Murat Kaya

Salı, Ekim 31, 2006

Karnaval XV (yazıyla 15)


Karnavalda bu hafta Meltem'deyiz. Sobe blogunda geleni gideni sobeliyor. Elma derse çıkın armut derse çıkmayın. Elma! Elma! Elma!

Linke binmek için kurdeleye tıklayabilirsiniz.
İnmek için düğmeye basmanıza gerek yok. Armut demeniz yeterli.

Pazar, Ekim 29, 2006

Yarım post

Tam ismi Sacha Baron Cohen. Canlandırdığı üç karakter var. Birincisi Ali G, ikincisi Borat ve üçüncüsü Bruno.

Bugün Akşam'ın ilk sayfasında Borat'ın fotoğrafını görünce "aha" dedim, "benden önce davranmışlar."

Geçen seneden beri "bugün yazarım, yarın yazarım" diyerek ertelediğim postu şimdi "yazmaya başlayacağım."

İlk defa Madonna'nın Music isimli şarkısının videosunda karşıma çıktı. Takvimler o sırada 2000 yılını gösteriyordu. İkiz kuleler henüz ayaktaydı, ben mezun olmaya çalışıyordum, saçlarım kısaydı ve günde 3 litrelik kahve tüketimim vardı.

Gazetede okuduğum habere göre Borat'ın "internet Mahir"den "apartıldığı" iddia ediliyordu. Nedense, hafiften sinirlendim. Niye mi? "İnternet Mahir" bir kişi ise, Borat bir proje. İnternet Mahir diye biri var sanıyorum (görmedim, bilmiyorum) Borat "hayalî" bir karakter.
Biri gerçek öteki kurgu.
Biri arabaysa öteki benzin.
Biri tabancaysa öteki kurşun.

Ben daha fazla yazamıyorum şu anda. Neden bilmiyorum. Parmaklar yazmak istemiyor. Bu konuya döneceğim.

Arada bir insanın hiçbir şey yapmak istemediği anlar olur ya. Onlardan biri sanırım.
Borat'la ilgisi yok yani.

Pazartesi, Ekim 23, 2006

Karnaval XIV (yazıyla 14)


Karnavalda bu hafta Pazarola!'dayız. Romalılar gitti, rakamları bize kaldı. Hukukumuz da vardır. Bu sefer "linke binmek" yok ama mouse'unuzu yukarıdaki kurdelenin üzerine bindirebilirsiniz. Kobay fareler gibi. Kuzu kuzu gider onlar karnavala.

Bu arada "kobay fare", "piyon farenin" bir üst rütbesindeki farelere verilen isimdir. Bizdeki karşılığı albaya yakındır.

Bayramınız S(ı)PAM olmasın

S(ı)PAM'lerden uzak bir bayram. Peki bu mesaj ne oluyor? "Blog post".
SPAM ile ortak bir harfi bile yok!!

Cumartesi, Ekim 21, 2006

Marketingİst özel sayısı

Yan tarafta abonelik kutusunu görebileceğiniz Smart Marketing Journal'ın yeni sayısı "Marketingİst özel". Kapılar isimli bakış açısıyla ben de Marketingİst gözlemlerimi yazdım. Okumak isteyen var mı? Uzun ve de sıkıcı bir yazı (mı acaba?) Yazıyı okumak için bu linke binebilirsiniz, kalkıyooor.
SMJ'ye gönül rahatlığı ile e-posta adresinizi verebilirsiniz. Sadece SMJ bültenleri geliyor (ayda bir, marsta iki, dünyada üç. Çok soğuk espriler yapıyorsunuz Murat Bey.)

"Can sıkıcı yazılar yazmaktansa hiç yazmamayı tercih ederim."
Murat Kaya

Güzelim müziğin içine nasıl edilir? [Bir uzakdoğu başarı(!) hikayesi]


Belki de önyargıyla açtım videoyu. "Bakalım bu müziğin içine nasıl etmişler.." cümlesi vardı kafamın bir köşesinde [kafam köşeli değil bu arada, her uzaylı gibi yuvarlak hatlara sahip] YouTube'da videoyu bulduğumda. Dailymotion'a bakmıştım ilk olarak çünkü YouTube'un 2006 yılında yüklenen her videoyu "MONO" ses ile yayınlamasına en başından beri gıcığım. Dailymotion'da Epik High'ın hiçbir videosu yoktu.

Epik High'a tekrar döneyim. Fifa 07'deki müziklerden beğendiğim bir parça idi. 90'larda pop müzikten aldığım zevki bana aynı şekilde yaşatan, 2006 tarihli bir müzik olduğunda ilgimi çekiyor demek ki.

