Murat Kaya

Perşembe, Kasım 30, 2006

Podyayın

Podcast tabiri, Türkçeye çevrilince "podyayın" oldu.

Geçtiğimiz haftalarda İstanbul'da Adschoolİstanbul'un açılışında izlediğimiz Bob Garfield, meğersem buradayken başlamış kayıtlara. Mısır Çarşısı'ndan ve vapurlardan seslerle süslediği podyayınını OnTheMedia.org sitesinde yayına vermiş. Transcript'ini de koyuvermişler.

Konuyu Bob'un Türk reklamcılığı ile ilgili gözlemleri sanan varsa yanılır. Bambaşka derelerde yüzüyor konu. Dinlemek veya okumak isteyen varsa buradan buyursun.

Podyayın isimli mayın gemisini üretecek firmaya selamlar olsun. Mayın gemisi de enteresan bir tabir hani, gömülen bir gemi olsa gerek veya "mayın var burada diyoruz sen hala gelip bize çarpıyorsun be Hans" gibi. Bandırayı değiştirip, karşı sahilleri bombaladın mı, seyreyle gümbürtüyü.

Bodrum marinada bir tekne, üstünde "podyayın" yazıyor ama soran olursa "o bir mayın gemisi". "Ne işe yarıyor mayın gemisi?" diye soruyorsun mayınlar için özel inşa edilmiş oturaklara sahip diyorlar. Yoksa yok "kaptanın yerinden" veya "Nazarın"dan farkı. "Mayın mısın kardeşim?" diyip uzaklaşıyorsun Tansaş'a doğru. O da arkandan sesleniyor "manyakım ben. selam söyle."

Çerezlik post

Freaks and Geeks diye enteresan bir yapım vardı. Ben üniversitedeyken bir sezon oynamıştı ve bitmişti. Daha doğrusu "Dawson's Creek" karşısında "kaybettirildi" gibi görünmüştü. Çeşitli dedikodular var bu dizinin yayından kaldırılmasına ilişkin. Mesela bir tanesi "American Idol" (bizdeki pop-star) yarışmasını prime time'a koyabilmek için "çöpe atılan" yapımlardan biri olduğuna dair. "Amerikan gençlerini, böyle ezik büzük göstermeyin kardeşim" diyen bir zihniyet tarafından da kaldırılmış olabilir. Dawson's Creek yapımcıları tarafından "bizim yanımızda çok 'loser' kalıyor bu diziniz, kaldırın yayından size American Idol verelim" gibisinden bir ayak oyunu da olabilir. Bilinmez, bilinmez.


Freaks And Geeks Dialogue



Neyse, asıl konuya geleyim. Bu dizi 1980 ve 1981 yıllarını anlatıyordu (yapım yılı 1999 idi) Dawson's Creek'ten farklı olarak (Dawson's Creek, günümüzü anlatıyordu - güya). 1981'de George Bush (şimdikinin babası), Ronald Reagan'ın "yardımcısıydı" tabi. Dizinin sondan bir-iki önceki bölümünde, George Bush bu dizinin geçtiği liseyi ziyarete geliyor. Tabi gelmeden önce güvenlik açısından okulun araştırılması gerekiyor (bu güvenlik elemanlarından birini Ben Stiller canlandırıyor) ve bu tarama sırasında bölümün başında, böyle, yukarıdaki gibi bir diyalog yaşanıyor.

Ben Stiller'ın, okuldaki bu güvenlik önlemlerinden sıkılıp okulun rehberlik öğretmenine "Bir başkan yardımcısına kim suikast düzenlemeye kalkar ki" gibi bir laf etmesi enteresandı.


Rehberlik öğretmeni deniyordu bizim zamanımızda. Belki şimdi adı daha janjanlı bir hale gelmiştir. Bilmiyorum. Sağ tarafımdan hızla önüme geçip aniden duran lise servislerine küfür etmekten başka bir ilgim yok lise düzeyindeki okullarla.

Freaks and Geeks faydalı bir dizi idi kanımca ama pazarlama kuralı olarak "müşteriye almak istemediği malı satamazsınız" yaklaşımını da ispatlıyordu. Yapımcılar da para kazanamadıktan sonra niye yapmaya devam etsinler ki diziyi? (Yanlış cümle oldu belki, TV kanalı American Idol'dan kazanacağı rating ile karşılaştırdığında niye yayınlamaya devam etsin ki Freaks and Geeks'i?)
Şimdi bu diziyi yapmak istesen bile yapamazsın, oyuncuların hepsi koca adam oldu. Başroldeki kız da (Linda Cardellini)benden bile büyükmüş, ben izlerken ona çocuk muamelesi yapıyordum zamanında.. Vay be.

Freaks and Geeks ne ilk ne de son olacak belki. İyi diziyi yapmak yetmiyor, yayınlama cesaretini gösterecek yer de bulmak gerekiyor. Bulsan da, iki gün sonra kapı önüne koyabiliyorlar. Rating etme-share bulma dünyası.

Putney Swope reklamları post 2


Fanaway Commercial


Putney Swope'u ilk izlediğimde, bu reklam filmine gelene kadar "bazen çok iyi, bazen çok berbat" gibi hislerle devam ediyordum seyretmeye. Yukarıdaki filmde, ajansın gösterim odasını görüyoruz. Putney en ön sıraya oturup diğerlerinin yerleşmesini bekliyor. "Putney says she's got to have soul" diyip duran kişi Putney'in çevresindeki yalakalardan birisi. Putney'in "let's go" emri ile muhteşem bir müzik eşliğinde Fanaway reklamı başlıyor.

Bu reklam filmi sadece müziği için bile defalarca izlenebilir. Dans eden kız ise Paulette Marron imiş. Sonrasında göreceğiniz "Worth it life insurance" filmindeki yaşlı adamın duruşu ve onu tutan genç adamın bir süre sonra gülmeye başlaması da komik. Bu sahnenin devamında çok daha uzun bir Lucky Airlines filmi de var. Bu sahneyi uzatmamak için o reklamı ayrı bir video olarak buraya taşıyacağım.

Putney Swope İlk Sahne


Putney Swope Intro


Putney Swope'a devam ediyoruz. Bu sahne, filmin ilk sahnesinden alıntı. Helikopteri ile gelen "danışman", kriz toplantısı yapan "reklamcılar" ve ...

Marketingİst'te Ali Saydam, "danışmanlar aslında sizin bildiğiniz şeyleri size söyler" dediğinde benim aklıma bu sahne gelmişti. Peki danışmanların, "21nci yüzyıl büyücüleri" olduğunu kim söyledi? Yüzyıllardır var olan bir kurumdan bahsediyoruz sonuçta. Yoksa her şey kralın aklına gelebilir miydi? Forvetler golleri tek başlarına mı atardı? Futbol takımları neden 11 kişiden oluşuyor?

Danışmanın hemen yanında oturan adamın, danışmanı geldiği andan itibaren "baştan aşağı incelemesi" çok komik geliyor bana. "Kitabı, kapağına bakıp değerlendirmek".

Çarşamba, Kasım 29, 2006

Putney Swope reklamları post 1


Cereal Commercial
Putney Swope, 60'lardan kalma bir 'underground' film. Konusu reklamcılık olduğu için dikkatimi çekmişti. Eski postlardan birinde bu filmden bahsetmiştim. Film aslında siyah/beyaz ama sadece reklam filmleri renkli. Bu kahvaltılık yiyecek reklamı da, ajansın Putney Swope tarafından yönetilmeye başlamasından sonra filmde gördüğümüz ilk reklam filmi. Putney'in ajansı ele geçirmesiyle, siyahî nüfus artış gösteriyor. Ajansı da "soul" ele geçiriyor. Putney'den birkaç film daha koyacağım buraya.
Tüketiciye o kadar gereksiz bilgi verirsen, o da böyle der.
"The heavenly breakfast food" da ayrı bir konu.

Karnavalda bir X daha


Bu hafta karnaval sevgili Serdar Öner'de. Girmeden önce kahvenizi yanınıza alın yoksa girdikten sonra "tüh keşke kahve alsaydık" diyesiniz gelir. Serdar Öner ona da bir çözüm bulur gerçi :-)

Linke binmek için kurdeleye tıklamak gerekiyor yine. "Teknoloji 19 haftadır ilerlemedi" diyebiliriz.

