittikten sonra listeyi buraya da koyacağım.

Şimdi düşündüm de, "bittikten sonra" yazdım. Biter mi acaba? Şimdilik bitti aslında, bu listeye artık çok nadir "yeni" albüm giriyor.

Bu listeyi yaparken, Rolling Stones'un The Voodoo Lounge albümünü de yazdım. Gariptir ki, o albümün benim için farklı bir yeri var. Bana "en çok sevdiğin Rolling Stones albümlerini say" deseler, Exile on Main Street ilk sıralarda yer almaz yani. Nesil farklılığından da olabilir bu. The Voodoo Lounge ise ilk üç arasına girer.

Garip bir nokta daha var. Keith Richards'ın vokalde olduğu Rolling Stones şarkılarına bir türlü ısınamıyorum. The Voodoo Lounge'da, iki tane Keith Richards şarkısı var. "The Worst" yıllardan beri mırıldandığım bir şarkı, nedense çok çabuk ısındım o şarkıya. Ben lisedeyken mi çıkmıştı, üniversitedeyken mi... Hatırlamıyorum!

Michka Assayas'ın "Bono'nun Odasında" isimli kitabını (daha doğrusu Bono ile röportajlarını) okurken Bono'nun bu şarkıdan bahsettiğini gördüm.
Alıntı yapıyorum şimdi. Şarkının sözlerini Türkçeye çevirmişlerdi, ben tekrar orijinal haline getirdim. Tek eklentim budur.

Mick Jagger ile Keith Richards’dan bahsediyorlar (Richard mı, Richards mı?)

"Üzerine bir de o saçma sessizlik var. Belki de iyilerdir, hâlâ birbirlerine
isimler takıyorlar. Birlikte çok güzel şarkılar yazdılar. Hatta yakın zamanda
yaptıkları, Voodoo Lounge’dan ‘Out of tears’ diye bir şarkı var [şarkıyı
söylüyor]
I won’t cry when you say goodbye/I’m out of tears, i’m out of
tears..
Ellilerde yapılmış bir şarkı gibi. Aslında iki tane şarkı var.
Keith’in ‘The Worst’ diye bir şarkısı var, taş kalpliyi bile çatlatır. Yani o
kadar güzel. ‘Mixed Emotions’ yeni albümlerinden başka bir şarkı, ‘Anybody seen
my baby’ – şahane akorlar... Bir keresinde ikisiyle birlikte zaman geçirmiştim.
O ara konuşmuyorlardı. Grup için hakikat çok tuhaf zamanlardı. Rivayet o ki,
Keith prodüktör Steve Lillywhite’a silah doğrultmuş. [gülüyor] , adamı korkutmak
için stüdyonun camından silahını göstermiş. Ben de bunun üzerine stüdyoya
uğramıştım. İşin ilginci ikisi de aşırı derecede eski kafalı."


Sonra Mick Jagger’ın tutuculuğundan, Jagger’ın etrafındaki dünyaya karşı doymak bilmeyen merakından ve bir ziyaretinde Mick’in küçük kızının Bono’ya söylediği sözden bahsediyor.
Kız, Bono’ya, “İnsanlar babamın şeytan olduğunu düşünüyor, babam da buna izin veriyor!” demiş.

Keith Richards mı, Keith Richard mı. Ben karıştırıyorum.

Çarşamba, Eylül 20, 2006

tek cümle

Hayat bazen mola verse, durmasa da olur, yavaşlasa, ağır aksa...

Salı, Eylül 19, 2006

Karnaval 9


Eylülce, Associated Press'ten değil Wordpress'ten bildiriyor.

"Karnaval dokuzuncu durakta. Utansak da, utanmasak da, karnaval burada."

Karnaval için, her saniye başında bu duraktan servis kalkmaktadır. Yakalayın.

Bu karnavala kurdele geldi. Blog sahibi, izine çıkmış. Anlamadım ben, kendi izini niye arıyor ki. Bir de "yıllık" demiş. İyice karıştırdım.

Cumartesi, Eylül 16, 2006

Tasarım

Kapanma saatine az bir zaman kala, bir müşteri mağazaya girdi.
“Geçen hafta bu sözcüğü almıştım buradan ama sanırım memnun kalmadım.”
“İade etmek mi istiyorsunuz?”
“Evet. İade süresi geçmedi değil mi? Aldığımda memnun kalmazsam bir hafta içinde iade edebileceğimi söylemişlerdi.”
“Elbette efendim. Faturanız yanınızda mı?”
“Evet, ambalajıyla birlikte faturayı da muhafaza ediyorum.”
“Alabilir miyim lütfen.”
“Buyrun.”

Kasiyer, sözcüğü alıp inceledi. Herhangi bir hasarı var mı, eksik kısımları var mı diye baktı, sonra faturayı eline alıp inceledi. Tarihleri kontrol etti ve ardından müşteriye dönerek:
“Memnun kalmama sebebinizi de öğrenebilir miyim. Kayıtlara işlemem gerekiyor.” Dedi.

“Yanına koyacak başka bir sözcük bulamadım. Salona yerleştirdim ama misafirlerim rahatsız oldu. Yatak odasında tuttum bir süre, geceleri uykumu kaçırdı. Sanıyorum kullanmadığım bir sözcüğe bu kadar para vermemin bir anlamı yok. Üstelik herkeste var, ona sahip olmanın bir anlamı kalmadı.”

“Haklısınız, geçen senenin en çok satan sözcüğü idi. Hâlâ da çok müşterisi var ama sizin gibi müşkülpesent müşterilerimiz artık bu sözcükten sıkılıyorlar.”

“Bana müşkülpesent mi dediniz?”

“Eh, yani haksız da sayılmazsınız. Ben de ne yapacağımı bilemem bu sözcüğü. Çok fazla kullanılır oldu. Herkesin ağzında.”
“Ama müşterilerinizi böyle yargılayamazsınız. Madem bu kadar hoşlanmıyordunuz, o halde neden ürettiniz bu sözcüğü? Hem de milyonlarca...”
“Firmamızın üretim departmanı ile pazarlama departmanı arasındaki koordinasyonsuzluğundan oldu maalesef. Finans departmanı da bu kadar çok satılan bir ürünü daha fazla üreterek kâra geçmek istedi. Sanırım tüm problem bizden kaynaklanıyor. Özür dileriz.”

“Neyse, iade edebilmeme sevindim. Elimde kalsa idi, üzülürdüm.”
“İlginizi çeken başka sözcüklerimiz de olabilir. Kataloğumuza bakmak ister miydiniz?”
“Aa yok, çok teşekkür ederim. Acelem var. Yeni kataloğunuz çıktığı zaman iletirseniz memnun olurum.”
“O halde şu formu doldurun, yeni kataloğumuz çıktığında adresinize iletelim”.
“Peki.”