Video klip karşıtlarının en büyük savunması, müziğin tek bir görselliğe dayandığı zaman tadını kaybetmesi. Haksız da sayılmazlar, derin konu bu. Video klip, temelde izleyicisine der ki "bak, bu müziği dinleyince gözünün önünde böyle şeylerin belirmesi lazım. Şimdi aklına getirdiğin imajların hepsini çöpe at."
"Başarılı" (bu kelimeye de illet olmama az kaldı galiba) video klip dedikleri şey izleyicinin kafasında oluşan imaj ile büyük kesişim kümeleri oluşturan görselleri sunan videolar. Nadir gerçekleşir bu durum nedense...

Epik High'ı dinlerken aklıma hiç videosunu izlemek gelmemişti, ta ki YouTube'u Google'ın alması ile sık sık gezmeme ve aramalar yapmama kadar. Bir izleyeyim dedim işte (büyük hata), videonun tamamının gelmesini bekledim ve play'e bastım. Basmaz olaymışım. Her şey o sırada başladı işte.

Önyargılı bir şekilde izledim ilk sefer. BERBAT bir video klip ile karşı karşıyaydım. Aramıza başka bir "browser penceresi" alarak kaçmaya çalıştım ama olmadı. Kafamda beliren cümle, başlıktaki cümle oldu. "Güzelim bir müziğin içine nasıl edilir adlı bir bilim dalı olsaydı, ilk ders bu video ile başlardı."
Sonra önyargılarımdan kurtularak bir daha seyrettim. Video o kadar kötüydü ki önyargı kavramını yok etseniz bile kurtarmıyordu. Acaba dedim anlamadığım sözleriyle bir ilintisi mi var? Bunu anlamak için de video linkinin altındaki yorumları okumak yeterliydi. Yeni bir hayata başlamaktan bahseden şarkıya böyle 'gereksiz' ve 'anlamsız' bir video yapmanın açıklaması hiçbir şekilde yoktu.
"Aksiyon iyi satar abi" mantığı ile çekildiği besbelli. Tamam da, müzik dinleyicilerinin suçu ne? Şarkıya ilk defa bu video ile rastlayacak insanları düşünerek ürperdim. Güzelim şarkıyı bu bakış açısı ile beğenmelerine İMKAN ve İHTİMAL yok! [Kesin konuşabilirim.] Belki de başka bir anlam ile algılayacaklar müziği. Peki müziğin burada suçu ne?



SORUNSAL(!)
Bir romanın filmi çekildiyse, önce kitabı mı okumalı yoksa filmi mi
seyretmeli?

[Bahsi geçen videoyu izlemek için bu linke binebilirsiniz. Anca gider YouTube. ]

Benzer bir durum. Bir müzik çıktıysa önce videosunu mu seyretmeli yoksa müziği mi dinlemeli?
Epik High için sadece müziği dinlemek düşüyor bana artık. (Beynimdeki bu görüntüleri silebildiğim kadarıyla.)

YouTube'daki "blog video" linkini kullanarak bunları yazdım. Post'u gönderdikten sonra "birkaç saat içinde postunuz yayınlanacaktır" demesine rağmen aradan günler geçti YouTube'dan video benim bloga düşmedi. Post'un yazı kısmını yedeklemediğim için, bunları şimdi tekrar yazmak zorunda kaldım. Geçen hafta bu durumu YouTube'a yazdım. Derdimi anlattım. Bir cevap maili gönderdiler. Heyecanla açtım ve karşıma ne çıktı? "FAQ'ten copy paste". FAQ ile "f.ck" arasında fark var tabi. Bir mail daha yazdım. "Benim derdim FAQ'teki cevaplarla olmuyor lütfen dinler misiniz" diyerek durumu bir daha anlattım. Birkaç saat içinde bir cevap daha geldi. Bu sefer başka bir "FAQ copy paste".

Google YouTube'u aldı. Suç bende. Ne diye YouTube'dan video almaya çalışırsın? [Bu arada 'embed' linkini de alıp koyduğum halde blogda görünmüyor]. Madem ziyaretçilerinin derdini dinlemeyeceksin niye "contact us" diye bir form koyarsın. Kullanıcı dertlerinin tamamına "FAQ'ten copy paste" yaparak mı cevap vereceksin? Otomobil üreticileri "servis hizmeti" kurarken servise aracını getiren müşterilere "arabanı tamirciye götür abi" desinler diye kurmuyor. Aklıma servis hizmeti sunmayı saha kenarında ambulans bulundurmakla aynı şey sanan insanlar olduğu geliyor nedense. Biri çıkıp "abi bak, saha kenarında ambulans gören futbolcu, başına bir şey gelirse hemen hastaneye yetiştirebilirler diye düşünür ve daha istekli oynar" dediği için mi ambulans bekler saha kenarında?
Bir firma kurulduğunda "müşteri çekmek için servis hizmetini de vereceksin ki insanlar güvenip senden mal alacaklar" güzel bir mantıktır, tamam. Ama futbolcu sakatlandığında "abi ambulansı göstermelik koymuştuk, direksiyonu bile yok bu arabanın" dediğin zaman tüketici ne der biliyor musun?