Salı, Kasım 21, 2006

Juliette Lewis and The Licks - Hot Kiss



MTV Türkiye sessiz sedasız (sesi ve sedayı ben duymamış olabilirim) açılıverdi. "Bakalım ne farkı varmış" diyerek açtım, kanalı açar açmaz karşıma bu klip çıkıverdi. Juliette Lewis'e oldum olası gıcık olmuşumdur (bunun konumuzla alakası şimdilik yok) ama bu şarkıyı duyunca Pearl Jam'in "Down" isimli şarkısını duyduğumda yaşadığım hissin aynısını (tekrarlıyorum; aynısını!) yaşadım.
Down'da yaşadığım his, o şarkının benim beynimde yıllardır çalıyor olmasının verdiği şaşkınlık hissi idi. Bu şarkı da beynimde yıllardır çalıyordu sanki.
Orta 3'ten beri Pearl Jam'in Down isimli şarkısını mırıldanıyordum ben. Şarkının orijinal çıkış tarihi (benim bildiğim kadarıyla 2003 idi. Ve ben 1993 yılında orta üçe giden bir velettim. Lost Dogs isimli b-sides & rarities albümlerinde vardı bu şarkı. Pearl Jam discography'si burada.)

"Deja vu" gibi ama daha ileri seviye bir deja vu. (Bu yüzden, kendini mesih ilan eden adamlar gibi hissetmiyorum tabi veya "önceki hayatımda Beethoven'dım ben" diyen kişiler de olabilir.)

Bu şarkıdan sonra Juliette Lewis'e olan gıcıklığımın da, karşıma hep aktris olarak çıkmasından kaynaklanabileceğini düşündüm. Bu sefer şarkıcı olarak çıktı ve rahatsız etmedi beni. (Hani elinde olmaksızın uyuz olma hissi vardır ya. Bu his daha çok Hitler'e karşı besleniyor dünya tarihinde. Kimse tanımaz-etmez ama uyuz olur işte. Benimki de sanırım bunun gibi bir uyuzluk. Neyse, uyuzluğumu niye açıklıyorum ki ben?) Cape Fear'de ve Natural Born Killers'da onu görünce sinirim kalkıyordu. Neyse.. Geçer.

Down'ın girişinden çıkışına kadar tamamını kendim bestelemişim gibi bir hisse kapılıyor olsam da Juliette Lewis'in "Hot Kiss" şarkısı (yani yukarıda videosu olan şarkı) bridge bölümünün sonundaki "Oh you little girl wants to Fffffff.." dediği yer haricinde bana hiç yabancı gelmiyor. O kısmı beynimde bağlayamamışım demek ki.

İşte bu da böyle bir post.

Juliette'in kıyafeti de bir enteresan. Artık onu da Melis yorumlar (herhalde). Avrupa şehirlerinden stil manzaraları gösteren bloglardaki fotoğraflarda gördüğüm tiplere çok benzettim Juliette'in stilini. Hâlâ Juliette Lewis'e uyuz oluyor muyum? Bilmiyorum. You're Speaking My Language klibi ile sanki "yeni bir faşizm modeli" geliyormuş gibi hissetsem de... (Klipte farklı kökenlere sahip Amerikalılara gidip sert bir şekilde "you're speaking my language" diye bağıra bağıra şarkı söylüyor. Neo-American gibi.)

Bizim dedeler söylerdi; "en çok neye sinir olursan, sonunda ona benzersin" diye. Ya ama ben şarkıcı olmak istemiyorum zaten sesim de yok. Nota bilgim de yok. Marc Almond'ın sesi bile, müziğe benim sesimden daha uygun.


Juliette Lewis and The Licks - Hot Kiss. Güzel.


Portakalı soydum, başucuma koydum. Ben bir post uydurdum. Duma duma dum.

(Bu portakalı disc drive'a koymuşlar. Trafiğe kapalı alanda yapılmış olsa gerek. Lütfen evinizde denemeyin. Hehe. )

Bugün orada olacağız. Bakalım Alemşah ne anlatacak bize, Tunç modere edebilecek mi bizim gibi federe bloglar topluluğunu. :-)

Ahmed Glokom Valfi'nin mucidi Türkiye'ye geliyor(muş)

Ahmed Glokom Valfi'nin ne olduğuna dair fikir bile yürütemiyorum. Peki bu ne mi? (Ahmed Glokom Vakfı olarak da algılanabilir, alıcınızı dört derece batıya çevirirseniz.)

VSY isimli kurum/organizasyon/şirket/firma/oluşum/dernek (ne olduğunu hiç bilmiyorum) bana zırt pırt mail atıp duruyor. Mail adresimi nasıl ellerine geçirdiğine dair ufacık bir fikrim bile yok. Maillerin altında "e-posta listemizden çıkmak istiyorsanız tıklayın" gibisinden bir ibare de yok. Genelde bu ibareleri görür görmez tıklayıp listelerden çıkmaya çalışıyorum ama sanırım mailleri açtığımı da anladıkları için bunları bana göndermeye devam ediyorlar. Mail başlıklarından anladığım kadarıyla tıpla ilgili bir mail listesi bu. Şimdiye kadar mailleri açmadan siliyordum ama bu başlığı görünce dayanamadım ve açtım. Ahmed Glokom ismi ve buluşu süper! Soyadından global bir şirket ismi çıkarılabilir, icadından da sanayi sitesine heykel.

Ben doktor değilim. Bana niye gönderiyorsunuz ki bunları? İsmi Murat Kaya olan başka birisi ile karıştırıyor olabilirsiniz.
Adı ve soyadı benimkinin aynısı olan biri var ve devamlı benim mail adresimi verip duruyor. Şimdiye kadar ödev, röportaj ve kişisel mailler gönderdiler bol bol. Hepsine "ben sandığınız Murat Kaya değilim, lütfen adres defterinize doğru bilgi girin" diye cevap yazdım. Şimdiye kadar sadece bir tanesi "teşekkür" etti!!!!

VSY de benim doktor olmadığımı bir gün anlayacak diye bekliyorum.

Ahmed Glokom'a da selam söylesinler. Valf deyince benim aklıma otomobiller geliyor sadece.

SPAM meselesi konuşuluyor bu aralar marketing bloglarında. SPAM'i tükürüğe benzetirsek.. Herkes tükürüp duruyor ve biz de silip duruyoruz (başka legal çözüm yok). Legal bir çözüm olarak "lamaları" bir kafese kapatıp Everest'te milli park açmak olabilir veya (illegal olacak ama) tükürük bezlerini yok etmek bir çözüm olabilir mi? Doğal haline müdahale etsen de, etmesen de... Ölüyor her canlı türü önünde sonunda.

Pazarlama Blogları Karnavalı XVIII (rakkam on 8)



Karnaval mı? İyi fikir! Linke binmek için kurdele....
"Rakkam" şeklinde söylenildiği gibi "yazılabiliyor da". Hani ilkokulda yapardık ya. Elimize mavi bir kalem alıp "bu kalemle kırmızı yazarsam bana ne vereceksin" diye. Onun gibi.

Olcayto ile aynı blogger template'ini kullandığımız için kendinizi orada da pek yabancı hissetmezsiniz. Tek farkımız, başlık renklerimiz. Ben bir tek onu değiştirmiştim. :-)

Cumartesi, Kasım 18, 2006

Bob Garfield sunumu

Tanıtımında "madem öldük, neden cennette değiliz" cümlesi vardı.

Bob Garfield'i İstanbul'a bir önceki gelişinde dinleyememiştim. Kitabını da okumamıştım. Arada bir AdAge'deki yazılarını okurdum. Aslında şimdi kariyerinin hikayesini de merak ettim. Bu satırları yazdıktan sonra Bob Garfield'in nasıl Bob Garfield olduğunu ve herkesin bildiği uykucu kedi Garfield ile bir akrabalığı olup olmadığını araştırayım bari.

Sunum şöyle başladı: "Artık piyasada bir iki sene çalışıp deneyim kazanma zamanı sona erdi. Daha fazlasına ihtiyacımız var."