Cuma, Eylül 15, 2006

Fransız teorisi

Önce bir teori koyacağım ortaya. Sonra da bunu yıkacağım. Yıkılmasa bile, büyük bir zarar vermiş olacağım.
Dünya üzerinde, her ülkenin hemfikir olduğu veya "hemfikir olmaya çok yakın" olduğu bir şey var: Fransızlar dünyanın en kaba milletidir. Ülkemizdeki tabiri ile Fransız "krodur". Ruslara kro demeden önce Fransızlara bakmak gerekiyor. Fransızlar Elida'nın makyajıyla kendininkini kapatıp, başka milletlerin "kroluğunu" göstermeye çalışıyor. Buna rağmen başkentleri Paris, dünyanın "romantizm şehri" olarak oturmuştur. Ne garip öyle değil mi? Fransızlar da genel olarak "kibar" imajı çizmek için sinema sektörüne yöneliyor. Sette olanları, oyuncu bilir. Sahada ne konuşulduğunu ise sadece futbolcular ve hakem bilir. (Böyle de bir durum işte.)
İnatlarından, ülkelerine gezmeye gelmiş turistlerle İngilizce konuşmadıklarını kendileri bile itiraf ediyor neredeyse. Sömürgelerine karşı davranışları, etrafa demokrasi satarken kendi milli takımlarını bile görmezden gelmeleri, kendilerini dünya şampiyonu yapan kadroya karşı tavırları.... Bu liste daha uzar gider. Amerikan filmlerinde, Fransızlar hep bir garip-kaba resmedilir. Bir İtalyan ne kadar sıcakkanlı (cahil sıcakkanlı) gösterilirse, bir Fransız da o kadar "kendi başına buyruk" ve "inatçı" olarak gösterilir. İngilizler, Fransızlara hep bir mesafe ile yaklaşırlar. Almanlar zaten yıllarca Fransa'yla savaşmıştır, hâlâ da sessizce savaşmaktadır ve tokalaşırken bile gözleri rakiplerinin elinde olur. Fransızlar, Almanların İkinci Dünya Savaşı fiyaskosundan ötürü üstlerine gitmekten hiç çekinmedikleri gibi dünyaya da "demokrasi" diye bir buluş satmaya çalışırlar. Fakat satmaya çalıştıkları "ürünün" ne olduğunu onlar bile bilmiyorlar ki, ürün bir türlü konumlandırılamıyor. Hatta Amerikalılar bu ürünü daha güzel bir şekilde yeniden ürettiklerini iddia ediyorlar. Politik malzeme yok bu yazıda. Ben şimdi sözü Fransızların arabalarına getireceğim.
Luc Besson isimli Fransız sinemacı, muhtemelen Fransız otomotiv sanayinin desteği ile otomobil sahnelerine dayanan filmler ile kendi çapında uluslar arası bir karizma yapmıştır. Ama hiç hesapta olmayan bir "bilinç" de geliştirmiştir bence; Fransız arabaları.
İtalyan ve Fransız filmlerine bakarsanız, karmaşık trafiğin sadece İstanbul'da olmadığını rahatlıkla görebilirsiniz. Fransız aracına binen, kendini bir Luc Besson filmindeki figüran sanmaya başlar.
Kuralların kendisini yavaşlattığını düşünerek, bir şekilde kendine geçiş hakkı tanıyan bu yaklaşım yüzünden İstanbul trafiği yıllardır sıkıntı çekiyor.
Fransızlar dünyaya üç otomobil markası armağan etti: Citröén, Renault ve Peugeot.
Trafik sıkışıyor. İki gidiş şeridi olan yolda, emniyet şeridi de dolmaya başlıyor. Emniyet şeridindeki araçları sayın, çoğunluğu Fransız otomobili çıkacaktır. Sağınızdan hızla geçip giden ve dönüşlerde sinyali pek kullanmayan araçları sayın trafikte: Fransız araçları ezici bir çoğunluk elde edecektir. Fransız araçlarının atikliğiyle övünürler ama nedense Fransa'nın bir Porsche'si, Ferrari'si, Masserati'si, Lamborghini'si yoktur.
Bu üç markanın şöförleri, direksiyona geçtiğinde adeta bir "Fransız" olur ve dünyanın en kaba insanları olmaya başlar trafikte. İtalyan dostlarının da desteği ile trafiği altüst ederken yanlarından geçmekte olan Uzakdoğu araçlarına veya Alman araçlarına "trafiği yavaşlattıkları için" bağırır çağırırlar (Beygir gücüne vurulduğunda, kimin yavaşlattığı ortaya çıkabilir). Fransızların dünyaya armağan ettiğini söylediği "demokrasi", trafikte "canı cehenneme bir ürün" haline gelir. Bazen diğer ülkelerin neden Fransızları bu kadar kaba resmettiğini, trafikteyken çok iyi anlıyorum. Bu uluslar arası teorinin üzerine de, Fransız arabası kullananların bir anda Fransızlaştığını ekliyorum.
Şimdi kendi teorime zarar verecek olan bir diğer noktaya geçiyorum. Alman aracı kullanan kişilerin de bir Alman gibi davranması gerekir, öyle değil mi? Hayır. Her zaman öyle olmuyor. Gerçi bu Fransız teorisinin de bazı istisnaları yok değil. Peugeot'un, şu Hindistan'da geçen reklam filminden sonra Türkiye'deki Peugeot sayısı da büyük artış gösterdi. Bir Hintliye "estetik" gelen bu araç, bizim ülkemizdeki Hintlilere de estetik gelmiş olsa gerek ki trafikte Peugeot'lar ve eski Şahin'ini satıp Peugeot almak isteyen insanlar türedi. "Çok iyi makasa girdiği için” tercih edilir oldu. Makasların sonu ne oldu? Gazetelerde üçüncü sayfa haberleri.
Alman otomotiv markaları da BMW, Mercedes, Opel, Audi, Volkswagen olarak biliniyor zaten. BMW kullanıcılarının kendine has bir gidişi var. BMW, oluşturmak istediği sürücü profilini zaten ürettiği araçların yapısı itibariyle oluşturuyor. Kullanıcılarındaki "yaş ortalaması" da, "hayatın anlamını" kavramaya daha yakın yaşlar oluyor dolayısıyla. Mercedes'in de öteden beri kendine ait bir profili var. Fakat Opel, bu profili oluşturamadı veya oluşturduğu anda çıkardığı yeni modellerle altüst etti diyebilirim. Opel kullanan bir sürücünün, yukarıdaki teoriye göre bir "Alman düzeni" ile kullanması gerektiği otomobil, bizim sanayi bölgesindeki katkılar ile "Tofaş'ın Almanya fabrikası" üretimine dönüştü diye düşünüyorum. Amerikan elinin değmiş olması Opel'i biraz daha üst segmente taşıyarak “emniyet şeridinden” çıkarabilir. Audi ise Türkiye'de geçtiğimiz senelerde yaptığı kampanya ile "Krolara ait değiliz" mesajını vermesine rağmen, "parayı bastıran alır" kanunu ile o imajı tutturamadı tam olarak. Peki Volkswagen ne alemde? İşte orası da bir karmaşa. Volkswagen, Alman sürücü profiline hem yakın hem uzak. Spor modellerinde, hız tutkunu kullanıcıları sebebiyle arada bir emniyet şeridinde veya gazetelerin üçüncü sayfasında görünüyor olmasına rağmen hâlâ bir "Alman sistemciliği" taşıyor bünyesinde.
Geçenlerde haberlerde duymuştum. Almanya'daki Volkswagen fabrikasında çalışan işçiler, dünya otomotiv piyasasının en pahalı otomotiv işçileri imiş ve bu yüzden Volkswagen biraz "adam azaltmaca" oynamak istiyormuş.
Fransız-Alman otomotiv rekabeti üzerine bir gözlemim daha var. Fransız filmlerinde neredeyse sadece Fransız (çok az miktarda da İtalyan) arabası görmenize rağmen, Alman filmlerinde Fransız arabalarını rahatlıkla görebilirsiniz. Bu konuda aklıma bir teori daha geliyor ama onu kendime saklıyorum. Fransızların "inatçılığı" dil konusunun haricinde, diğer ülkelerin üretimlerine gösterilmesi gereken minimum "saygı" konusunda da kendini gösterir. "Kendi kendine yetmek" ise eğer durum, Danone Türkiye'ye de girmemeliydi, öyle değil mi? Ama biz, kibar bir milletizdir ve Danone'yse Danone, Renault'sa Renault, Elida'ysa Elida; işin ucunda kendi gıda, otomotiv ve kozmetik endüstrimizin "olmamasına/oluşmamasına" bile aldırmadan, saygı ile alırız sınırlarımızın içine. Türkiye birçok millete hâlâ "abilik" yapabiliyorsa fakat Fransa üç-beş sömürgesine sadece "üvey babalık" bile yapamıyorsa, bu işi iyice düşünmek lazım derim ben. Paris, "aşk şehriymiş" peh! İtalyanı anlarım da, bu Fransızı bir türlü anlayamıyorum valla. Birileri öyle gösterdi diye, Paris’e romantizm gözlüğüyle bakacak halim yok. Bana göre Prag çok daha romantiktir; Viyana, Roma hatta İstanbul bile romantiktir bakmayı bilirsen. Bence “romantik” şehirlerin ekvatora daha yakın olması lazım. Cannes var, Madrid var, Barselona var, İbiza yarımadası var falan filan.

