Murat Kaya

Pazartesi, Ocak 29, 2007

internete bir şey koymak

(Sobelenmişim postunda adı geçen) Yakup Hoca, ortaokuldayken bir dönemliğine gelmişti bizim matematik derslerine. O zamana kadar "doğru başladığı için tam puan almak" gibi bir düşünce aklımda yer etmiyordu. Bu olayın beni bu kadar fazla etkilemesinin sebebi işte bu düşünceye sahip olmam idi. "Nasıl olur da sadece bir soru yaptığın sınavdan -yasal yollarla- 50 alırdın?" Ben bu soruyu belki de yıllarca düşündüm beynimin köşelerinden birinde...

O dönemde dikkat ettiğimiz bir "düşünce" daha vardı. Sene başında ilk dersine giren hocalara hep aynı soruyu sorardı içimizden birisi: "Hangi üniversiteden mezunsunuz hocam?" Yakup Hoca Boğaziçi mezunu idi. Boğaziçi mezunu hocalar daha bir havalı gelirdi bize. ODTÜ'lü hocalar hakkında bendeki izlenim tam oturmuş değil. Bazıları eğlenceli olurdu bazıları da kasvet verecek kadar sıkıntılı. Hepsi bir şekilde biz öğrencilere ilham vermiştir. Yakup Hoca ise bana bu düşünceyi armağan etmişti -farkında olmadan. Başıma ilk defa böyle bir şey gelmişti. (Ortaokul öğrencilerinin başına çok sık "bir şey" gelmezdi o sıralarda, şimdi bilmiyorum)

Şimdi düşünüyorum da, bundan çok değil, on sene öncesinde filmlerde karşılaştığımız bir cümle idi: "İnternete koyup yaymak."
Milyarlarca insan bunu filmlerde izlerdi fakat milyarlarcası da "internete bir şeyin nasıl konduğunu" bilmezdi. O yıllarda ben de sadece "internet tüketicisi" idim. İnternet bile bana çok tuhaf geliyordu çünkü ben bir resim dosyasının bile koskoca bir diskete sığmadığı bir bilgisayar jenerasyonundan yakalamıştım bu PC dünyasını. Web sitelerinde karşımıza küt diye çıkan resim dosyalarına bile şaşırıyordum. Video ise sadece "cd'lerde" karşıma çıkan bir şeydi ve elbette çok kalitesiz bir video neredeyse cd'nin kapasitesinin yarısını dolduruyordu. Bilgisayarın hard disc'i 1 GB kapasiteli idi. (fazla büyük geliyordu o sıralarda 1 GB kapasite. 900 küsur MB'lik bir alanı kullanıyorduk onda da.)

İnternete bir şey koymak.

Filmlerde, ulusal medyada yer alamayacak veya sansüre uğrayabilecek şeyleri özgür bir biçimde tüm dünyaya ulaştırmak için kullanılan bir unsur idi bu cümle. İnsanlar görmek ister. İnternet de gösterir. İnsanlar bilgiye ulaşmak istemez, bilginin onlara ulaşmasını ister. Bir Türkçe hocamız da yine Yakup Hoca gibi aklımda yer etmiş bir şey demişti bize o yıllarda: "Bir gün herkes batının yazdığı, yaptığı, düşündüğü şeyleri düşünüp o filmleri, o romanları, o şeyleri yapabiliyor olacak." Konu oraya nereden gelmişti hatırlamıyorum ama filmlerde on sene önce görüp de kimsenin "know-how'ını bilmediği" şeyleri artık herkesin yapabiliyor olduğunu her görüşümde aklıma hocanın bu sözleri geliyor. (Daha derinlere çekiyor sonra. Yüzeyde kalabilsek iyi.)

DailyMotion, YouTube, Flickr, Picasa, Blogger, Wordpress... Bunların hepsi, o filmlerde insanların karşısına çıkan fakat bilemedikleri şeyleri kolayca koyabilmek için var. "Herkes internete bir şey koyabilir" diyor yani. Hepiniz, istisnasız hepiniz!. Ne koyacağınız ise sizin vizyonunuza kalmış. Kimi için dünyanın en büyük problemi dişindeki ağrıdır, kimi için de insanların "ne dediği belli olmayan müzikleri" dinlemeleri.

