Murat Kaya

Pazartesi, Ocak 29, 2007

internete bir şey koymak

(Sobelenmişim postunda adı geçen) Yakup Hoca, ortaokuldayken bir dönemliğine gelmişti bizim matematik derslerine. O zamana kadar "doğru başladığı için tam puan almak" gibi bir düşünce aklımda yer etmiyordu. Bu olayın beni bu kadar fazla etkilemesinin sebebi işte bu düşünceye sahip olmam idi. "Nasıl olur da sadece bir soru yaptığın sınavdan -yasal yollarla- 50 alırdın?" Ben bu soruyu belki de yıllarca düşündüm beynimin köşelerinden birinde...

O dönemde dikkat ettiğimiz bir "düşünce" daha vardı. Sene başında ilk dersine giren hocalara hep aynı soruyu sorardı içimizden birisi: "Hangi üniversiteden mezunsunuz hocam?" Yakup Hoca Boğaziçi mezunu idi. Boğaziçi mezunu hocalar daha bir havalı gelirdi bize. ODTÜ'lü hocalar hakkında bendeki izlenim tam oturmuş değil. Bazıları eğlenceli olurdu bazıları da kasvet verecek kadar sıkıntılı. Hepsi bir şekilde biz öğrencilere ilham vermiştir. Yakup Hoca ise bana bu düşünceyi armağan etmişti -farkında olmadan. Başıma ilk defa böyle bir şey gelmişti. (Ortaokul öğrencilerinin başına çok sık "bir şey" gelmezdi o sıralarda, şimdi bilmiyorum)

Şimdi düşünüyorum da, bundan çok değil, on sene öncesinde filmlerde karşılaştığımız bir cümle idi: "İnternete koyup yaymak."
Milyarlarca insan bunu filmlerde izlerdi fakat milyarlarcası da "internete bir şeyin nasıl konduğunu" bilmezdi. O yıllarda ben de sadece "internet tüketicisi" idim. İnternet bile bana çok tuhaf geliyordu çünkü ben bir resim dosyasının bile koskoca bir diskete sığmadığı bir bilgisayar jenerasyonundan yakalamıştım bu PC dünyasını. Web sitelerinde karşımıza küt diye çıkan resim dosyalarına bile şaşırıyordum. Video ise sadece "cd'lerde" karşıma çıkan bir şeydi ve elbette çok kalitesiz bir video neredeyse cd'nin kapasitesinin yarısını dolduruyordu. Bilgisayarın hard disc'i 1 GB kapasiteli idi. (fazla büyük geliyordu o sıralarda 1 GB kapasite. 900 küsur MB'lik bir alanı kullanıyorduk onda da.)

İnternete bir şey koymak.

Filmlerde, ulusal medyada yer alamayacak veya sansüre uğrayabilecek şeyleri özgür bir biçimde tüm dünyaya ulaştırmak için kullanılan bir unsur idi bu cümle. İnsanlar görmek ister. İnternet de gösterir. İnsanlar bilgiye ulaşmak istemez, bilginin onlara ulaşmasını ister. Bir Türkçe hocamız da yine Yakup Hoca gibi aklımda yer etmiş bir şey demişti bize o yıllarda: "Bir gün herkes batının yazdığı, yaptığı, düşündüğü şeyleri düşünüp o filmleri, o romanları, o şeyleri yapabiliyor olacak." Konu oraya nereden gelmişti hatırlamıyorum ama filmlerde on sene önce görüp de kimsenin "know-how'ını bilmediği" şeyleri artık herkesin yapabiliyor olduğunu her görüşümde aklıma hocanın bu sözleri geliyor. (Daha derinlere çekiyor sonra. Yüzeyde kalabilsek iyi.)

DailyMotion, YouTube, Flickr, Picasa, Blogger, Wordpress... Bunların hepsi, o filmlerde insanların karşısına çıkan fakat bilemedikleri şeyleri kolayca koyabilmek için var. "Herkes internete bir şey koyabilir" diyor yani. Hepiniz, istisnasız hepiniz!. Ne koyacağınız ise sizin vizyonunuza kalmış. Kimi için dünyanın en büyük problemi dişindeki ağrıdır, kimi için de insanların "ne dediği belli olmayan müzikleri" dinlemeleri.

Yakup Hoca'nın yıllarca bana düşündürttüğü şeyi, filmler de tüm insanlığa bir on yıl kadar düşündürtüp sonra bu enstrümanlar ile yorumlattı. Yorumlatmaya da devam ediyor. Ne garip.

İki yüzyıl önce denizde gezen korsanlar şimdi web denizinde sörf yapanların arasında yüzmeye çalışıyor. Kimsenin yok dedesinden bir farkı.