Hmm dedim. Hemen açtım not defterimi ve bu cümleyi not ettim. Sunumların, konuşmaların, filmlerin, kitapların, hikayelerin-romanların (şiiri, "yazı" kategorisine bile almıyorum kendimi bildim bileli) ilk cümlelerine dikkat ederim. Hatta geçtiğimiz senelerde Varlık dergisindeki bir "yazarların, yazma ve yazamama halleri" ile ilgili düşünce sergisinde "ilk cümle kafanda belirmedikçe oturup yazamazsın" ve "bir hikayenin ilk cümlesini yazdığında -aha, işte oldu- hissi yaşamadıkça o hikayeyi bitiremezsin" gibisinden cümleler okumuştum. Eh, bu duyguyu ben de hissediyorum (hani berbat bir yazar olsam da, hislerim vardır az buçuk) ve herhalde bu yüzden izlediğim şeylerin ilk cümlesini not ediyorum. Böyle bir teori ya da fikir okumadım ama sanırım "sunumun ilk cümlesi, o sunumu dinleyip dinlememek arasında gidip gelen kişilere bir fikir verebilir" diyebiliriz.

Dikkati toplamak için atılan başlık No: 1
Neyse, ne diyorduk? Bob Garfield'in girişi enteresandı. "Artık piyasada bir-iki sene çalışıp deneyim kazanma devri bitti. Artık daha fazlasına ihtiyacımız var." Hmmm.

Türkiye'de de konuşulmaya başlanan "nereye gidiyoruz" sendromunun Amerika'daki hallerinden bahsetti daha çok. Sıradan bir Amerikalının gün içinde karşılaştığı "mesaj" sayısı ile bunlardan "kaçma" dürtüsünün aynı büyüklükte olması şeklinde özetleyebiliriz bunları.

[Burada araya girip "madem bu kadar kötü durumdayız, bundan nasıl kurtulacağız, ondan bahsedin bana" bakış açısıyla okuyorsanız bu yazıdan da "bir sonuç" alamayacağınızı hatırlatmak isterim.]

Özet olarak "Reklam dünyası buraya kadar bildiği gibi geldi. Artık bitti." diyor Garfield de (herkes gibi). "Peki ne olacak?" sorusu ise "öldükten sonra da televizyon seyredebilir miyiz" diye sorup cevap beklemek gibi.

Dikkati toplamak için atılan başlık No: 2
"TiVo var, herkes reklamlardan kaçıyor" diyor Garfield de. Amerika tarafından bakış böyle. Sonra bize "Amerikan televizyonlarındaki saçmalıkların aynen buraya da geldiğini biliyorum" dedi, bir ara salonun Flintstones'u, Jetgilleri, Micky Mouse'u falan bilmediğini düşündüğü için.
Haksız da sayılmaz. Amerika'da tutan her girişimin bir sene içinde Türkiye'de de aynen yapıldığını o da tahmin ediyordur herhalde. Hayatında bir defa Fransız TV5'ini seyretmiş birisinin, "Televizyon Makinesi" programının oradan "uyarlama" olduğunu anlamamasının imkansız olduğunu düşünerek söylüyorum bunları. The Daily Show'u da yaptık (kendimize göre) (nedense hep aynı kişi tarafından yapılıyor bu "uyarlama" programlar..)
Bu programların hepsinin ortak yanı üç saatlik "prime time" ismi verilen zaman aralığında gösterilmesi. Amerika'da prime time'da "scripted content"in azaldığını/azaltıldığını da söyledi Bob Garfield (yanlış anlamadıysam).
"Peki Desperate Housewives'a ne diyorsun o zaman Bob diye soracaksınız bana şimdi" diye ekledi.

Evet, Desperate Housewives peki nasıl oluyor da ABC'ye ilaç gibi geliyor böyle bir "kaos" senaryosunda? Bob Garfield bu durumda bu tip "scripted content"lerin artık eskisi kadar uzun ömürlü olmadığını NBC televizyonunun yöneticilerinin söyledikleriyle destekliyor. Yani bu dizilerin maliyetlerinin bir süre sonra televizyon kanallarına oldukça fazla geldiğini ve buna rağmen izleyicinin ilgisinin azalması ile reklam gelirlerinin düştüğünü ve eski dönemlerdeki gibi uzun ömürlü olmadığını söylüyor. Bu durumda Desperate Housewives'ın bu sezon sonunda veya maksimum dördüncü sezonunda (bu sene üçüncü sezonu gösteriliyor) bitmesi bekleniyor.
[Buraya bir not: Bob Garfield, "Desperate Housewives" dediği anda ekranda Susan, Lynette, Gabrielle ve Bree belirdi doğal olarak. O sırada altta da dizinin jenerik müziği çalıyordu. "Bu sunumlarda böyle başkalarına ait fikri eserleri de çalabiliyoruz işte" gibisinden bir şeyler söyledi. Çalabilmek=hırsızlık yapabilmek anlamında yani. He he komik geldi bana. Metallica niye yeni albüm çıkarmaz oldu acaba?]

Dikkati toplamak için atılan başlık No: 3
Peki insanların ilgisi nereye yöneliyor? "Web'e" diyor Bob Garfield. "YouTube'daki milyonlarca video da insanların artık nelerle ilgilendiğini ve nelerle bir süre sonra ilgilenmediğini gösteriyor". YouTube'un Google tarafından alınmasının bahsedilmediği bir sunum duyamayacağız herhalde bu sene. YouTube'dan örnekler gösterdi bol bol. "Çoğunluğu "crap" sınıfında ama bir tsunamiyi görmeniz için de aynı mecrayı kullanmanız gerekiyor" dedi ve bize bir amatör kayıttan tsunaminin nasıl bir şey olduğunu gösterdi.
Gösterdiği YouTube videolarından biri de Jon Stewart'ın, CNN'de geçtiğimiz senelerde yapılan (sanırım 2004 convention'ıydı) tartışmalardan birinde (papyonlu adamın adını unuttum) papyonlu adama canlı yayında "dick" demesini gösterdi. Sonra Jon Stewart'ı takdir ettiğini hissettirdi bize. O papyonlu adamın (adını hatırlamıyoruuuum) gerçekten bir "dick" olduğunu söylemeden edemedi. ["Dick" bahsi bir alttaki postta da geçiyor. Ne tuhaf isim. "Sayın Chenney, isminizi kim koydu acaba?" Dick Chenney'in Türkiye ziyaretinden bir röportaj sorusu.]

Blog arşivlerimde The Daily Show with Jon Stewart'tan bahsetmiştim (ne zamandı ben bile hatırlamıyorum) geçen senenin "hot" izlencelerinden biriydi. Sonra Borat kondu o "hot list"e. (İşin tersi Borat yıllardır var ve daha yeni çıkmış gibi karşılanmasını da ayrıca "bir garip" karşılıyorum. Bu konuda en büyük potu hiç tahmin etmediğim kişi kırdı: Serdar Turgut. Cümlesi şöyleydi "Sacha Baron Cohen'in yeni karakteri ise Avusturyalı bir gay moda fotoğrafçısıymış. Bakalım onu nasıl canlandıracak." [Bruno'dan bahsediyor]. Mail atıp "Serdar Abi. Uzun zamandan beri var Bruno, beklemene gerek yok görmek için, bir de o fotoğrafçı değil" diyesim geldi ama demedim. Gazetecilere mail atmıyorum artık. Cevap bile vermiyorlar). Televizyonculukta devamlı zirvede kalmak çok güç. Bizim için (yani liginde üç tane takım olan bir televizyonculuk ligi) bile bu zor iken Amerika'da "cable", "national" binlerce kanal arasında bunun daha da zor olması çok normal. Biz bile artık dizileri çok çabuk tüketir olduk. Dizi furyası bizi de etkiledi ama bir şey daha oldu bizde: Amerikalılar "reklamdan kaçarken", bizim televizyonlar sadece reklam filmi gösteren programlarla rating bile aldı!!!
"Reklam arasında kanal değiştirmek" gibi bir adetimiz olsa da yine de Amerikalılar kadar "acı bir durumda" değiliz. Tamamen uzak da değiliz. O duruma ulaşmaya az kaldı ve belki de "durum çanı" çoktan çaldı bile GOOOONNNGG.


Dikkati toplamak için atılan başlık No: 4
Bob Garfield'in gösterdiği slaytlarda Amerika'da televizyon izlenme oranlarının her geçen yıl "düştüğünü" gösteren bir tablo vardı. "İnternet penetrasyonunu arttıkça televizyon izlemeyi bırakıyorlar" diyebiliriz bu durumda. Son on yıl içerisinde gerçekleşen olaylar belki de Amerika'nın 80'lere kadar yaşadığı evrelerden daha fazla olaya sahne oldu. Hafızalar güçsüzleşti. İlgi alanları çoğaldı. Mesaj kanalları arttı. Televizyon kanalları (bizde) çok arttı. Çok değil, bundan onbeş sene önce sadece iki televizyon kanalımız vardı.