"Sana FAK'tan bir copy paste yapayım, bir şeyciğin kalmaz."

Elveda YouTube.

Güzelim bir müziğin içine nasıl edilir peki? İşte böyle.
Bir uzakdoğu başarı(!) hikayesi isimli post'u okudunuz. Güzel araba yapabiliyorlar ama...

The End

(Jenerik hikayesi: Zeminde Epik High çalarken yazılar akar. YouTube'a yazdığım son mail, "Google sizi aldı diye düzelmişsinizdir sandım ama kullanıcıyı dinlemiyorsunuz bile. FAQ copy paste'leri için de teşekkürler." 2006 yılında MONO video yayını yapan bir sisteme şüphe ile bakmaya devam edeceğim. George Harrison, stereo kayıda geçtikleri zaman "ne gerek vardı, monoyla iyiydik" diyebilir çünkü mono bile olsa eserler bırakmıştır ama 2006 yılında iki tane hırbo çıkarsa karşıma mono ile... Bono bile tutamaz beni. Haydi baş baş.)


"Köpekburger yersin o çekik gözlerinle,
Hiç utanmadan "barbar" dersin Türke,
Git gez sen kendi köylerinde,
Çalıştır halkını günlüğü iki cent'e."
Anonim

YouTube, Broadcast Yourself imiş!!! (Bizim oralarda YouTube "go .... yourself" derler) Çok kızdım!

Pazartesi, Ekim 16, 2006

Introducing my first free kick goal @ Fifa 07


My First Free Kick Goal

Fifa 07, hedef kitlesi tarafından her ne kadar eskisi kadar memnuniyetle karşılanmasa da benim için hâlâ önemli bir mecra. Eski versiyonlarda sıkça kullanılan saha reklamlarının, yeni versiyonda azalmış olması belki bir gösterge olabilir. Eleştirileri bir kenara bırakıp oyuna bakınca, "Fifa spirit" beni hâlâ heyecanlandırabiliyor. Bu senenin sloganı "THIS IS THE SEASON". Hoşuma gitti bu söz. Fransa'da, Almanya'da, İspanya'da ve İtalya'da oynanan maçlarda saha kenarında bu sözü çeşitli dillerde görebiliyorsunuz. Türkiye'den pankartlar da alıntılanmış. Hepsini aklımda tutamadım ama Kayserispor maçlarında "hiçbir yerde yalnız değilsin" pankartı aklımda kalmış. Hani İspanya ligindeki bazı maçları TV'den izlerken tribünde bir Türk bayrağı gözünüze ilişir ya, Fifa 07'deki bir Beşiktaş-Galatasaray maçında da tribündeki Trabzonspor bayrağı gözünüzden kaçmaz herhalde.
Forumlarda Fifa 07 ile ilgili en büyük eleştirilerden bir tanesi de frikiklerin "saçmalığı" hakkındaydı. Beckham'la denedim olmadı, Lampard'la denedim olmadı, Roberto Carlos'la denedim olmadı ama 1860 Munich'ten Vučićević ile ilk frikik golümü atmayı başardım. Çok klas bir frikik golü sayılmaz ama olsun. En azından atmayı becerdim.
Peki nasıl kaydettim bu videoyu? Forumlarda, Fifa oyun serilerinde attığı golleri YouTube'da tüm dünya ile paylaşan insanların bunu nasıl yaptığına dair bir soru vardı. Birisi de cevap yazmış: "Fraps yaz Google'da, free, indir, tüm oyunları kaydedebilirsin" demiş. Ne güzel bir bilgi öyle değil mi?
Hemen denedim. www.fraps.com adresinden programı indirmek ücretsiz ancak "kayıtlı kullanıcı" olmazsanız videoların üzerine "fraps dot com" yazısı çıkıyor. Eh, n'apalım. Çıksın.
Forumlar bilgi paylaşımı açısından çok faydalı. İnternet'in ilk enstrümanlarından biri aynı zamanda. BBS'lerle başlayan sistem bloglarla sürüyor. Ne güzel. Sürsün.
Fraps de kullanışlı bir yazılım.