Eski model kaldı “ikonalaştırma”. Eskiden kaç tane “şehir” varmış ki tutup Paris’i öyle lanse etmişler. Şimdi dünya büyüdü. Paris belki 30 sene sonra bomboş, bir zamanlar “ötekiler” diye itelenmiş insanların olduğu bir yer olduğunda bakalım hâlâ “romantizmin başkenti” diyen olacak mı.

Post post. Ferrari’sine LPG taktıran kişinin aracını müşterisinin elinden alan Ferrari firmasının hikayesi çok anlatıldı. Olmayacak araçlara LPG taktıran kişiler alaya alındı. Bu yaz, ben ne gördüm biliyor musunuz? BMW x5 jip, İngiliz plakalı. Bodrum’da benzin istasyonuna geldiler. Kısa bir süre durup gittiler. Benzin istasyonunun sahibi gülerek baktı arkalarından. “LPG’liymiş, inanır mısın?” dedi bana “hadi canım” dedim inanmayarak, “vallahi de billahi de” dedi gülerek. Jipine LPG taktırmak istiyor diye kendi milletimizle dalga geçerler bir de. Üstelik dalgasını geçen de, yine “bizim milletimizdir”. Hepsi bu Fransızların suçu.

Çarşamba, Eylül 13, 2006

Hin Tüketici, Hindistan'dan Bildiriyor

Ne zamandır reklam yazacağım. Hep “aaaa şunu yazayım bari” diyorum, sonra yazmak için oturduğumda unutmuş oluyorum. Not alıncaya kadar unuttuğum şeyler oldu bunlar. Bir de düşündüm “acaba yazarsam, haklarını yemiş mi olacağım” diye. Haklarını yemeden, tüketici gözüyle düşüneyim dedim. “Hin bir tüketici” olarak Hindistan’dan bildiriyorum şimdi.

Son zamanlarda radyo reklamlarına takıldım. Radyo sponsorlukları çok etkili oluyor. Mesela “Brass çatı sistemleri” lafı beynime iyice kazındı. Tamam, belki radyo spotu dendiğinde aklıma gelen ilk şey devamlı değişiyor ama meslekî açıdan baktığımda “Budlight – real men of genius ve real American heroes” kampanyası hâlâ bir numara benim için. Belki daha fazla radyo spotu örneği dinlemeliyim. Budlight serisi, hâlâ her dinleyişimde “bravo bee” dedirtiyor. (Kampanyadaki spotların çoğunu, sağdan soldan topladım. İlgilenen varsa...)

Aklıma takılan bir iki spot oldu bu haftalarda. Birincisi Kale Kilit. “Kale kilitle sevdikleriniz güvende” diyen jingle’ı ilk dinlediğimde gülümsedim. “Hin bir tüketiciyim” ya. Mırıldandığımı hatırlıyorum arabada; “Nasıl yani? Sevdiklerimizi kilit altına mı alalım” dedim. Bay J dinlememin de etkisi olabilir bu düşüncede. Kale Kilit ile kelepçelenmiş “sevdiklerimiz” veya Kale Kilit ile kilitlenmiş, altın kafese konmuş “sevdiklerimiz” geldi gözümün önüne (radyo spotu, göz önüne bir şeyler getirmeli sanıyorum çünkü seslerle inşa edilen bir binadır radyo spotu veya sözcüklerle çizilen bir tablo diyerek romantik bir dile bürünebilirim. Hatırlatırım, ben “hin bir tüketiciyim”.)

Power FM’in hava durumu bültenine, neredeyse ben kendimi bildim bileli Vivident sponsormuş gibi geliyor. (Gerçekten öyle de olabilir. Dedim ya, bilmiyorum. Yok, “bilmiyorum” dememişim. Pardon. Bu “dedim ya”, “daha önceden de dediğim gibi”, “her zaman söylediğim gibi” kalıplarına değineyim bir ara ben.)
“Vivident vivident, çiğne ve gülümse” diye bir müzik çalıyor beynimde. Sonra “havayı koklayan adam” çıkıyor karşıma. Hiç merak edip, nasıl bir tip olduğuna bile bakmadım çünkü radyocuları “görmek” her zaman kötü bir şey olmuştur. Cem Ceminay’ı “görmek” bana bir şey katmadı. Tamam güleryüzlü, eğlenceli bir adam ama.. Ses olarak kalmalıydı. Televizyonda da rastlamıyorum neyse ki hiçbirine.. (Power FM’in ilk senelerinde, yabancı DJ’ler vardı. İngilizce konuşurlardı sadece ve program dili İngilizceydi çoğunlukla, hatırlar mısınız? Vay be. Mustafa Sandal’ı da dinlerdim ben o zaman. Musti ile Tolga mıydı programlarının ismi?)