Bunlar yetmiyormuş gibi, televizyon dizilerinin VCD-DVD veya Divx formatlarına dönüştürülmesini de biz son on sene içerisinde yaşadık. Dallas dizisi yayınlandığı dönemde hiç VHS'de satılma lüksüne sahip olamamıştır ama (mesela) Lost dizisi televizyonlarda yayınlandığı yetmiyormuş gibi, DVD formatıyla da izlendi. [Ben hâlâ bulaşmadım Lost'a.] Avrupa Yakası'nı ele alalım. YouTube'da defalarca izlenmeye devam edilen sahnelere sahip.

Ama.

O başlıktan sıkıldım, değiştiriyorum. Yeni bir paragrafa hoş geldiniz.
Ama eski diziler 10 sezon boyunca ilgi çekebilirken artık bir dizi 3ncü sezonunu görebilirse kutlama yapmayı hak ediyor. Bu sene herkesin ağzında "Lost lost lost lost" lafı varken belki bir sene sonra başka bir şeyden bahsediyor olacaklar. Peki Lost ne olacak? "Tatlı bir hatıra" olarak kalacak. Seinfeld dizisi 10ncu sezonunu yapabilirdi belki ama Jerry Seinfeld'in istediği para NBC için fazlaydı. İdare edemez miydi? Edebilirdi belki ama bir bölüm Seinfeld yerine üç tane daha dizi yaptırabilirdi. Peki Jerry Seinfeld daha az bir paraya devam eder miydi? Edebilirdi belki ama işi "tadında bırakmak" yemeğinin üzerine alacağı tatlı "ekşi bir lezzete" sahip olabilirdi ve belki de "Seinfeld kötüleşti artık" sözlerini kaldırmak zorunda kalırdı. O fiyata da bu sözü kaldırmak oldukça güç gelir. İzleyicinin, izlediği şeylerden sıkılma eşiği de iyice düşüyor. Eski dizileri 6 sezon pür dikkat izlemiş olan izleyicilerin dikkatini dağıtan binlerce diğer dizi/yapım sırada bekliyorken, nasıl beğenirler ki izlediklerini?

"Scripted content"in yerini "Reality Show"lar alır çünkü daha ucuzdur ve daha fazla ilgi çeker çünkü halk "scripted" yerine "reality"e ilgi göstermeye başlar bir süre sonra....

Sunumu izleyenler, Garfield'in "Chaos Scenario"yu örnekleriyle oluşturduğu sırada bir "Türkçe slayt" ile karşılaştı. Ne yazıyordu biliyor musunuz? "Sahiden sıçtık". (Hikayesini anlatmayayım artık:-)

Başlık cephanesi de amma çokmuş. At at bitmiyor.
Peki gelecek gerçekten web'de mi? Muhtemelen ama bu durum ülkeden ülkeye giderken bol bol "rötar" yapabilir. Peki geleneksel medyalara ne olacak? Ölmeyecekler belki ama pazarlamanın geleceği üzerine geliştirilen teoriler gibi "küçük parçalara ayrılmış, niche'lere hitap eder şekle dönecekler". Eski halleri ile karşılaştırıldığında, gelirler açısından, onlar için "ölüm" gibi olabilir bu tahminler.

Bu sıralar (veya bana öyle geliyor) gelecek ile ilgili "projeksiyonlar" dönemiymiş gibi her tarafta "senaryolar" uçuşuyor ve kendimi bazen "uff yeter artık" derken buluyorum. Bunu niye mi söyledim? Garfield'a giderken radyoyu açtım. Küresel ısınmadan bahsediliyordu ve o kadar kötü bir tablo sergileniyordu ki... "Gelecekte ne yapıyor olacağımızı düşünmekten ve geçmişi açıklamaya çalışmaktan, bugünü yaşamayı unuttuk" diyesim geldi. Ve dedim. Garfield "marketing"in öldüğünü söylüyordu, WWF ise dünyanın öldüğünü. Ortaçağ Avrupa'sında "kötümserlikten başka bir şey demeyen" papazlarla dalga geçiliyor ama onların yerine konan şeyler de "insanlık öldü, o bitti, şu gitti, deniz kalmadı ama on yıl beklersen buzullar eriyecek ve istemediğin kadar deniz olacak her yerde..." gibi sözler. Silkelenin bir insanoğlu! Geçenlerde iki uzaylı konuşuyordu: "Bu insanlar parayı aklıyorlar, seksi de kirletiyorlar. Dertleri ne bunların?" O iki uzaylıya hak vermek üzereyim. Çişimizi yapıp duruyoruz, sonra da "her taraf çiş oldu" diye ağlıyoruz.

Bob Garfield'in sunumu da bana yabancı gelmedi. YouTube, Second Life, RSS, end of the networks... Bir şeyi daha kelimelere dökebildim o gün. Kendimle ilgili. Bob Garfield'i dinlerken yanımda Meltem vardı. Meltem'le Türkçe konuştuğumuz sırada Bob'un dediklerini algılayamıyordum. Sanırım beynimi İngilizceye odakladığım zaman Türkçe düşünemiyorum. Türkçe düşünürken de İngilizceye odaklanamıyorum.

Bob, ya dur daha ölmedik. Bak, nefes al-nefes ver. Yaşıyoruz bak.
Bob'un bloga en son baktığımda Amerikan ordusunun son reklamını eleştirdikten sonra aldığı "vatan haini" maillerinden bahsediyordu. Friedman "dünya düzdür" dedi, ben de "aslında yok birbirimizden farkımız" diyeyim bari.
The Doors'tan "People are Strange" çalıyor şimdi altta.
OH be. Bu da son başlık. Dipte olduğuna bakmayın.

Sırada Borat.

Perşembe, Kasım 16, 2006

"Jose Mourinho - Başarının anatomisi" yazan Patrick Barclay


Mourinho'nun adını İngilizler neden "Cose", Hispanikler neden "Hose" diye okuyor, anlamış değilim. Gerçi ne fark eder ki? Bana da "Mağræt" diyebilirler. İsmi "Dick" olanlar düşünsün.

[Anlayamadığım isimler arasında birinci sırada geliyor Dick. Yeni doğan çocuklarının uyuduğu yerde dikilen anne ve baba arasında yaşanabilecek bir diyalog yazalım:
Daddy - "Let's call him Dick",
Mommy- "You're a dick! He's my baby!"]

Mourinho'yla ilgili iki kitap çıkmıştı bu sene içinde. İkisini de aldım ama öncelikle Mourinho'nun da yakın bir arkadaşı olan Luis Lourenço'nun yazdığı kitabı okumuştum. Bu kitapta Mourinho'nun Barcelona'daki günlerinden başlayıp Abromovich ile anlaştığı güne kadarki kısım anlatılıyordu. Diğer kitapta ise, Patrick Barclay "Mourinho Vak'asını" daha geniş bir çerçeveden yazmış. Patrick Barclay'ın yazdığı, "Jose Mourinho - Başarının anatomisi" ismiyle Türkçeye çevrilen kitabın kapağında "şşş" işareti yapan bir Mourinho var. Bizit yayıncılıktan.

Chealsea'ye gelişinden başlayıp, hikayenin öncesine dönen, sonra tekrar Chelsea kısmına gelip, bir daha en başa dönen (bir ileri-iki geri hikaye kurgusuyla yazılmış) bir anlatıma sahip ikinci kitap daha fazla ilgimi çekti. Alıntı yapılabilecek çok yer var (hatta kitabın tamamını buraya yazasım geldi... ) ama ben bir paragrafı buraya yazmadan edemeyeceğim.

Kitabın 181nci sayfasında, "Şakadan anlamıyor mu? Ciddi olamazsın" adlı bölümde Mourinho'nun geçmişine gidiliyor. O kısımda Portekiz'in rejim değişikliği yaşadığı dönemlerden bahsediliyor ve Mourinho'nun bu değişim sırasındaki çocukluk günlerinden bahsediliyor. Mourinho'nun rejim değişikliği yaşamış ve eski rejimin nimetlerinden faydalanan bir aileden gelmesine rağmen yine de kolay bir hayat yaşamadığı anlatılıyor ve....