Karnaval XIII (rakamla on üç)




Pazarlama Blogları karnavalının on üçüncüsü molaverrahatla blogunda. Yoksa pazar-lamaca blogunda mı demeliydim ya da Destan'ın blogunda mı demek gerekiyordu veya Arzu Cihangir'deyiz mi demeliydim? [Yazarın notu: Sen kendi bloguna bak. :-)]

Roma rakamı ile XIIIncü [ah bu Roma rakamları], Latin rakamları ile 13ncü, Latin alfabesi ile on üçüncü karnavala gitmek için bu linke binebilirsiniz. "Linke binmek" tabirini kullanan ilk kişi miyim, bilmiyorum. Patent mi dediniz?

- Hayır, paten dedik.

Ha peki, yanlış anlamışım. Çok güzel paten yapardım çocukken. Bisiklete binmekten daha zevkli idi benim için. Aradan yıllar geçti, acaba şimdi bir daha paten yapsam, rahatça gidebilir miyim. Sanırım giderim. Yirmi yıl yüzmemiş birisi, yirmi birinci yılda yüzmeyi unutmaz herhalde. İlginç.

Bu karnavalda bir türkü çalıyor ama ben bu post'u yazarken bu bilgisayarda Ray Charles'tan "Hit the Road Jack" çalıyordu. HP'nin dediği gibi: "The computer is personal again."

Romanın rakamları,
Amerikan makamları,
Fransız madamları,
Rakam makam dinlemez.

Çarşamba, Ekim 11, 2006

Geçmiş zaman müşterileri ve satıcıları

Rowan Atkinson'un "Not the nine o'clock news" isimli bir "İngiliz yapımı SNL" şovu varmış. O yıllarda CNBC-e veya internet gibi haberalma kaynakları olmadığı için kaçırmışız gözden.

Aşağıdaki video "Not the nine o'clock news" best of'undan alınmış bir parodi.



BritCom



İzlerken düşündüm de.. Eskiden satıcılar sanki ürünlerini daha iyi biliyorlardı da, şimdi önemli olan "sadece satış" oldu. İçeriğini bilmeden satan birçok insana rastlayabiliriz. Bu parodinin artık tersi işliyor çoğu yerde. Ne alacağını çok iyi bilen müşteri ile ne sattığını ve/veya sattığı malın özelliklerini bilmeyen ve/veya merak etmeyen satıcılar dönemini yaşıyoruz sanki yine aynı sektörde.

Bir sahne üretelim hemen.

"i-pod alacaktım".
"Buyur. Hangisinden istersin?"
"Bundan"
"(Ambalajı kasaya iletirken) kaç taksit olsun?"
"67 taksit. Eski kasetlerimi i-pod'da nasıl dinleyebilirim acaba?"
"Onlar için teyp almanız lazım."
"Peki."

Müşteri dışarı çıkar. Satıcı yanındaki adama döner "i-pod kaset çalıyor mu diye sordu şu".
"Hehe, cahil. N'olcak. Ülkenin hali böyle işte." (Her mesele de "ülkenin hali" ile ilişkilendirilebilir.)

Salı, Ekim 10, 2006

Web 2.0

Üzerine çok şey söylendi. Çok şey yapıldı.

Web 2.0

Video göndermek üzere dailymotion'a girdiğimde beni girişte karşılayan videolara bakasım geliyor çoğunlukla. Baktım, beğendim, buraya koydum.

Türkiye'de DVD piyasası neden gelişmiyor

Neden gelişmiyor? Hemen söyleyeyim.
Bundan iki sene öncesinin parasıyla 40 küsur milyonlar vererek aldığım DVD'ler şimdi kampanyalarda 6.99 YTL'ye satılıyor. Bas bas bağırarak üstelik.

Şimdi neden bir tüketici gidip de orijinal DVD alsın ki bu pazardan?

"Tüketiciyi cezalandırmak" başlığı altına koyup düşünmek lazım. Korsan neden canlanıyor bu ülkede? Çünkü korsan tüketiciyi cezalandırmıyor. Ama resmi firmalar ne yapıyor? İlk önce üzerine 40 YTL fiyat koyuyor.. O fiyattan alan enayi kalmadığı zaman hoooop 6.99'a sal piyasaya.

O tüketici sana bir daha gelir mi?
6.99'a satsan bile bir daha sana gelmez çünkü senin iki gün sonra 5.00' indireceğini bilmektedir.

Müzik piyasasını bu şekilde öldürdükten sonra sinema sektörünü de öldüren kendileri oluyor. Bakalım sırada hangi piyasa var "öldürülecek"?

İşin tersi, kızamıyorum da çünkü öldürdükleri şey "kendi işleri". Acısını çeken ise tüketici.