Neyse, Vivident ve Brass çatı sistemleri bence en etkili yerleri kapmışlar. Radyo sponsorluklarından şimdilik aklımda kalan başka marka yok. “Mantolama sistemleri” de var. Algılamam biraz zor oldu ama. LaFarge sanıyorum. Biraz pürüz var gibi sanki LaFarge’da. Aklımda çok kalmıyor. Ne dediğini de unuttum bak. Yazamadım bile. Vivident ile Brass’ı karşılaştırdığım zaman da Vivident bana daha akılda kalıcı (hani yuppi diliyle söylersek, “catchy”) geliyor. [Brass mı, yoksa Braas mı ondan da emin olamıyorum yazarken.]

İkinci konum da şu. Cebit fuarı başladı (bitmiştir bile belki) ve Turkcell’in radyo spotunu yakaladım. İlk dinleyişimde, yine Kale Kilit benzeri bir “Ne ne ne?” tepkisi verdim. Her zamanki gibi Ali Poyrazoğlu’nun seslendirdiği spotta, bir kelimeye takıldım. “Geliceğe” diyordu. Bir sonraki kuşakta tekrar dikkat ettim, pür-kulak kesildim ve “geliceğe” dediğine emin oldum. “Gelecek demek istiyorsun herhalde” diye sordum kendi kendime. O sırada yanımdan geçen biri varsa “bu herif kendi kendine mi konuşuyor” diye düşünmüş olabilir. Kusura bakmayın, Knight Rider seyrederek büyüdüm ben. Knight Rider’ın çizgi roman kitapları var mı bilmiyorum ama ben çizmiştim bile. İki albüm yapmıştım çocukken. 80’lerde olduğu için, elbette “yetenek avcıları” henüz jungle’ımıza teşrif etmemişlerdi.
Turkcell, Cebit’le bizi “geleceğe” değil “geliceğe” bağlıyormuş. Öyle diyordu valla.

“Hin bir tüketici”, Hindistan’dan bildirdi.

Dün gece yazmıştım

Az önce üzerinde “pause” yazan düğmeye bastım, beynimde. Dünya durdu. Sahneyi inceliyorum. Odamdayım. 1980 yılında, “odam” başlıklı yazı ile 2006 yılındaki “odam” başlıklı yazı arasında dağlar kadar fark var. Birincisi, tek başıma yaptığım faaliyetlerin sayısında büyük bir artış gözlenmiş. İkincisi, ikinci bir kişinin varlığı dikkatimi tamamen altüst ediyor. Üçüncüsü, yazmak için klavyeye ihtiyacım var, klavye ile tanışmam 1986 yılında olmuştu çünkü. Dördüncüsü, -şimdi fark ettim- klavyede yazarken noktalama işaretlerinden sonra bir boşluk bırakmak gerektiğini 1989 yılında öğrendim. Klavyeyle tanıştıktan 3 sene sonra yani. (Yavaş öğrenme) Peki şimdi, 3 sene öncesine döndüğümde aradaki farkları isimlendirebiliyor muyum? Elbette. Hepsi 3 sene, ama üç senelerin içine sığan şeyler daha fazla ve daha hızlı sığıyor. Tetris’te, en ileri level’dayken hızla düşen parçaları yerleştirmeye çalışmak kadar. 1989’da, yavaş akan bir Tetris dönemiydi – benim için de ve belki diğer insanlar için de.-

Ne değişti? Bir şeyler hızlandı demek ki. Bazı şeyler de tersine, yavaşladı belki. Mesela, ilkokullar benim zamanımda beş sene idi. Şimdi 8 seneye çıktı. Bu, çocukların daha yavaş öğrendiğini mi söylüyor bana? Halbuki 3 seneye indirmeleri gerekiyordu. Şimdiki çocuklar daha hızlı ilerlemek zorunda. Bu onlara yapılmış bir haksızlık mı? Yoo, belki de 1989’da bize haksızlık yapılıyordu. Neden “yavaş” Tetris’te oynamaya alıştırdılar ki bizi? Level atlayınca, zorlanmaya başladık. İlk iki hakkını kaybederek, üçüncü ve son hakkını oynayanlardan da çok var sanki. Peki “game over” yazdığında ekranda... Ne olacak? Belki birçok insan “game over” yazısını da görmüştür Tetris ekranında. Şimdi Tetris oynayan var mı? Tetris’in ne olduğunu bilmeyen kaç tane çocuk var acaba dünyada merak ediyorum. Bir dönem, insanların ceplerinde “elektronik balık” beslediğini öğrendikleri zaman nasıl tepki verecekler, bunu da çok merak ediyorum.

Pause’dayım hâlâ. Ekrana bakıyorum. Hayat, beynimde “pause” modunda. Hâlâ. Düşünüyorum. Neden hızlandı hayat? Herkesin bu hıza yetişebileceğini mi sandılar bir anda? Veya, “kalan sağlar bizimdir” anlayışı mı bir anda hakim oldu? 2084 yılı yaşandığında, haber bültenlerinde “Himalaya Dağları’nda bir çiftçinin, hiç internet kullanmadığı ortaya çıktı” gibi bir haber “enteresan” olacak, öyle değil mi? Ama şu anda o Himalayalı çiftçiden binlercesi var, hem de hiç tahmin etmediğimiz şehirlerde. Sebebi ne? Çünkü onlar yetişemedi bu hıza.

Hepi topu üç-beş plağı olan kaç milyon insan yaşadı bu dünyada? Mazide mi kaldı onlar? Düşünsenize, birkaç plak ile bir ömür geçirdiler. Onlar için müzik daha değerliydi. Bir ritüeldi. Müzik festivalleri yoktu, bilet alıp katılacakları ve müziğe doyacakları. Şu anda dünya üzerinde yüzlerce festival var. Hangi birine gideceğini şaşırıyor gençler. Hepsine gideni de var. Hiçbirine gitmeyen de var.

Biz çocukluğumuzda kaç reklam gördük, şimdiki çocuklar kaç tane gördüler. 24 saat yayına geçen özel kanal bizim için büyük bir yenilikti. Şimdi 24 saat yayın yapmayan TRT 3’ü ve TRT 4’ü biliyorlar mı acaba? Belki kanal hafızalarında yoktur bile. Colorbar görerek büyüyen bir nesilden, colorbar’ı yalnızca televizyon fabrikasındaki test sırasında gören mühendis gence kadar birçok insan aynı zaman diliminde yaşıyor. İstiklal Marşı’nı dinledikten sonra televizyonunu açık unutmasın diye “uyarılan” bir nesil de şu anda internetle aynı zaman diliminde yaşıyor. Garip değil mi?