Portekizliler genellikle oldukça pasif insanlardır. Öyle ki, ülkede pazarlama ve medya alanlarında birçok anahtar pozisyon Brezilyalılar tarafından kapılmıştır. 2004 yılında bu eğilim kendini futbolda da göstermiştir. Portekiz, Avrupa Şampiyonası'na ev sahipliği yaparken, Portekiz takımından Brezilyalı Scolari sorumluydu. Bu olay 'ters kolonileşme' olarak bilinmektedir. Bu Mourinho'yu hiçbir şekilde etkilemedi.


Kitapta Mourinho'nun, Chelsea Premier Lig şampiyonu olduğunda "bir sembol" haline gelen "his amazing technicolour overcoat"unun hikayesinden, Mourinho'nun sinemaya olan düşkünlüğüne kadar neredeyse "her şey" var. Kitap, Mourinho'yu daha çok (liderlik tekniği açısından) Brian Clough ile karşılaştırıyor gibi görünse de... Rahatsız edici değil. George Best ile David Beckham'ı karşılaştırmak ne kadar mümkünse... (Belki mümkün ama mümkün olması, iyi bir şey mi? "Bizi bu karşılaştırmalar bitirdi" gibi bir söz edesim geliyor ama.. Boşver/boş ver. Amma çok "üç nokta" koyar oldum...)

YouTube'dan iki videoyu (her ne kadar YouTube'a gıcık olsam da) kullanacağım. Yukarıda bahsettiğim "Jose and his amazing technicolor overcoat" videosu çok hoşuma gidiyor. "Don't Look Back in Wenger" ve "Shut up Drogba". Damien Duff artık Chelsea'de değil ama Duff'ın geçenlerde izlediğim bir maçında, stadyum anonsunda Hibernian ile adının birlikte anıldığına dikkat ettim. Enteresan bir "sponsor" vak'ası olabilir. Araştırmam lazım. Şöyle ki, Damien Duff oyunda iken Hibernian insurance company ile Damien Duff ismi stadyumda anons edildi (maç sırasında). Garip.
Bir de Jon Culshaw'ın "Jose Mourinho" taklidi var. Fena değil.

Bir enteresan nokta daha. Jose and his amazing technicolor overcoat videosunu açtığınızda da göreceksiniz "Embedding disabled by request" yazısını. (Hani bir halta yaramayan embed bölümü var ya, orada işte.)


Sırada Bob Garfield var.

Post post: Dave'in sesi ile bir Mourinho videosu daha. Güzel yapım. Videoda da göreceğiniz Mourinho'nun ünlü not defterinin Moleskine "markalı" olmaması da enteresan. MK.

Pazartesi, Kasım 13, 2006

Bob Garfield


Bugün Adschoolİstanbul'un açılışı vardı. Konuşmacı olarak Bob Garfield davet edilmişti. Ben de gittim. Yarın-öbür gün yazarım.

Keyif elvermiyor, el vermiyor da olabilir. Nasıl yazılıyor bil...

Pazarlama Blogları Karnavalı XVII

Çarşamba, Kasım 08, 2006

Etkileşimli Pazarlama Zirvesi




22 Kasım'da Hilton Convention Center'da gerçekleşecek bu zirvenin programı açıklandı. Programa ulaşmak için tıklayabilirsiniz.

Pazartesi, Kasım 06, 2006

Karnaval XVI / Yazıyla On 6


Geleneksel Pazarlama Blogları Karnavalı on altıncı durağında. Altunizade'den bir sonraki durak oluyor. Edünya blogunda veya edunya blogunda. Bono'nun Edun markası ile bir alakası yok ama. Belirteyim dedim.

Linke binmek için kurdeleye tırmanıyorsunuz. Typepad'li ilk karnaval -sanırım- Neyran'da.

Fifa 07 Müzik Listesi (Resimli-Yorumlu) Kuşe Kağıda


Electronic Arts'ın Fifa serisi "bir âdet" oldu bizim için. Her yıl çıkacak yeni oyunun, en azından müziklerini merak eden bir kitlesi bile var.

Geçtiğimiz hafta içinde şarkıları liste halinde görünce dayanamadım, yanlarına küçük notlar yazdım.

Buradan "internet yanıltıcılarına" bir şey demek istiyorum. Şarkıları birbirine karıştırıyorsunuz da, eh be kuzum hiç mi açıp dinlemiyorsunuz şarkıları sonra???
Sağdan soldan indireceğiniz şarkılar yanlış çıkabilir. Dosya ismi vermeyi bile bilmeyen, müziği "motor sesini bastırmak" için kullanan kafaların ürettiği em pe üç'lere denk gelmezsiniz umarım. Hani "Love Story" indirirsiniz içinden "Marilyn Manson" çıkar ya... Onun gibi. "Love Story" yazarken dosya ismine açıp bir dinlemezler bile. O yanlış da "pîr tu pîr" yayılır gider...

Listeye yorum yazmaya sondan başlamıştım.. Eğer yardımı olursa...