Yakup Hoca'nın yıllarca bana düşündürttüğü şeyi, filmler de tüm insanlığa bir on yıl kadar düşündürtüp sonra bu enstrümanlar ile yorumlattı. Yorumlatmaya da devam ediyor. Ne garip.

İki yüzyıl önce denizde gezen korsanlar şimdi web denizinde sörf yapanların arasında yüzmeye çalışıyor. Kimsenin yok dedesinden bir farkı.

Pazar, Ocak 28, 2007

pofff

Blogger çok fena sıkıştırdı. Dashboard'da karşıma çıkan "görevli"den kaçabiliyordum bugüne kadar ama bugün "çıkışları tuttuk, artık kaçamazsın" dediler.

"Skip this step" opsiyonunu da kaldırdıkları için kendilerini kınıyorum. Şiddetle! Demek ki "old blogger'lara ölüm!" diyen birileri olmuş oralarda. Neslimizi tükettiler! Bravo!
Demek ki kapatmak için son müşterinin dükkandan çıkmasını beklemek yerine direkt olarak "dükkanı kapattık" deyip apar topar dışarıya atıyorlar müşteriyi. Bu kabalığın hangi tarafı "marketing"?

Kınıyorum bu durumu! Sesimi çıkarıyorum! Kabalıktır bu.

Cumartesi, Ocak 27, 2007

Sobelenmişim

Gaye sobelemiş beni. O "mimlendim" demiş ama olsun, ben "sobelendim" diyeyim. Bloglar arası oyunlardan bir yenisi daha oluyor bu akım: "Hakkımda bilmediğiniz beş şey" diye anlatıp sobelemek. Bir sonraki sobe dalgası ne hakkında olacak acaba. Beğenmezsem mızıkçılık yaparım. Ona göre:-)

1. İlkokuldayken çok kavgacıydım, nedense. Ortada bir sebep yokken zil sesini (teneffüs zili=Pavlov'un zili) duyduğumuz gibi birbirimize dalardık. Yumruklar havada uçuşurdu. Neden kavga ediyor olduğumuzu bile anlamadan birbirimize saldırırken bulurduk kendimizi. Şimdi o günleri hatırlayınca gözümün önüne, durduk yere birbirine saldırarak oynayan kedi ve köpek yavruları geldi. Birbirinin yakasına yapışıp filmlerde gördüğü kavga sahnelerinin aynısını yapmaya uğraşırken gerçekten kavga eden çocuklar. Kimse çıkıp "medya çocukları etkilemiyor" demesin. Onu da döverim. (İlkokul biter bitmez uslu-puslu bir çocuk oldum. Hâlâ da öyleyim ama, "medya etkilemiyor" diyeni döverim. Bırak çocukları, düşünceleri oturmuş sanılan yaşlı-başlı insanları bile ne kadar fazla etkilediğini adın gibi biliyorsun. Tabi kendi adını doğru biliyorsan.)

2. Ortaokuldan başlayarak berbat bir matematik öğrencisiydim. Tüm matematik öğretmenlerinden nefret etmemi sağlıyordu doğal olarak bu durum. Sadece bir tanesini çok sevdim. Adı Yakup idi. Dört soru sormuştu. Ben bir tanesini yapabilmiştim, bir tanesini de denedim ama olmadı. Zayıf alıp o sene de matematikten kalacağımı düşünürken, geçmem için gerekli notu, yani 50'yi vermişti bana. Yaptığım tek soru doğru imiş, diğerinin de sadece başını yazıp bıraktığım için "doğru başlamış" diye varsayıp ona da tam puan vermişti. Yakup Hoca da olmasaydı herhalde lise sonda matematik sınavında bana 100 veren hocadan bahsedecektim her zaman. Türev-integrali öyle iyi öğrenmiştim ki, neredeyse Fen sınıfındakilere bile ders verebilecek kadar iyi biliyordum. Enteresan. Hatta sınavlar boyunca kopya vermişliğim bile vardır. ÖYS'de herkesin yapabildiği sayı problemlerinde tökezleyip türev-integral sorularında full çeken tek öğrenci bendim herhalde. Hepsi Yakup Hoca'nın verdiği gaz ile olmuştu. Psikoloji dersleri ile sosyoloji-psikoloji konuları ile de tanışınca "motivasyonumu sağlarsanız, aya bile çıkarırım sizi" diyesim gelirdi. Demedim.