Yavrusunu öldüren ayıya hakim sormuş "niye öldürdün yavrunu?", ayı cevaplamış "çok seviyordum". Hakim de "eh ben şimdi bu ayıya napayım?" diye jüriye dönmüş. Bir bakmış jüri yerinde yok. Çünkü jüri sistemi sadece Amerika'da var.

Peki çözümler ne olabilir? Söylemeyeceğim. Koleksiyonunuzu serin önüme, her yeni çıkan filmi gönderin hediye olarak bana... O zaman söylerim.

Fiyatları görünce bir anda hiddetlenip yazıverdim işte.

Stuart Elliott'tan

New York Times'dan Stuart Elliott, Association of National Advertisers'ın 96ncı toplantısından notlar çıkartan bir yazı yazmış. Çok hoşuma gitti ve yazıyı hemen sakladım.

New York Times aboneliği olanlar için link burada: Letting Consumers Control Marketing: Priceless
Aboneliği olmayanlar veya "uğraşamayacağım şimdi" diyenler için bir kopyası da burada: Letting Consumers Control Marketing: Priceless

Pazartesi, Ekim 09, 2006

Cutting Edge Advertising

Cutting Edge Advertising Türkçeye çevrilmiş. "Basın ilanı böyle yapılır!" başlığıyla.

Cutting Edge, Fixing Bono. You too.

Fifa 07

Electronic Arts'ın yeni Fifa oyunu Fifa 07 çıktı. Fifa'nın ilk versiyonlarını kendime daha yakın bulduğum (ve fazla vakit ayıramadığım) için son versiyonları takip etmemiştim. O yüzden bu oyundaki değişikliklerin çoğu benim için yeni. 2006 versiyonunda şimdi bahsedeceğim ayrıntı var mıydı bilmiyorum. Yıllardır eksikliğini çektiğim bir nokta idi.
Fifa müziklerinin efsanevi bir özelliği vardır. Müziğin karşınıza çıktığı anda alttaki kutucuğa dikkat ederseniz bilgileri verir. Fakat bazı müziklerin kutusu açılmaz veya çok kısa bir süre çaldığı için gözden kaçabilir. Bu yüzden bazı şarkıların bilgilerine ulaşmak için çaba sarf etmeniz gerekirdi.
"Artık bu çabayı sarf etmenize gerek yok" demiş EA sports'takiler herhalde. "Extras" bölümünde tüm müzisyen ve albüm bilgilerini koyarak kıyak yapmışlar.

Epik High'dan bir alttaki post'ta bahsetmiştim. İlk seferde beni yakalayanlar arasında bir de, Bitman & Roban "Get on the floor" var. Ayrıca tam bir yaz havası yaşatan şarkısı var; "O Vas a Misa" isimli şarkı Bersuit Vergarabat isimli grubun eseri. Diğerleri de güzel ama bu saydıklarım ilk seferinde bana "hmm bu kiminmiş acaba" dedirten parçalar. "O vas a misa" belki bu havalarda dinlemek için sakıncalı olabilir. İnsanda Karayiplere veya en azından Antalya'ya gitme isteği veriyor. Ekim'de bu pek hayra alamet olmuyor.

Bic 0.7

Karmaşık bir rüya daha.
Sanırım bir yaz günü, dışarıdayım. Öğle saatleri. Bloklar arasındaki yeşil alanlardan birine gelip oturuyorum. Etrafıma bakıyorum. Bir adam, bankta siesta yapıyor. "Eh uyuyor" diyorum ve elimde bir kurşun kalem ile yerdeki taşa bir şeyler yazmaya başlıyorum. Kurşun kalem ile taşa yazıyorum. Sanırım, "her milletin utandığı bir özelliği var galiba" gibisinden bir şeyler yazıyor(muş)um ve kafamı kaldırdığım anda siesta yaptığını sandığım adamın kafamın üzerinden yazdıklarıma baktığını görüyorum.
Benim bakışlarımı görünce banka geri dönüyor ve ben bu duruma nasıl tepki vereceğimi düşünüyorum bir müddet. "Acaba yazdığım şeyi gördü mü, gördüyse algıladı mı?" diye düşünürken...
"Marka'nın işlerine benziyor" diyor bana oturduğu yerden.

[Marka kelimesini net olarak hatırlıyorum ama Marka ismini ajans olarak mı kullandı yoksa Marka isimli bir ülkeden mi bahsetti bilmiyorum. Belki de Marka isimli bir yazardan da bahsetti. Marka adlı bir ressamdan bile bahsetmeş olabilir.]

O sırada vereceğim tepkiyi buluyorum:
"Niye bakıyorsun, ne var?" diye çıkışıyorum adama.