1_ Angélique Kidjo - Wele Wele (Benin) - Bu müzik piyasada çok iyi satar ama beni pek çekmedi. Uluslar arası arenada fazla bilinmeyen diller (bilhassa İtalyanlar ve Güney Amerikalılar) sanki bestelenecek müziğe uygun bir "sözcük" seçip ondan şarkı yapıyorlarmış gibi geliyor bana. "Wele Wele" ne demek bilmiyorum. "A Wele Wele" diye tutturup giden bir müzikten bahsediyorum. Eskiden Mory Kante vardı hani "Yeke yeke" isimli şarkısıyla. Bu şarkıda da benzer havalar var. Bir de kadının sesi çok yaşlı kadın sesi gibi geldi galiba bana.. Mory Kante’yi özleyenlere güzel bir merhaba olabilir. Yeke’den biraz daha yavaş ama olsun. Benin de Afrika’nın batısında Burkina Faso ile Nijerya arasında bir yerdeymiş. Benin mi Senin mi anlayamadım. A wele wele wele wele...
2_ Belasco - Chloroform (İngiltere) – Bu da pek sarmadı beni ama 80'ler müziğini sevenlere hitap edebilir. 80’ler rock müziği havası var sanki daha çok. Sanırım vokal rahatsız ediyor beni ama beynimde müzik ile vokali ayırınca da pek sarmadığını hissediyorum. Yok yok, bana göre değil. 80’lerin rock müziğini sevenler beğenir diye tahmin ediyorum.
3_ Bersuit Vergarabat - O Vas a Misa? (Arjantin) - Ah, bu müzik çalar çalmaz insanın kendini Karayiplerde Barbados Adasına veya Hawaii’ye falan atası geliyor. Boynuna o aptal çiçek halkalarından assalar bile çekinmeden dans edersin bu müzikle. Bir uyarı: İnsanı tatil moduna sokuyor, aman dikkat diyeyim. Kışın dinlemek iyi olmayabilir. Bersuit Vergarabat’ın albümü de fena değil. Bir alttaki grupla (Bitman & Roban) bu grup (Bersuit Vergarabat) dikkatimi çekti. Arjantin ve Şili'ye selamlar.
4_ Bitman & Roban - Get On The Floor (Şili) - Aha. Oyunu açar açmaz ilk merak ettiğim müzik bu idi. Bu şarkı için aramaya başlamıştım şarkıların olduğu listeyi. İçinde piyano geçen müzikler dikkatimi çekiyor. Bu da dikkatimi öyle çekmişti. Pepe Deluxe’ten zevk alanlar Bitman & Roban’dan da zevk alacaktır diye düşünüyorum. Bol bol sample, bol bol elektronik. Şili’den katılıyorlarmış yarışmamıza. Başarılar dileriz. Bu şarkı güzel.
5_ Blasted Mechanism - Blasted Empire (Portekiz) – Fifa 07’de Tigarah'la birlikte kaçtığım bir müzik daha var. O da bu. Nedense zombiler Shaggy'yi öldürmüşler de cenaze töreninde bu müzikle harala gürele dans ediyorlarmış gibi geliyor bana. Korkunç. Şiddetle kaçınıyorum. Portekiz’den çıktıklarına da inanamadım. Giriş kısmına bakılırsa Hindistan falan zannedilebilir. Vokal girdiği anda hortlamış bir Shaggy çıkıyor ortaya! Sevmedim ben. Hatta menüye girip bu müziği ve Tigarah gibi sevmediğim müzikleri kapattım.
6_ Boy Kill Boy - Civil Sin (İngiltere) - Girişinden bir Damon Albarn (Blur) şarkısı çıkacakmış gibi yapıp insanı enteresan bir noktaya taşıyor bu şarkı. Nesi mi enteresan? Nakarat kısmı. Bence çok sağlam. I Will Survive’ın nakarat kısmındaki büyüye benzer bir büyü taşıyor bu şarkı... Alternatif Rock kategorisine konabilir sanırım bu şarkı. Meraklısına. Fifa 07’den.
7_ caBas - La Cadena de Oro (Kolombiya) - Menü müziklerinde sık sık karşıma çıkan bir müzik daha. Latin-müzik severlerin beğeneceği bir şey ama nedense bana pek hitap etmedi. E tabi arada dinlemek zorunda kalınca da bir iki sallıyorum Latinler öyle istiyor diye. Ricky Martin’i özleyenlere de güzel bir “hug” olabilir. Sanırım oyunun Hispanic pazarda hitap ettiği kitleyi düşünerek “oldukça sık çalan” şarkı olarak konumlandırmışlar. İki menü arasında zırt pırt çıkan şarkılardan biri de bu.
8_ Carlos Jean - Get Down (İspanya) - Bu şarkı baya iyi geliyor bana. Hip-hop sesini pek sevmem ama nedense bu şarkıya ısındım. “Wa wa waw wawa” bağırışı ve Carlos Jean verse'leri okurken altta çalan müzik çok sağlam. “Wa wa wa wa” desteği de renk ve dinamizm katıyor şarkıya. Black Eyed Peas'in “Let's Get Started” isimli şarkısına da benzetiyorum nedense (o şarkıyı da severdim ben). Elleri kolları kaldırıp rastgele dans edesi geliyor insanın. (rastgele dans etmek). Şarkı İspanya çıkışlıymış ama Carlos Jean’in ismi ile sesi arasında dağlar kadar fark var. Hispanic önyargısı olanlara bile tavsiye edilir. Hatta bu şarkının içinde ud veya kanun sesi de var sanki. İspanya’dan çıktığına (şu an bile) dinlerken inanamıyorum. Zamanını ve mekanını aşmış bir şarkı diyebiliriz bu eser için. Güzel seçim. On üzerinden on. Girişinden çıkışına kadar on numara.
9_ d.o.c.h.! - Was in der Zeitung Steht (Almanya) - Bir Alaman daha. Sesi biraz daha kalın bunun. Fazla sigara içmiş herhalde. Vokal tam Alaman işi. Marş havasından çıkamıyorlar bir türlü veya bize öyle geliyor.. Eğlencelik bir Alman çerezi işte. Kıpırdatır. Eğlenceli. İz bırakmaz ama en azından gazetede ne yazdığını merak ettirir.
10_ Elefant - Uh-oh Hello (A.B.D.) – Epik High'dan sonraki favorim bu idi. “Uh oh hellooo” diye bağırdığı nakarat kısmı çok hoşuma gidiyor. Müzik olarak da vokal olarak da beğendim nedense.. Bilinçaltıma mı girdi acaba, oyun menülerinde en sık karşılaştığım şarkılardan biriydi. Ama nakarat kısmı gerçekten güzel. Kısa ama güzel. “Uh oh helloooo” diye bağırası geliyor insanın. Alternatif Rock sınıfına giriyor. Sert müzik arıyorsanız pek size göre değil.
11_ Epik High - Fly (Kore) - Üzerine çok şey yazıldı, çok şey çizildi, çok şey söylendi.. :p Klibini izlemeyin de, nasıl dinlerseniz dinleyin. Trende, otobüste, tuvalette, kuyrukta, veznede, Vezneciler’de.. Fark etmez. İyi şarkı. 90’lardaki pop müzik tadını arayanlara 2000’li yıllardan bir öpücük gibi. Klibini izlerseniz, Sniperwoman’ı daha önce hangi çizgi roman karakteri olarak gördüğünüzü düşünerek beyninizi meşgul edebilirsiniz yoksa beyninizi çok sinir edici bir şekilde ele geçiriyorlar. Meşgul olmayan beyni Koreliler kapar.
“Ta ta ta ta, A-a-a–a” ayrıntısını yakalayan kulaklara ve beyinlere selam olsun. :-)
12_ Fertig, los! - Sie ist in mich verliebt (Almanya) - Almanların neden dünya müziğinde fazla varlık gösteremediklerini bir daha hatırlatıyor bu şarkı. Sözlerini İngilizceye çevir, İngiliz müziği olsun. Almancaya bağlıyorlar bu durumu ama yoo, Almancada da güzel şarkılar üretilebiliyor. Tabi bir farkı olması lazım İngilizden Amerikalıdan. Die 3 Generation’un Leb! Şarkısı vardı bir zamanlar. Sözlerinin, İngilizce olduğunu varsayınca Amerikan veya İngiliz müziği zannetmeniz olası idi. Dağılmadılarsa hâlâ, elemanlarından biri Türk idi. Zamanında mailleşmiştik. Şarkıların sözlerini istemiştim, Türkçesinin yeterli olmadığını İngilizce veya Almanca yazmamı söylemişti. İngilizce cevap vermiştim ama o bir daha cevap vermedi.
Fertig, los! için Alman üretimi “bir Alternatif rock denemesi” diyebiliriz. En azından marş havası yok. Deine Herz’inizi Brennt etmez yani. (Artikel'i die miydi, der miydi, yoksa das mı?)
13_ Infadels - Can't Get Enough (Mekon Remix) (İngiltere) - Oyunun açılış müziği. Güzel. Bu şarkının çok fazla sayıda remix’i var. Bu yüzden Wikipedia’daki Fifa 07 sayfasının altındaki tanıtım videosunu indirip müziği dinleyebilirsiniz. (Şimdi baktım, videoları kaldırmışlar galiba.)