3. Liseden mezun olur olmaz (çoğu üniversite öğrencisi gibi) ben de saçlarımı uzattım. Bizim dönemimizde lise ve dengi okullar [şu lafın ne anlama geldiğini hiçbir zaman anlayamadım] çok sıkı idi (ya da bizimki sıkıydı, bilmiyorum). Şimdi okula jöle ve Pumaları ile giden öğrencileri görünce şaşırıyorum. Bizim zamanımızdaki bu baskının sonucu olarak (herhalde) birçok genç üniversitede uzun saçlı olarak gezmiştir. Yönetim-Organizasyon hocamız olan Ayşe Hoca bir derste kafama sarılıp "bayılıyorum ben bunun saçlarına yaa" diyerek en önde oturan "beni" kıpkırmızı bir utanca terk etmişti. Çocuk sever gibi sevince üniversitedeki koca çocuğu, rengi atar tabii. (O günlerden bir anım.) Sonra saçlarımı kestirip rahat ettim. Şu anda beni tanıyanlar benim de bir zamanlar saç uzattığımı duyunca genel olarak "iyi ki kestirmişsin" diyorlar. (Bugüne bakarak dünü hayal etme yaklaşımı). "Gitar çalıyor musun" sorusuna artık cevap vermiyorum. Beni bir defa bile gitar çalarken görmemiş olmasına rağmen "abi bizim konserde gitar çalar mısın" diye soran çocuğa "çalarım ama bana yetişebilir misiniz, bilmem" dediğim için pişmanım. (Gına gelmişti, napayım)

4. Hayır. Gitar çalmıyorum. Satın almak varken neden çalalım? Haydut muyuz biz? Neyse, şaka bir yana bu duruma en çok Joe Satriani memnun oluyor zaten. Ben de -arada bir - "iyi ki çalmıyormuşum" diyorum. En fazla konuşmak için insanların karşısına çıkabilirim. -şimdilik- bir gün kafam atarsa, 40'ından sonra da öğrenip gelebilirim. Belli olmaz. Yakup Hoca gitar dersleri vermeye başlarsa... Kafam da kolay kolay atmaz. Müzisyen disiplini de o kadar kolay değildir bu arada.

5. Az önce telefon çaldı ve telefonda konuşurken beşinci maddeyi buldum: Telefonda konuşmak bana her zaman sıkıntı/eziyet/fenalık vermiştir. Sebebini bulabilmiş değilim ama telefondaki konuşma sesim çoğunlukla karşı tarafın "yeni uyandırdım galiba" tepkisi vermesine neden olur. Telefondaki sesimi duyup beni uyuyor zannedenler, sarhoş zannedenler, görüşmek istemediğimi zannedenler bir araya geldiğinde belki bir ordu bile kurulabilir. Telefonda bana "yüz milyon dolarlık ödülü sen kazandın Murat" diyen kişi de aynı ses ile karşılaşabilir. Dünyanın en büyük konkurunu kazandığımızı telefonda bir başkasına haber verirken de aynı ses tonu ile konuşabilirim. Hiç kimse üzerine alınmasın zaten ben o sırada size telefonda açıklamasını yapıyor olurum.

Şimdi sobeleme sırası bende ve sanırım üç kişiyi sobelememiz gerekiyor. Mazhar'ı, Fuat'ı ve Özkan'ı sobeliyorum. Şaka şaka.

Onur, Meltem ve Arzu . Hadi.