Kilit nokta şurası: Taşa yazdığım yazının ne olduğunu, adama çıkıştıktan sonra fark ediyorum. Yani rüyanın başında ne yazdığımı bilmiyorum aslında.. Tek hatırladığım, elimde bir kurşun kalem (markası Bic, 0.7 uçlu) ile taşa yazı yazıyor olmam. Kurşun kalem kullanmayalı da uzun zaman oldu. Sanırım 2 sene olmuştur. Hatırladığım son kurşun kalem, Tuzla Piyade Okulu'nda girdiğimiz sınavda...

Epik High isimli uzakdoğulu bir pop müzik grubu varmış. Fly isimli bir şarkıları var Fifa 07'de. Nedense 90'lardaki pop müziğin lezzetini özlemişim sanırım. Bir anda içim ısındı şarkıya. Rüyada da o şarkı çalıyordu.

Yeşil alan, güneşli bir hava, fonda Fly çalıyor. Ben adama çıkışıyorum! Adamda da kızılderili tipi vardı galiba. Takım elbise giymiş bir kızılderili. Rüyanın devamını hatırlamıyorum.

Karnaval XII Mahzen'de

Karnaval bu hafta Mahzen'de. Şahin Bey'in karnavala kattığı bir yenilikle herkes kendi sunumunu hazırlama fırsatını yakaladı. Karnavala gitmek için kurdeleyi tıklamak gerekiyor yine. Merak edenler için söyleyelim, kurdele her hafta değişiyor. Yıkayıp yeniden kullanmak üzere devretmiyoruz yani. Aksi taktirde sonlara doğru, bana sıra gelinceye kadar beyaz bir kurdele ile karnaval yapmak zorunda kalırdım. XXI (rakamla 21) numara bana düşecek gibi görünüyor. Tarihi ise 11 Aralık. (Karnaval takvimi ise burada.)

Perşembe, Ekim 05, 2006

Korean Bodega


Yeni bir şeyden bahsetmeyeceğim. Yıllardır insanların burnunun dibinde duran bir şeyi mırıldanacağım sadece. Fun Lovin' Criminals diye bir grup var. Hikayeleri de, duruşları kadar ilginç bir grup. MTV'den yeterince faydalanıyorlar ama dünya gençliği onlar için ölüp bitmiyor, "rock yıldızı" havalarında takılmıyorlar ve beklenenin aksine mütevazılar, yepyeni bir stil getirmiyorlar dünyaya ama ellerindeki kozları çok güzel oynuyorlar (diye düşünüyorum, ben, parantez adam.)

Tek bir müzik türü de yapmıyorlar aslında. Biraz ondan, biraz bundan birçok müzik türünden örnekler veriyorlar. Pop desen pop değil, rock desen rock değil. Hatta son albümlerinden bazı şarkılarda "heavy metal" havası bile var.

Fun Lovin' Criminals ile ilk karşılaşmam, sanıyorum 1999'daydı [2000 de olabilir] VH1'da başlayan Bands on the Run programının jeneriği ile oldu. "Nedir bu müzik, kimindir" diye araştırınca Fun Lovin' Criminals'ın "Fun Lovin' Criminal" isimli şarkısıyla karşılaşmıştım. (Program jeneriğini şimdilik bulamadım.) Hani grupların/şarkıcıların nadir de olsa kullandığı bir yöntemdir bu; kendi ismini andığı şarkılar yapmak. Eminem'in çıkışının "My name is" gibi bir şarkıyla olması, Snoop Doggy Dog'un ilk single'ının "What's my m...er f...er name?" olması, Robbie Williams'ın Amerika turnesinde "What's my name? Robbie Williams." diye ritm tutması gibi. Michael Jackson'ın bile "Dear Michael" diye bir şarkısı var 70'lerin sonunda.

Fun Lovin' Criminals, Huey ile Fast'in Limelight isimli kulüpte tanışması ile kuruluyor. Fast, bu videoda da göreceğiniz gibi Limelight'ta çalışan birisi iken, Huey o sıralar kulüplerde blues çalan bir müzisyen imiş. İki tane davulcuları olduğu (ve devamlı değiştiği) için onlardan bahsetmeye gerek yok. Oasis gibi, asıl adamları sabit duran ve geri kalan takımı değişmeye müsait bir yapıya sahip Fun Lovin' Criminals da. Beatles da kuruluşunda beş kişiydi, Rolling Stones da ilk zamanlardaki elemanlarından yoksun bir şekilde devam ediyor yoluna. Metallica'yı da bilirsiniz. Nirvana'yı da.