50’li yaşlarındayken özel televizyon ile tanışmış ve hâlâ hayatta olan bir amca/teyze; hayata şu anda nasıl bakıyor acaba? Yoksa umurlarında bile değil mi? “Nasıl olsa son level’dayız, az sonra oyun bitecek” diye mi düşünüyorlar?

Tekrar play’e bastım. Filme kaldığım yerden devam ediyorum.

Pazartesi, Eylül 11, 2006

Karnaval VIII (rakamla 8)


Pazartesi, bizim köyde karnaval günüdür. Tunç, geçen hafta bizlere haber verdiğinde enteresan bir şey yapacağının sinyalini almıştık zaten. Merakla bekledik ve bu sabah bir de baktım Tunç hepimizi tahtaya dizmiş! İpe sermemiş yani, tahtaya dizmiş. Ben önlük giymediğim için dizildiğimizi sanıyorum. Önlük giymeyi reddediyoruz hepimiz. Koskoca insanlar önlük mü giyermiş? Bizim zamanımızda önlükler siyahtı sadece. Sanırım "yas" tutturuyorlardı birileri bize, akıllarınca. Bu sefer karnaval kurdelesinin rengi siyah. Kurdeleyi, "kurdâğle" diye okumak serbest.

KARNAVALA GİTMEK İÇİN BURAYA TIKLAYIN YA DA YUKARIDAKİ KURDELEYE.

Neyse, canlı yayında karnaval başlıkları yazmaya başlıyoruz.
Geçen karnavalların hepsinde yazamadım, biliyorum, ama vakit darlığındandı. Bu akşam biraz erkenciyim. Başlıyorum:

"Adam hepsini tahtaya dizmiş. Karnaval mı bu?" (Kıskanan medyalar)

"Roma rakamıyla ('rakkam' diye de okumak serbest) sekizinci karnaval bu. Ve, Iğ, Iğ, Iğ."

"VIIIrrrn diyerek yoluna devam ediyor karnaval."

"Karnavalın adı, blogların tadı." (Zorla yazdırıyorlar hakim bey, valla. Arzuhalci miyiz biz?)

"Karnavaldan en özel fotoğraflar sadece Murat Kaya'da." (Bu özel)

"Karnıbahar diyeceğime karnaval demişim geçen gün hanıma, pek bir güldük." (Hamdi Amca)

"Ben sünnet olmadım daha abi, karnavala katılabilir miyim?" (Sadece sünnetle girilebilseydi... Gir evladım, gir. Katılabilirsin.)

"Sıkıldım ben. Karnaval yapalım." (Tunç - Ev sahibi) [Bir adam vardııııııı, canı sıkılaaaan.]

"Çıplak fotoğraflarımı sadece karnavala gelen arkadaşlara göstereceğim" (Özgür - Karnavallica A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı)

"Solitaire var mı onda?" (Alper- MarketingMa. Canı sıkılmayan adam.)

"Kırmızı ışıkta dururum, mor ışıkta geçerim. Karnavala giderim."

"Karnaval alanında konaklama mı? Başka yerle karıştırmayın lütfen."

"Karnaval ile sevdikleriniz koruma altında. Sponsorumuz bir kilit firması."

"Bir reklam kampanyası yapmak istiyorum, şöyle ortalığı yıksın geçsin." Reklamveremeyen.

"Bu ülkenin en büyük sorunu, karnavallara yeterince önem verilmemesidir."

"Karnavalı bayrak yarışına benzetirsek, bu bayrağın renginin değişmesini nasıl açıklarız?"

"Karnavalda doğru adrestesiniz. Bir hafta müddetiniz var. Haftaya başka kapıya."

"Karnaval, iyi haftalar diler." (Bunu en sona yaz.)

"Bu karnavalda kredi kartı geçmiyor çünkü para-pul bizim mevzumuz değil. Bizim mevzumuz başka."

"Taksit lafını duymayacağınız bir tane reklam varsa, o da budur kardeşim. Karnaval reklamı işte. Eğitim şart deme bana, çarparım. Eğitim bile taksitle. Her sene bir parçasını veriyorlar."

"Geveleme Jale, söyle işte, karnavala gelenlere ilk kek bedava, ikincisi yüzde elli indirimli, üçüncüsü de ücretsiz. Al işte. Çık içinden, çıkabilirsen."

"Televizyonda olan-bitenlere karşı kaybolan ilginizden karnavalımız sorumlu değildir. Karnaval TV ekibi."

"Bu karnavalda sanki sözlü bir şeyler var. Hocam tahtada ne işimiz var?"

"Madem karnavala katılacaktın, okuldan niye kaçtın be çocuk, internet okulumuzda da var. Üstün özellikli kompüterler ile donatılmış bilgisayar laboratuvarımızda." (Ayaküstü reklam yapan öğretmen - "Ayaküstü" kötü bir mecra çünkü ayakkabıyı giydiğin anda kimse reklamı göremiyor. Hahaha. Olmadı çocuğum.)

"Reklam alıyorlar mı sen bana ondan haber ver." (Kıskanan medyalar)

"Sanırım bahçıvan oğlumu öldürmeyi planlıyor. Yan komşuyu da gözüm hiç tutmadı. Karısını öldürmüş diyorlar zaten." (Carlos'un annesi.)

"Hiçbir şey yazamıyorsan; karnavala yazacak yazımın olmamasının sebepleri başlıklı yazıyı yaz." Bono Vox

"Kahvenizi nasıl alırdınız, kahveniz nasıl olursa olsun, karnavalınız kahvesiz olmasın."

"Mis gibi Starbuck kahveye, Nescafe otomat kahvesi gibi diyenler utansın." Kahveyi yapan kişi, kim acaba? :)

"Katil bahçıvan, orası tamam da, kahveyi kim yaptı peki?"

"Biz, karnavalda imzası bulunan kişiler...." Kırmızı kalemle yazılmamış dilekçenin giriş cümlesi.

"Şimdi bir karnaval düşünün, palyaço-soytarı-şaklaban yok. Nasıl fikir?" (Fikir adamı)

"Yapıldı o, yapıldı. Özgün fikirler getirin bana." (It-has-been-done-beforeMAN - Yeni devrin süper kahramanı. Puma giyen ilk süper kahraman bunlar.)

"Perde açılır ve bir karnaval görürüz." (Tiyatrocu. Sponsoru Taç perde olması lazım.)

"Karnaval yapmanın 101 yolu isimli kitabı yazan kişiyi öldürmenin 102 yolu isimli kitabı yazan kişiyi öldürmenin 103ncü yolu isimli kitabın yazarı. Çok yazıyon sen."