Perşembe, Ocak 25, 2007


Bir de böyle bir şey var. Bakmak için resme tıklayınız. Kapağa binebilirsiniz.
YENİ.

Çarşamba, Ocak 24, 2007

WOMM'a kulaktan kulağa demek yerine "kulaktan ağıza pazarlama" demek istiyorum. Kulağınla duyduğun şeyi, ağızın ile anlatmandan geliyor. Kulaktan kulağa ile ağızdan ağıza pazarlama lafına da alternatif oluyor. Neden olmasın? Belki tutar.
Kulak kulağa fısıldamaz, fısıldaması için bir ağız lazım.
Ağız da duymaz, duyması için bir kulak lazım.

Pazartesi, Ocak 22, 2007

Smart Marketing Journal Ocak 2007

Çıktı. Burada. Ben de varım.

2

Çarşamba, Ocak 17, 2007

Mediacat WOMM Konferansı yapıyor

Duymuşsunuzdur.
Mediacat, 6 Mart'ta İstanbul'da bir WOMM konferansı gerçekleştirecek.
Blogların da bir WOMM aracı olmasından kelli bizlere de birer davetiye verme nezaketini gösterdi Mediacat. Bu davetiyelerden birini kazanmak için diğer bloglara da bakabilirsiniz. Bu kampanyaya katılan blogların adreslerini alta ekleyeceğim.

Murat Kaya Blog ise bu davetiyeyi vermek için şöyle bir yol izlemeye karar verdi: Hayatın içinden "işte buna WOMM denir" diyeceğiniz bir şeyleri bu postun altına yorum olarak yazın. Anlatın. Tek bir cümle ile veya uzun bir anlatım ile. Siz karar verin. Elbette birden fazla şey de gelebilir aklınıza. Her birini ayrı bir yorum olarak girin.

Mesela bu mahallenizdeki bir bakkal olabilir, o sırada dinlemekten vazgeçemediğiniz bir şarkı olabilir, internet alışverişlerinizde tercih ettiğiniz bir site olabilir, dinlediğiniz radyo istasyonu olabilir.. Şöyle azıcık düşününce, şimdiye kadar yaşadığımız olumlu şeyler üzerine ne kadar fazla konuştuğumuzu fark ediyoruz. Mesela ben en son UPS ile yaşadığım olumlu bir deneyim üzerine deneyimler-net'te UPS'i anlattım, merak edenlere.

Bu konferans 6 Mart'ta Swissotel'de gerçekleştirilecek ve George Silverman, Dr. Walter J. Carl, Dave Balter gibi WOMM'un uluslar arası ağızları WOMM'u anlatacak. "Master of ceremonies" ise Cenk-Erdem ikilisi. Haydi bakalım.

Peki seçimi nasıl yapacağım: Okuduğum zaman "işte bu yorum kazanmalı" dediğim yorumu seçerek veya "işte bu yorum kazanmalı" dediğim yorumları belirleyip Alper Akcan ile bir seferde karar vererek. Objektif değilmiş gibi görünüyor olabilir ama bu "dünyada kim ve/veya hangi kurum tamamıyla olarak objektif" gibi bir düşünceyi de beraberinde getirir. Üstelik burası zaten bir blog. :-)
Ünlü Yunan filozofu Anonymous'un adıyla yorum yapacak olanlar da isterse mail atabilir. Yan tarafta kocaman mail adresim yazıyor ve üstüne tıklayınca boş bir sayfa açılıyor. Bu kadar kolaylık sağlayan bir blog da olmaz artık:)
28 Ocak'ta bitiyor. Karar vermek için bir güne ihtiyacımız var.