New York ekolüne çok güzel bir şekilde adapte oluyorlar. Mean Streets havasını, bu yazıdaki Korean Bodega videosunda da taşıyorlar. Porto Rico'lu kökenleri gerçekten var mı bilmiyorum ama kendilerini Hispanic'likten de uzak tutmuyorlar. İtalyan-Amerikan havaları da var. Huey'in Robert De Niro mimikleri de gözünüzden kaçmaz. New York'taki binlerce gruba, bir yenisini daha ekliyorlar ama yine de dikkat çekmeyi başarıyorlar. MTV sayesinde mi yoksa müziklerine ve hareketlerine mizahı çok güzel adapte etmelerinden mi kaynaklanıyor bu, karar vermek zor.

Kliplerde kullanılan müziğin farklılaştırılması da benim hoşuma giden bir yöntem. Bunu Michael Jackson 80'ler ve 90'lar boyunca yeterince yaptı ama bu tekniği başka gruplarda da görmek hâlâ hoşuma gidiyor. Mesela Loco şarkısında olmayan bazı şeyleri, videodaki versiyonunda (kulağınızı rahatsız etmeden) duyuruyor FLC. Korean Bodega ise neredeyse tamamen müziği ikinci plana atan bir video. Bump isimli kliplerinin başında ve sonundaki konuşmalar, MTV'de gördüğünüz zaman "of yeni bir klip daha mı" dedirtmiyor. Albümlerini dinlerken bir sonraki şarkının türü, dinlemekte olduğunuz şarkıdan çok farklı da olabilir. Klibini yüz kere izlemiş olsanız bile 101nci görüşünüzde yine izleyesiniz gelir. Eğlenceli bir gruptur Fun Lovin' Criminals yani.

Huey'in sıklıkla yaptığı, serçe parmağını diliyle ıslatıp kirpiklerini düzeltmede kullanması; kliplerindeki küçük esprileri ile zevkli bulduğum gruplardan biri. Loco klibi, 2000 yılı boyunca MTV'de dönüp dururken her rastlayışımda zevkle seyrederdim. Aynı şekilde Bump klibi de güldürürdü beni. Hayatının en mükemmel kızı ile gay-gecesinde tanışan adamın kısa ve müzikli hikayesi. Suratlarına yansıyan muziplik.. Loco'nun başındaki mafya babasını yakalamak üzere görevlendirilmeleri.. Eline mafyababasının fotoğrafını alıp, telefondaki adama "bu adamı yakalayın" demesi.. Küçük, komik, eğlenceli, müzikli ayrıntılar.

Fun Lovin' Criminals küçük bir grup. Sanırım Türkiye'ye gelseler minik bir spor salonunu bile doldurmayacak bir kitlesi vardır burada da. Ama eminim ki her dinleyeninin aynı titreşimleri aldığı gruplardan biridir. Müziğin dışında mizahı da üzerinde taşıyan enteresan bir grup işte.

Korean Bodega, sevdiğim şarkılarından biriydi ve videosunu görmemiştim. Geçtiğimiz günlerde görünce bayıldım. Sevdiğim video kliplerden biri olarak paylaşıyorum BCC'nin sunduğu bu harika videoyu: Yoyo öğretmeni, Huey'in Limelight'taki tanışmalarını anlatması, Mean Streets ve Snatch benzeri giriş ögeleri, küçük canlandırmaları, eski kliplerinden görüntülerle bezenmiş bu video aşağıda. Diğer videoları da Daily Motion'da veya YouTube'da bulabilirsiniz. Loco, Bump, Fun Lovin' Criminals, Scooby Snacks ve elbette Korean Bodega favorilerimdir. Too Hot'ı henüz izlemedim. Ama albümü dinler dinlemez "işte single'ları bu şarkı olsa gerek" demiştim. Single olarak çıkardılar Too Hot'ı. Aferin bana. Yine sadece kendime kaldı.


Fun Lovin' Criminals - Korean Bodega


Huey'in kafasına çarpan/çarptırılan mikrofon var ya.. O espriyi de hep yapmak istemişimdir, belirtmeden edemedim..

Çarşamba, Ekim 04, 2006

Virginia Woolf

"Virginia Woolf, yarasındaki dikişleri bir balta ile sökmüş ve iyileştirmiş."

Bu cümleyi rüyamda gördüm/duydum dün gece. Emin değilim ama sanki birisi ben uykumdayken yanıma gelip kulağıma fısıldamış gibi..

Who's Afraid of Virginia Woolf isimli filmi de seyretmedim. Bu bir bilgi mi, hayal mi, uydurma mı, onu da bilmiyorum. Virginia Woolf da okumuyorum. Peki bu nereden çıktı?

Bazen önce bilgi, sonra da açıklama mı geliyor acaba diye düşünüyorum. Açıklamanın önceden geldiği, bilginin de sonradan geldiği durumlar da oluyordur elbet. Hiçbirine örnek bulamadım şu anda.