"Karnaval kurdelesi daktilo şeridine mi benziyor ne? Başka görsel bulamamışlar herhalde." (Kıskanan medyalar ve Carlos'un annesi)

"Abi geçen gün otobüste bir şey oldu. Aa pardon, o otobüste blogunda olması gereken bir post'tu".

"Bir blog açalım, adı karnaval olsun, sonra bu karnavalın kendisiyle evlensin. Aaa süper oldu." (Beğeni eşiği işte. Medeniyetin beşiği.)

"Yahoogroups......." (Cümlesinin sadece ilk sözcüğünü söyleyebilen adam.)

"Web iki sıfır, karnaval sekiz sıfır. Bu nasıl bir maç böyle? Var mısın iddiaya. Haftaya dokuz olacak."

"Dokuz doğurmamıza az kaldı. Haftaya doğuruyoruz. Ikın biraz daha. Yok. O Cüneyt Arkın. Ikın diye biri yok."

"Sen de mi Karnaval" (Sezar'ın Hakkı. Sezar'ın kapıcısının adının Hakkı olduğunu biliyor muydunuz? Yaa, karnavalda daha neler öğreneceksiniz işte.)

"Karnaval, sen misin? Karnaval, sen de. Sen mi de Karnaval? Sen mide karnaval? Sonuncusu yanlış oldu sanki."

"You know how much i love you, of course, you know how i feel about you. It's so much different when i'm with you...." Woody Allen repliği.

"Abi şimdi SNL'i her hafta başka bir ünlü sunuyor ya, Pazar Keyfini de öyle. Şimdi bu geleneği ilk kim başlattı?" (Fecaat arz eden arzuhalci sorusunun bıraktığı yüz ifadesini ifade etmek için en yakın karakola başvurunuz.)

"Bu post çok mu uzadı, yoksa ayna mı öyle gösteriyor?"

"Adamın parmağında kurtlar yüzüğü vadisi var galiba." (Kurtlar Vadisi yüzüğü demekte zorlanan bir ağız yapısı. Beklenmedik bir etki görüldüğü için lütfen dişçinize başvurunuz. Romalı eczacı Prospektüs. Prostitute var bir de, o ise Avusturya Alplerinde bir enstitünün ismi. Prostate Institute yani. Elida kozmetix gibi bir şey.)

[Post Post. Post yazılırken fonda Pearl Jam'den Sometimes isimli şarkı dinlenilmiştir. İki porsiyon. Tok karnına.]

Bugün..

...Karnaval günü. Merakla bekliyoruz. Halk arasında "Pazartesi sendromu" olarak adlandırılan hastalığa ilaç bulmaya çalışan bir grup insanın girişimiyle hazırlanan bu karnavalda sıranın bana gelmesine birkaç ay daha var. Olsun. Aralık ayının bir Pazartesisinde (benden sunucu da olurdu) bir karnaval yapacağım ben de (sanıyorum) ölmez-kalmazsam..

Ölmek-kalmak derken, sanırım sınıfta kalmak da aynı ölümü işaret ediyordu öğrenciyken. Yüzüp de kuyruğuna geldiğim eğitim hayatımın sadece son senesinde kaldım. O da enteresan bir şey idi tabi. Yüzerek kuyruğa gelmek ilk defa bu şekilde kullanıldı. Hangi şekilde? Yüzmek=swimming şeklinde. Bazı denizler vardır, kuyruğu olan hayvanlara benzerler "plonje" kamera ile bakıldığında. Metaforumu oradan seçtim ben. Metaforda kampanya varmış çünkü, peşin fiyatına kredi kartına tammı tammına ottuz beeeş taksit! WOAH. Reklamlar öyle söyledi.

Pazar, Eylül 10, 2006

Yeni Apple Reklamları


appleaccident.




appleangeldevil





appletrustmac

Kaynak: Apple sitesi

Çarşamba, Eylül 06, 2006

Hatıra Soyguncuları

Bir gün telefon çaldı. Tanımadığım biriydi, telefonun ucundaki kadın.
“Bende, sana ait bir şey var” dedi.
“Nedir o” diye sordum.
“Anlatmam için görüşmemiz lazım” dedi.
“Peki” dedim.

Buluşma yerini söyledi bana.
Zamanında gittim.
Orada bekliyordu.
Elinde hiçbir şey yoktu.

“Bana ait olan şey nerede” diye sordum.
“Sana ait olan şeyin bir meta olduğunu nereden çıkardın” diye soruyla cevapladı.

Haklıydı. Bana ait olan şeyler, cisimden ibaret olamazdı.

Oturdum.
“Ben senin hatıralarından birkaçına sahibim” dedi.
“Dinliyorum” dedim.
Bana birkaç hatıramı anlattı.
“Bunları nerede buldun” diye sordum.
“İnternette” dedi.

Anılarımı hatırlamaktan mutluluk duydum. Yüzümdeki gülümsemeyi kesen sözü ise şu oldu.
“Bundan sonra daha dikkatli ol. Sana ait olan şeyleri ortalıkta bırakma. Kötü niyetli insanlar çalabilir.”

Biz yazarlar, kameralarla birlikte yaşayan insanların “kağıtüstü” modelleriyiz. Biz hatıralarımızı unuttuğumuzda, bunları unutmayan birkaç kişi olabileceğini de unutabiliriz. Ben bir tanesiyle karşı karşıyaydım işte.

İşin garip yanı, bana hatıralarımı verdikten sonra onları unutmayacağıydı.
“Unutman için ne yapmam gerekiyor” diye sordum.
“Benimle yeni hatıralar yazman gerekiyor. Böylece eskilerini unuturum.” Dedi.
“Peki senin unutuğun şeyleri hatırlayacak insanlar için ne yapabiliriz” diye sordum.
“Onlar çoktan unuttular bile. Yazık” diye cevapladı sorumu.
“Peki hatıraları niye yazıyoruz o zaman” diye sordum.
“Çünkü sahip olduklarımız sadece onlar, metalar bize ait değil ve hiçbir zaman da olmayacak” dedi.
“Lanetlenmiş bir hatıra soyguncusundan başka bir şey değilsin sen!” diye bağırdım ona.

Ve orayı terk ettim.

Artık metanın önemi kalmamıştı. Hatıraların değerini fark eden birkaç kukla, bunları soymaya başlamıştı. O kadar.

p.s. Yazdıklarımın bir tarafına, yazım tarihlerini yazarım. Buna yazmamışım. :(

Salı, Eylül 05, 2006

Karnaval VII


Bu Roma rakamları garip bir konu. İlkokulda sanırım, öğrenene kadar canım çıkmıştı. Bir de anlamadığım bir şey var hâlâ. Bazı analog saatlerde IV, IIII olarak gösteriliyor. Bunu da çözemedim. Bir ihtilaf olduğu kesin. Bunun Romalılardan kaynaklanıp kaynaklandığını bilmiyorum.