Benim Fifa oyunları için “favori açılış müziğim” henüz değişmedi. Fifa 2001’di yanlış hatırlamıyorsam.. Fatboy Slim remix’li bir Timo Maas şarkısıydı. Jenerik de çok hoşuma gitmişti. Yalnız oyun içinde hiçbir zaman Roberto Carlos’u çizmeyi başaramadılar ben ona yanıyorum. Fifa 07’deki de, Roberto Carlos’un kopyasının fotokopisinden bile kötü. Roberto Carlos’u hep bostan korkuluğu gibi yapmalarının arkasında başka bir sebep mi var, merak etmiyor değilim.
14_ Keane - Nothing In My Way (İngiltere) - Oyuna pek uyduramadım bu müziği ama... Fena değil. Yenildiğin maçlarda devre arasında çalarken, "niye öne geçemiyoruz bir türlü" diye derin derin düşündüren bir müzik. Fifa 07’i ilk açtığımda, çalar çalmaz “bu Keane’e benziyor” deyip de tutturduğum tek müzik. Biraz melankolik kaçtığını düşünüyorum nedense Fifa 07’ye.
15_ Malibu Stacy - Los Angeles (Belçika) - 80'ler ingiliz popu ile birleşmiş bir alternative rock şarkısı gibi. Belçikalı olduklarına inanamadım.
16_ Mellowdrone - Oh My (A.B.D.) - Bu da güzel Fifa müziklerinden. Gaz verici etkiye sahip. Girişi güçlü şarkılardan. Depeche Mode tadı veriyor sanki hafiften ağzıma. Oyunda sık sık karşınıza çıkabilecek şarkılardan biri daha. Giriş kısmı kulağımda çınlıyor çoğu zaman.
17_ Mobile - New York Minute (Kanada) - Kanadaymış demek. Fifa'da dikkat çeken şarkılardan sanırım sebebi “en sık çalan şarkılardan biri” olması. Oyuna yakıştırdım. Alternative rock havalı şarkılardan. Amerikalı olduklarını düşünmüştüm nedense veya zorlasan en fazla İngiltere olduğunu sanırdım.
18_ Morning Runner - Gone Up In Flames (İngiltere) – Hafife alıyorum sanırım bu şarkıyı. Bende hiçbir iz bırakmadı. Menülerde sık çalan şarkılardan. Tekrar dinlediğimde de yakalayamadı beni bir türlü. Yorum yapamıyorum o yüzden. Yoksa yaptım mı?
19_ Muse - Supermassive Black Hole (İngiltere) - Valla ben buna “çok sağlam müzik” derim. Apollo 440'den beklerdim böyle müzikler ama şimdi ne yapıyorlar onu bile bilmiyorum. Herhalde “getting high” oluyorlardır, “on their own supply”larında. Fifa 07'de oyun yüklenirken vakti geçirmek için çalan kısa kısa müzikler var. Bu müzikler, playlist’teki şarkıların içinden alınmış 5 saniyelik falan bölümler. O yükleme sırasında bu şarkının çaldığı maçlarda sanki daha iyi oynuyorum. Gaza getiriyor o giriş kısmındaki bölüm. Michael Jackson'a ve James Brown'a da bir teşekkür gönderelim buradan. Dünyaya armağan ettikleri bu ritm duygusu için. Bu şarkının başındaki vurmalı çalgılar "bir Michael Jackson ritm anlayışı"ndan çıkmış gibi duruyor da benim için. “Elektro güç” için de, elektriği bulan tüm personele ve teknik yapımda emeği geçen herkese teşekkürler. Vokaller için de Muse’a teşekkürler. Leo Fender’e de ampflikatör teknolojisini geliştirdiği için teşekkürler.
20_ Nightmare Of You - Dear Scene, I Wish I Were Deaf (A.B.D.) - Alternative Rock'lardan biri. Güzel. Klasik Amerikan alternatif rock müziği. Dawson's Creek devam ediyor olsaydı, kesin orada da geçerdi. Öte yandan nakarat kısmı çok “catchy” geldi bana.. Arkadaki vokaller de hoşuma gitti, 60'lar havası vermiş müziğe. Sipariş ettiğiniz İskender’i yediğiniz zaman “bu ne ya?” demeyeceksiniz. Beklediğiniz "İskender" tadı Nightmare of You ile size sunulacaktır.
21_ Outlandish - Kom Igen (Danimarka) - Girişi çok hoş. Ama sadece girişini beğendim. Eminem'in Stan'inin başında Dido'nun sample'ı gibi duruyor ama müzik girince Tigarah muamelesi görüyor benden. Sadece başını dinleyip geçiyorum. Danimarkalılarmış demek. Alman sanıyordum. Menüye girip kapattığım müziklerden biri. Giriş kısmını dinlemek için bile çekemeyeceğime karar verdim.
22_ Paul Oakenfold - Beatiful Goal (İngiltere) – Belli ki sadece bu oyun için yapılmış bir müzik. Paul'a bir türlü ısınamadım ben nedense. Beğenimi kazanmama genellikle çok yaklaşıyor ama... Hep uzakta kalıyor, ne bileyim. Bu müzik de güzel başlıyor da... Devamında uyuz bir bas ve sample yığını gibi geliyor kulağıma nedense. Paul Oakenfold ile henüz orta nokta bulamadım. Önümüzdeki maçlara bakıyoruz.
23_ Persephone's Bees - Muzika Dlya Fil'ma (A.B.D./Rusya) – Slav olduğunu vokaldeki kadının sesinden ve aksanından anlamıştım ama bu listeyi yorumlayana kadar asıl noktayı ifade edememiştim. Bu satırları yazarken çıktı, şöyle ki: “Pulp Fiction filminin Rusya versiyonunu düşünün.” İşte böyle bir şarkı. Hoş, güzel, enteresan ve neredeyse her zevke hitap edebilir. Nouvelle Vague sevenler bunu da sever diye düşünüyorum mesela.
24_ Plastilina Mosh - Peligroso Pop (Meksika) - Bilmem, ben sevdim bunu. Maçlarda devre aralarına da yakışmış, maçtan görüntüler gösterirken dinlediğimden midir nedir, hoşuma giden müziklerden oldu. İngiliz müziği tadında, Hispanik ögeler de taşıyan enteresan bir şarkı. Melez şarkı. “Hey, hey, hey” diye bağıran bir kız sesi var arkada, mesela o da Fransız gibi geliyor kulağa. Stereo Total’in vokalleri bu şarkıya karışmış gibi. Omo kadınlar kulübü varsa, Ono-severler kulübü de vardır.
25_ Polysics - Tei! Tei! Tei! (Japonya) - Japonları al, biraz elektroniklik kat, bol miktarda The Hives tadı ver, olsun sana “Polysics Tei Tei Tei”. The Hives'ı katmasan pek dinlenecek bir şey olacağını sanmazdım. The Hives, "bizim tadımızı çalıyormuşsunuz" dese onlara, şaşmam yani. Güzel müzik. İlk defa Japon işi bir müziği beğendim sanırım. Tigarah da Japon. Tiger’lar yesin Tigarah’ı. Kulağımı sağır ettiler.
Polysics ismi, İngilizce konuşmaya çalışan bir Almanın ağzından çıkmış gibi. Politics demek isterken Polysics demiş gibi.
26_ The Prototypes - Kaleidoscope (İngiltere) - Eskilerden bir şarkıya benzetiyorum ama hala çözemedim. 80'ler müziğini pek bilmem ama sanki o dönemden bir şarkıya çok benziyor. Sanki bir kadın sesiyle bu şarkıyı farklı bir tarzda (mesela pop) dinlemişim gibi geliyor. Fena değil. Eski bir pop müziğin rock cover’ı niyetine dinliyorum işte.
27_ Ralph Myerz and The Jack Herren Band - Deepest Red (Norveç) – Hmm. Enteresan yapımlardan birisi bu. 60’lar 70’ler rock havası var biraz. Gitar solosu bence çok güzel. Arka vokalleri de güzel. Akışı da hoş. The Doors’u anmak istemişler herhalde. The Doors tınıları, güzel basları, tatlı vokalleri olan bir şarkı. 60’lar ve 70’ler müziğini sevenler bu şarkıdan da lezzet alacaktır.
28_ Seu Jorge - Tive Razão (Brezilya) – İki odalı, bir salonlu ve bir banjolu enteresan şarkı. Fena değil hatta bir süre sonra eğlenceli bile olabiliyor. Sanki bir türlü şarkıya giriş yapamıyormuş gibi duruyor ama ana fikir zaten “şarkıya bir türlü başlayamamamak” da olabilir. Brezilyalıymış demek. İspanyol çıkar sanıyordum. Eh, aynı familya sayılır. Brezilya’da gece sahile gidip sakin-içinizin kıpır kıpır olduğu anlar geçirdiğinizi düşünün gecenin sessizliğinde ve dalgaların sesinde. Karşınızda yakamozlu deniz, uzaktan gelen bir müzik sesi ve sen aya bakıyorsun, yıldızlara kayıyor gözün, yıldızlar da kayıp duruyor... Hava kaygan olsa gerek.. Hepsinin özeti; sakin, güzel bir Güney Amerika şarkısı. Banjo da güzel. Banyonuzda hijyen.
29_ Shiny Toy Guns - You Are The One (A.B.D.) – Girişinden ötürü beni bir türlü cezbedemedi. Evanescence (nasıl yazıldığına bile bakmak istemiyorum) tarzı bir havaları var sanırım. Bir erkek başlıyor vokallere sonra kıza bırakıyor. Sırayla gidiyorlar böyle. Ben ısınamadım şarkıya. Sizi bilmem. Ben bu tonu bir türlü sevemiyorum.