Niye böyle bir rüya gördüm onu da bilmiyorum. Hayrolsun.

Salı, Ekim 03, 2006

Karnaval XI (rakamla 11)


Karnaval Brand Box'ta. 11nci karnavala gidiyoruz. XI Roma rakamıyla [rakkam diye okumak hâlâ serbest]. Karnavala gitmek için kurdeleye tıklayabilirsiniz.

X ve I hangi alfabede yanyana gelebilir? Roma rakamları alfabesinde elbette. Aslında X burada sabit değer. Sağına ve soluna 'çubuk' [çıbık diye okumak da serbest] alarak şekilleniyor ve anlam kazanıyor.

Bu karnaval bizi bir 'bilim-kurgu' hikayesiyle karşılıyor. Sonra da yorumlarla uğurluyor. Ev sahibi Brand Box - Onur Yüksel - Yüksel Onur veya Man Who Sold the World -nını nııı nını nı nınııı nııığğ nı....

[Merak ettim, hani Xavi diye bir futbolcu var ya Barcelona'da. Roma rakamıyla kaç oluyor o şimdi? He he.]

Pazar, Ekim 01, 2006

Marketingİst Notlarım

Tahmin ettiğimden daha hareketli geçince Marketingİst, blogu ihmal etmiş gibi hissettim. Görüntüde ihmal edildi, zihinde ı-ııh.
Bugün üç tane sunuma girdim. İlkinin adı cazipti ama içeriye girdiğim gibi sıkıntı bastı. Kendimi dışarı zor attım. Sunumu yapan kişinin zevk almadığını düşündüm (ismini bile hatırlamak için programa bakmam gerekiyor ve program salonda ve ben salona gitmeye üşeniyorum, o kadar sıkıcıydı yani.)
İkinci girdiğim sunum Yaşar Akbaş'ın sunumu idi. Bir gün önce aynı salonda Nesteren Davutoğlu'nun sunumu ile karşılaştırınca salon boş idi. Ama içerik ve sunum olarak iki reklamcıyı karşılaştırmam gerekirse, salon boşaldıkça sunum içeriği güzelleşiyordu diyebilirim. Ters orantı. Hatta Nesteren Hanım'ın da sunumu istemeyerek yaptığını düşünmeye başladım bir an. Yaşar Akbaş ise kendi ajansını sunumun içine çok fazla sokmadan genel olarak reklam stratejileri konusunda kalmayı tercih etti. Ayrıca sunum sırasında kullanılan "slayt değiştirme efekti" bile "uyumayın sakın, dinleyin beni, sıradan bir sunum değil bu" izlenimi bıraktı bende. Nesteren Davutoğlu sunumunda ise "tepegöz" havası vardı (her ne kadar slayt değiştirmekle görevli bir arkadaş Nesteren Hanım'a eşlik ediyor olsa da..) ve Lowe Reklam Hizmetleri A.Ş.'nin halka açılma çalışması sırasında yapabileceği bir sunuma daha çok yakındı. (Gözlem bu)

Sonra büyük bir ümit ile Fortis'ten Murat Ermert'in sunumunu bekledim. Pazarlama 101, haydi olsun 102 başlıklı sunum. Bir gün önce Levent Hatay'ı izlediğimiz salonda Murat Ermert resmen sarstı bizi. Heyecandan değil, ses tonu, sunum içeriği, sunumda bahsi geçen bilgiler konusunda resmen sarstı bizi. Şüphelerim var.
Şimdi şöyle. "Vestel'i anlatan bir Levent Hatay sunumu var, bir de hiç bankacılıktan bahsetmeden pazarlama üzerine sunum yapan Fortis'ten Murat Ermert" diyerek bu iki sunumu satmaya kalksanız, elbet çoğu izleyici "bol bol reklam dinlemeyelim" diye düşünerek Murat Ermert'i seçecektir ama ben diyorum ki: "Tersi geçerli. Levent Hatay'ın sunumu çok doyurucuydu, Murat Ermert'inki aynı saatte olmasına rağmen, niye geldik ki biz bu sunuma sorusunu uyandırdı kafamızda." (Gözlem bu) Şunu anladım ki, dünyadaki tüm iş dünyası "starlarını" bir odaya koysanız; Murat Ermert hepsini geçip Steve Jobbs'a gidecek ve "Sen süper bir adamsın, diğerlerini boşver" diyecek :-)

Dünkü sunumlardan da ayrı bir post olarak bahsederim. Murat Yurddaş , Levent Hatay, Nesteren Davutoğlu (bahsetmiş kadar oldum) ve Ali Saydam sunumlarından bahsedeceğim. Fazla özet gördüm kendimi.