Neyse, karnaval yedinci (rakamla 7) durağında. Marketing Post'ta. Buradan.

Pazar, Eylül 03, 2006

Bir barış aleti olarak; bloglar

Dün akşam bir anda aklıma bloglar takıldı. Bir müddet blogları düşündüm. "Blog" kelimesini hiç duymamış olanından tutun da, yedi sekiz blogu "katılımcı" olarak takip eden kişiler de var. Hepsi aynı ülkede, aynı zaman diliminde yaşıyor.

Blog sözcüğünü ilk olarak Marketing Profs makalelerinde görmeye başlamıştım. Bloglar vasıtasıyla pazarlama iletişimi kurmak, bloglar pazarlamaya ne kattı, blogsuz bir dünya düşünemiyorum benzeri makaleleri okuya okuya "ne bu blog" demeye başlamıştım. O sıralarda ilk ajansımdaydım, evde adsl yoktu, dial-up bağlantıyla ile internette saatlerce telefonu meşgul ediyordum. Ajansta okumaya vakit bulamadığım yazıların çıkışını alıp, evde okurdum. O tempo içerisinde kendi blogumu yazmaya vakit bulamayacağımı düşünürdüm şimdi. Halbuki, yanlış bir düşünce. Şimdi nasıl vakit bulunuyor peki? Öyle değil mi? Demek ki bazı şeylerin hesabı, vaziyete ve görüntüye bakarak yapılamıyormuş. (Çıkarım sanatı ismini koyuyorum buna.)

Blog işinin bir diğer boyutu da var. O da şu ki, çalışan insanlar bloglarını gizlemek zorunda kalabiliyor. Neden mi? Çünkü "bilgi sızar" gibi bir paranoya veya "onları yazmaya ayıracağın vakti, işine ayırsan şimdiye kadar kârlılığımız iki katına çıkardı" gibi bir düşünce var. Peki o zaman böyle düşünen insanlardan ricamız; boşanmaları. Çünkü eşlerine ayıracakları vakti ve nakti, çalışanlarına ve firmalarına ayırırlarsa "kârlılığımız şimdiye kadar iki katına çıkardı". Eğer bekarlarsa, o zaman akşam eğlencelerine gitmemelerini isteyelim. Neden mi? "Kârlılığımızı iki katına çıkarabiliriz". Hatta akşam olduğunda evlerimize de gitmezsek, bütün geceyi iş yerlerimizde geçirirsek; minik bir hesapla üç sene sonra ülkenin değil, dünyanın en büyüğü oluruz di mi? ("Bite me" deniyor böyle durumlarda.)

Böyle bir düşünce olabilir mi? Oluyormuş. Şaşırmamak lazım galiba.

"Bilgi sızması" bahsine gelirsek, yine "yuppi tabiri" yapasım geliyor. "Get lost".
Bilgi yazılı hale geldiği zaman bunu çözmek için okumak gerekir. Beynimiz, "basit bir işlem" gibi görünen okuma sırasında da ne kadar yoruluyor bilmediğimiz için "Da Vinci Kodunun Kodunu" okuyabilenleri aslında kutlamamız gerek. Bunları okumak bile büyük bir iş. Hele ki internette gezip, chat yapmak veya "düşeş" ilanları okumakla geçirilecek vakti "çalınsın diye ortalığa koyan" insanların bloglarını okuyan insanlara ayıran kişi, bırak abi çalsın! Hatta çalması için teşvik edilsin. Yeter ki çalsın. Hırsızlık yaparak zengin olunamayacağını sana taa Robin Hood'un yazıldığı zamandan beri söylüyorlar, hâlâ anlamadıysan firmanda çalışan bir elemanının "sızdıracağı" bilgiyi de kimse çözemeyecektir zaten.

Nerede okudum veya gördüm hatırlamıyorum şimdi ama çocukluğunda bilgiyi saklayan insanların gelecekte de garip bir psikolojide olduğunu duymuştum. Bir ilkokul öğrencisinin fotoğrafı vardı. Sınavda oldukları belli olan bir durumda, çocuk elleriyle tüm kağıdını kapatmıştı ve şüpheli gözlerle etrafına bakıyordu. Kendi bildiklerini birilerinin çalacağını düşünüyordu çünkü ve bu psikoloji onun yakasını hayat boyu bırakmayacaktı. Bu psikolojinin benzerini yetişkin hayatında da korumak oluyor aslında yukarıda bahsi geçen yaklaşımlar. Odaklandığı nokta "rakibinin ölümü" olduğunda da bir problem vardır; "rakibi tamamen yok saymak" yaklaşımında da bir problem vardır gibi geliyor bana. Bu insanlar, Adem ile Havva hikayesinde de "niye ürediler ki" sorusuna cevap arıyorlardır muhakkak.

(Bravo bana. Blog bahsinden konuyu nereye getirdim.)

Bloglara dönüyorum. Bence elemanına blog yazmasından ötürü "bir tuhaf" bakan kişi, kendisine "bir tuhaf" bakıyordur. Neden mi? Çünkü madem bulduğun kişiye güvenip, onu elemanın olarak yanına almışsın, bu elemanın zihinsel durumu yerinde değil mi de tutup "bilgi sızdıracak" blogundan? Çıraklık okullarının kapatılması lazım o zaman. Coca-Cola formülünü bilen kişi öldükten sonra Coca-Cola'nın açıklama yapıp "artık üretemiyoruz" demesi gerekir herhalde. Bu paranoyalar nereden geliyor acaba diye düşündüm. Sanırım şuradan geliyor. Şuradan -----> "Medya çağından".

Medya çağı, bize hiçbir zaman gitmediğimiz yerleri görme fırsatı verdi. Hiçbir zaman içine düşmediğimiz durumları sadece romanlarda veya hikayelerde değil, görsel olarak görmemizi ve düşünmemizi sağladı. Öldürmenin nasıl bir şey olduğu medya çağı ile canlandırıldı. Gösterildi. Patronunun ipini "internetten" pazara seren bir çalışan yüzünden tüm patronlar paranoyak haline getirildi. O kadar çok "komplo teorisi" gördük ki, doğru ile yanlış karışır hale geldi zihinlerde. Okuma fiili, beyin için ne kadar zorsa; izleme ve görme, algılama fiili de bir o kadar zor ve bilgi-birikim gerektiren bir şey. Yeterli sistem gereksinimleri sağlanmadığı zaman algıda hatalar oluşabiliyor. Bu tip algı farklılıklarını görmek için güzel yapımlar var. Mesela Third Rock from the Sun isimli dizide bunun için güzel örnekler var. "Just Visiting" filmi de benzer bir şeye dayanıyordu. 60'larda bir Ege kasabasında yaşayan bir insanı, İstanbul şehir merkezine getirmek öldürücü olabilir çünkü bizim alıştığımız egzoz dumanı seviyesi, o insanı boğacaktır. Fazla oksijenden başımızın dönmesi de bunun tersi durumu.