30_ Stijn - Gasoline & Matches (Belçika) - Belçikaymış. Wow. Rowan Atkinson'un bir videosunu koymuştum Dailymotion’a. Aklıma hep o geliyor Belçika deyince. Hercule Poirot’nun yerini gasp etti zihnimde. Şarkı da fena değil. Elektronikimsi, tuhaf bir yapım. Karşıma çıktığı zaman kaçasım gelmiyor yani Tigarah gibi. Hangi türe ait olduğunu bile seçemiyorum. Fena değil, dinleyip kendiniz label’layabilirsiniz. (Label’layabilmek!)
31_ Suferosa - Royal Uniform (Norveç) - Başlangıcına bakarsan Franz Ferdinand şarkısı gibi duruyor ama sonra İngiliz pop'una dönüyor bir anda. “I get knocked down” diye bir şarkı vardı eski yıllarda, onu söyleyen grubun havası var sanki biraz bu şarkıda. Hah Chumbawamba. Chumbawamba özlemiyle dinleyebiliyorum bu şarkıyı da. Fena değil. Norveç’ten sıcak bir rüzgar. Stüdyoya 100-200 tane kızı tıkayıp kaydetmişler gibi. Tubthumper’ı yazan beyne selam olsun.
32_ Tahiti 80 - Big Day (Fransa) - Fransızlar beni şaşırtıyor yine. İngiliz sanırken Fransız çıktılar. Oyun içindeki atmosfere çok uygun bulmuştum bu müziği. Tahiti Eighty diye de geçiyor (Google’da arama yapmak için diyorum). Albüm kapaklarında ise 80 yazıyor. Tuhaf durum.
Yaylılarla desteklenmiş, 70’lerden gelme vokalleri olan eski (ve tatlı) müziklere benziyor. Elektronik müzik severlerin bu müziği pek seveceğini sanmam. Bir benzetme yapmam gerekirse, “Lock Stock and Two Smoking Barrel” filminde bir şarkı vardı, adı neydi, düşüneyim biraz, “Why did you do it” diyen, hmmm... Neyse, hatırlarım şimdi. Ondaki tada benzer bir tat alabildim bu müzikten de. “Neresi benziyor” diye sorarsanız “valla bilmem, benzettim işte” derim. Hah “The Strech”. (Hafıza yavaşlıyor sanki, hatırlamak için birkaç kelimeyle oyalamak gerekiyor...)
33_ The Feeling - Sewn (İngiltere) - Bu müzik de hoşuma gitti. Slow biraz. O yüzden oyunda ne işi olduğunu anlamakta zorlandım biraz ama olsun. İyi ki koymuşlar, yoksa karşılaşmamız daha sonra olurdu herhalde.. Nana nana na'sı çok hoş. Dailymotion'a Grimbsy Town ile attığım golü koymuştum. O videonun sonundaki highlights kısmında sesi azıcık açarsanız, altta bu müziğin çaldığını duyabilirsiniz.
Çok hoş bir melodi ve vokal. Fifa 07’yi beğenmiyor bile olsanız bu şarkı mutlaka sizi de yakalar. Üstelik kış da geldi. Sıcak bir çikolata eşliğinde, yorgun bir akşamı üç dakika içerisinde zihinsel bir yolculuğa dönüştürebilecek güçte bu parça. Elliot Smith sevenlerin bilhassa bu şarkıya bir kere kulak vermesini tavsiye ederim. On üzerinden on. Fifa müziği olarak da, kendi kategorisinde de.. Otur oğlum. On! Yüz! Bin! En yükseği hangisiyse ondan işte.
34_ The Pinker Tones - TMCr Grand Finale (İspanya) - Aa bu şarkı da çok hoşuma gitti işte. Air'in havası var baslarında (başlarında değil. BAS, base, bass). Vokal de Charles&Eddie havasında, 70'ler gibi. Marvin Gaye söylüyormuş gibi. İspanya'dan çıktığına şaşırdım bir de. İspanyollar çok sık şaşırttılar beni bu sefer. Önce Carlos Jean sonra Pinker Tones... The Million Color Revolution oluyor TMCR. Finali buysa, önceki turları merak ediyorum.
Güzel şarkıdır. Tavsiye olunur. Melodisi ve enstrümanları ve genel havası ve basları çok hoşuma gidiyor. Dedim ya, Air’in müziğini sevenler buna da bayılır diye tahmin ediyorum. Buna da on üzerinden on verebilirim. Air’den farkı, vokallerinin biraz daha fazla olması...
35_ The Sheer - Understand (Hollanda) – "We’ve got a situation". Eğlencelik bir alternative rock. Sıkı. Oyunun içinde karşılaştığımda hoşuma gidiyor bu müzik. Bunları da Amerikan sanıyordum. Hollanda demek. Hmm. Oyun dışında da iyi gidiyorlarmış.
36_ The Young Punx - You've Got To? (İngiltere) – İngiltere. Fatboy Slim Norman Cook’un memleketi. Bu arkadaşlar da Fatboy’un izinden gidiyorlar sanırım. Güzel eser yapmışlar. Paul Oakenfold ile Fatboy arasında kalanlar Young Punx’tan hoşlanacaktır diye tahmin ediyorum. Fifa serisi için güzel bir deneme olmuş. Derslerine iyi çalışmışlar. Bravo. Ama Fatboy’u aşmalarını beklemeyin bu şarkıda.
37_ Tigarah - Girl Fight (Japonya) - Oyun sırasında çaldığında bir an önce müziği kesmek için menü değiştirdiğim tek şarkı! Japonya’dan çıktığına şaşmamak lazım. İğrenç buluyorum bu şarkıyı. Bu tarz şarkıları sevmiyorum ben. Vokaldeki kız da sesiyle sinirimi kaldırmaktan başka bir işe yaramıyor. Vıyak vıyak bağıran bir müzik izlenimi bırakıyor bende. Şiddetle sakınıyorum. Menüden girip şarkıyı da kapattım (biraz geç fark ettim müzik kapatabilmeyi ama olsun.) Klibine bakmadım ama şarkı ismine bakılırsa dikkat çekmek için iki kızı da birbirine vurdurup “cat fight” yaptırmışlardır diye düşünüyorum. Toyota, Sony ve Panasonic’i armağan ettikleri için tutuyorum Japonya’yı beyin haritamda yoksa Memories of a geisha’mıydı neydi, o filmden sonra iyice silmeye karar vermiştim Japonları. Kendi tarihini anlatan (tarihleri de sanki sadece geisha’lara dayanıyor) bir film çekeceksin ve tüm karakterler İngilizce konuşacak!!! Karşıma “geleneksellik” palavrasıyla çıkmasınlar bir daha. Tigarah da çıkmasın. En iyisi Google, Japonya’yı da alsın. İnamoto’yu da gönderirler herhalde yakında... Ben anlayamadım bu Japonları. Valla. Saçlarını da sarıya boyamıyorlar mı.... Boyanın miligramını milyon dolara satmak lazım.
38_ Trash Inc. - Punk Rock Chick (Lübnan) - Vay be, Lübnan'da savaş var, bunlar bu müziği yapmışlar demek ki. Bravo. Geçtiğimiz senelerde bir tekno şarkı vardı "Satisfaction" diye. Ona benzetiyorum. Eh. O şarkının üzerine birkaç programlama daha yapmışlar sanki sadece... Tekno müzik arayanlara.. Just another beat.
39_ Us3 - Kick This (İngiltere) - Ben Cantaloop isimli eserlerinden ötürü yıllardır US3'yi hep Amerikalı sanırdım! Bu şarkılarını beğenmedim. Düdük müdük... A yok olmamış. Nerede bizim eski US3? US ibaresi var diye onları da Irak’a mı gönderdi acaba Bush?
40_ Young Love - Discotech (A.B.D.) - Fifa’da en sık çalan müziklerden biri daha. Alternatif diyeceğim ama vokalleri göz önünde bulundurursam diyemiyorum. Pop diyeceğim ama çok fazla rock havası var. İngiliz yapımı gibi duran bir havası da var. ABD’ye de uymuyor. Çözemedim bu şarkıyı. Nakarat kısmında “düz kontak” diyor sanki. Hehe. Sanki müziğin her türünü tek bir şarkıya nasıl sıkıştırırız diye uğraşmışlar gibi duruyor. Bir de sanki The Clash’e aşırı derecede hayran oldukları izlenimi veriyorlar bana. Daha gençler. Ondandır belki. Vokaldeki adamın sesi de Seal’e mi benziyor ne? Tanıdık geliyor da kulağa...

Pazar, Kasım 05, 2006

Keyword Swordfish


Porno Filth Funny

Yukarıdaki videoyu Dailymotion'a yükledikten 20 dakika kadar sonra 60 küsur defa izlenmiş olduğunu gördüm!!! Belki daha kısa bir zamanda gerçekleşmiştir... Fark etmem için yükledikten sonra ana sayfaya dönmem gerekiyordu, ben uzun süre aynı pencerede kaldığım için şimdi gördüm. Kabahat bende olsa gerek... Öyle dosya ismi mi verilir.

Newspaper ismiyle yüklediğim video ise 1 haftadır orada durmasına rağmen sadece 8 kişi tarafından izlenmişti. Kendimi bu sayıdan düşersem, 7 kişi eder..

Grimsby Town ile attığım golü de izleyen 86 kişi olmuş. Ona da şaşırmıştım.

YouTube, Dailymotion'ı öpsün.




Daily Star Funny

Yukarıdaki video da güzel bir espri içermektedir. Mesaj kaygılı...