Hiçbir zaman görmediğimiz, yaşamadığımız şeyler hakkında bilgimiz ve fikrimiz var hepimizin. Bu fikirler her zaman çakışmalı, her zaman farklı olmalı. Tek bir fikir (doğru) olması durumu Hitler'in Almanya'sıdır. Sonucu ise, "Alman olmaktan utanıyorum" konusunda çekilen milyonlarca filmdir. Ezik Almanlığın sonucu da, ekstrem bir tepkiyi doğuruyor. Neo-naziler gibi. Tek bir doğrunun olmasının sonuçları hâlâ aynı sonuçlara yol açıyor. Günümüzde de devam etmiyor mu? Hitler'i tu-kaka ilan eden kişilerin yaptıkları farklı mı? Demek ki Hitler'i tu-kaka ilan etmek de genel düzen için kötü, Hitler'i överek benzer yola girmek de genel düzen için kötü. American History X filmi bu konuda güzel düşündürtüyor. Yüzyıllardır "barış" sözcüğünün anlamını arıyor sanki dünya. Değil mi?

Asıl konuma dönüyorum.
Bloglar da, silah gibi. Kötü niyetli insanın eline blog vermesen bile o niyetlerini yerine getirmek için silah bulacaktır. Tabancaları yok etsen, tüfekler var. Barutlu silahlar yok olsa, ekmek bıçaklarını silah yapıyor o "kötü niyet". Savaş aletleri geliştirmek yerine, "barış aletleri" kullanmaya devam etsek. Nasıl olur? Blog da onlardan birisi. Yazmaya ve yorumlamaya devam.

Cumartesi, Eylül 02, 2006

Geçenlerde M2M'den bahsetmiştim ama Everything isimli şarkılarının videosunu izlememiştim. Videoyu az önce izlerken fark ettim; bu kızlar 18 yaşının altında kızlar. Videoda ikisi de, üstü açık bir arabaya binmiş gidiyorlar. Direksiyonda da yaşça küçük olanı oturuyor. (Direksiyonda oturmak, "masada oturmak" gibi bir tabirdir Türkçemizde. Oturma fiili değildir aslında.)

Acaba birisi bu video için "bu videoyu izleyen çocuklar, genç yaşta, ehliyeti olmadan trafiğe çıkarsa bunun sorumlusu kim olur?" diye sormuş mudur? Bilmiyorum.

Geçen gün Marketing Türkiye'nin açılış sayfasındaki bir haber ilgimi çekti. Ülkemizdeki reklam cezalarına dair bir haber vardı. Haberi bir word dökümanı olarak sakladım çünkü çok ilgimi çekti. Filmlerin altına "trafiğe kapalı alanda çekilmiştir, lütfen denemeyin", "bu filmin çekimi sırasında hiçbir canlı zarar görmemiştir", "görsel efekttir, lütfen aynısını yapmaya kalkmayın" gibi ibarelerle nereye kadar gidilebilir.

Bir yerde duymuştum. Amerikalının biri alıp kedisini fırına atmış ve pişirmiş. Polis ona bu yaptığının bir suç olduğunu söylediğinde "bana anayasada, kedini fırına atıp pişirmek yasaktır lafını göster, suçumu kabul edeceğim" cevabı vermiş. Şimdi ne yaparsın? Akıl sağlığını sağlamak bile yetmiyor ki, başka birçok etkene ihtiyacımız var.

Bodrum'da bir tabela gördüm bu yaz. Sokaklardan birinde aynen şu yazıyordu (üşenmeyip kelime kelime buraya yazmak için not ettim) : "Lütfen hayvanlara eziyet etmeyin"! Bu tabela Türkçeydi. Her şeyin altına İngilizcesini yazan kişiler bile herhalde bunu İngilizceye çevirmeye utandı (veya bir türlü İngilizceye çeviremediler)... Ben de okurken utandım.

Bir hayvana eziyet eden (ki Bodrum'da eziyet edebileceğin hayvan ya kedidir ya da köpek, timsahlara eziyet edemezsin çünkü çok fena süründürür) sarhoşluğunun ardına sığınmaya kalkarsa "dertler derya olmuş" diye türkü çığırırsa ne yapacaksın? Turistin biri o tabelada ne yazdığını öğrenip de ülkesine döndüğünde bunu birilerine anlatırsa ve o sohbete katılan "Avrupa'da Amerika'da okuyan bir Türk" de tesadüfen oradaysa nasıl anlatır onlara bu tabelanın ne demek olduğunu.
"E ne olmuş yani, siz de Kızılderilileri öldürüp durdunuz" mu diyecek? "Tabelayı yanlış tercüme etmişler size" mi diyecek? Ne diyecek merak ediyorum gerçekten. Haydi Türkü geçtim, turist ne düşünecek?
Her şeyi alaya alan birisi "Sineklerden bahsediyor o yaw, sivrisinek olur çok bizim oralarda" diye savunma yapabilir sanıyorum.

Kılı kırka yarınca nasıl da "yarılıyor" değil mi? Kırka yarılmış kılı bile kırka yarmaya çalışırsak... Sanırım biz bazen bunu yapıyoruz. Karnıyarık ve kırka yarık. Çok seviyoruz. Birbirlerine karışmasın yeter. (Karnıyarık ve kıldan bahsediyorum.)

Sakladığım word dökümanı da burada.(Right click, save target as...)

Bundan iki sene önce (hatta üç sene de olabilir) blog yazmaya başladığımda olan bir şey vardı. "Hah tamam," dedikten sonra blogger'a girene kadar neye "tamam" dediğimi unutur ve öyle boş boş bakardım. Blog kültürü de henüz oturmamıştı (hem kafamızda hem de piyasada) ve çoğu zaman "sign out" yapıp çıkardım.

Az önce yine öyle oldu. Belki yazmak istememiş de olabilirim. Yoksa yazacak şey hiç bitmez. Bono'nun dediği doğru. Hiçbir şey yazamazsan, yazamadığını yazarsın. Bu "ilham" ile yıllarca kitaplar ve filmler çıktı (müzik de yapılmış olabilir).

Geçenlerde Desperate Housewives'ı seyrediyordum. Lynette, ofisteki elemandan bir şey istemek üzere yanına gidiyor. Çocuğun meşgul olduğunu görünce, "aa sonra geleyim ben o zaman" gibisinden geri dönmeye yeltenirken çocuk durduruyor ve ne diyor? Ahan da işte bu cümleyi kuruyor: "No no, it's fine. I was updating my blog."

Buyur buradan yak. "What the fuck is a blog?" sorusunu duymuş mudur acaba senaryoyu teslim ettiğinde? Sanmıyorum. Sorulsa bile iyi cevaplamış herhalde. Çünkü "son izleyici" olarak ben bunu seyrettim geçen gün. Demek ki ... "Approved".