Bu kampanyaya katılan diğer bloglar ise aşağıda. (Güncellenecektir)
Webrazzi'de Arda Kutsal.
Anafikir.com'da Selim Yörük.
MarketingMa'da Alper Akcan.
Eylülce'de Gaye Ör.
İnteraktif Yaklaşım'da Murat Buyurgan.
Pazarlama Yazıları'nda Cengiz.
Antifit'te Alemşah. (YENİ)
Molaverrahatla'da Arzu. (YENİ)

ve Final Blogistan'da Zeynep Özata, A. Selim Tuncer, Tunç Kılınç, Barış Erkol ve Serdar Öner (YENİ YENİ YENİ YENİ YENİ)

Haa bir de;
Perküsyonda hassâsiyet.
(Bu post'u iki defa yazmak zorunda kalınca, insanın canı sıkılıyor tabi. Biraz espri katmak istiyor.)


[Son güncelleme 24 Ocak 2007 Çarşamba]

Pazartesi, Ocak 15, 2007

Blogger Beta versiyon

Dün blogger'a (bu blog için hâlâ old-blogger'ı kullanıyorum) girdiğimde "beta versiyonunuz hazır" dedi bana. Eğer bundan bir ay kadar önce, blogger bana bu opsiyonu sunsa idi hiç düşünmeden beta versiyona geçerdim ancak şimdi çekincelerim var.

Otobüste isimli bir blog projemiz daha var. O blogu beta versiyona geçirdiğimizde küçük de olsa problemler yaşadık. Mesela değişen template'lar, basit müdahalelerde bile başarısız olmamız... Çekiniyorum beta versiyona geçmeye. Otobüste'de diğer katılımcıların beta versiyonuna geçmesi sancılı bir süreç oldu. Beta-blogger'da yenilik olarak etiketlemeden başka yenilik göremedim. Yeni template sunmak yerine, eskileri yeniye çevirmeyi tercih ederek blogger belki büyük bir hata yaptı. E bana ne? Bardağın yarısı boş demek, ne blogger'a kazandırıyor, ne de bana.

Sanırım old-blogger'da kalmaya devam edeceğim. Beta versiyona geçtiğimde, değiştirilmesi gereken bir sürü Türkçe karakter hatası olacak - en azından.

Bu da, "geçmiş deneyimlerin, gelecekteki kararları etkilemesine" bir örnek olarak blogdaki yerini alacak. Blogger, old-blogger'ı tamamen kaldırana kadar buradayım. Sonrasında typepad mi olur, wordpress mi olur yoksa başka bir şey mi olur... Bilinmez.

Karnaval XXVI / yazıyla 26


Son zamanlarda karnavalları kurdeleyemedim. Hem yılbaşı tembelliğimden hem de karnavalların internet tembelliğime denk gelmesinden dolayı...

Bu hafta karnaval Anafikir.com'da. Bu seferki karnavalda oradan oraya gidiyorsunuz, o yüzden ben birkaç link vermek zorunda kalacağım. Bir de karnavalın ödülü var bu defa.

Karnaval post'u burada.
Karnaval ana sayfası ise burada.

Cumartesi, Ocak 13, 2007



Bu şarkı rüyama girdi bu gece. "Armand Van Helden - Hear my name'e bak!" dedi bir ses.
Geçen gün de rüyamda biri gelip bana "Mighty king kong adlı kitabı okudun mu?" diye sordu ters ters. Bak şimdi aklıma tekrar gelince Google'da aratayım dedim. Ne olduğuna dair en ufak bir fikrim yok. Sonuçlar burada.
King Kong diye bir kitap görüyorum da... Mighty King Kong diye bir kitap yok sanırım. İşin garibi soruyu Türkçe sorduğunu çok iyi hatırlıyorum ama soran kişiyi yolda görsem tanımam.

Cuma, Ocak 12, 2007

Tıkanma

Arada bir Fifa 07 oynuyorum. Hem kafamı boşalttığına inanıyorum hem de oynarken bir yığın futbol metaforu geliştirdiğime inanıyorum (kendi kendime).

Neyse, diyeceğim şu ki. En sevmediğim rakipler Güney Amerika takımları. Neden mi? Çünkü maça 5'li savunma ile başlıyorlar genel olarak. O savunmayı delmek için ya deliler gibi şut atmak zorunda kalıyorsun veya yan toplar ile denemeler yapıyorsun ya da orta sahayı ileriye alıp tek paslarla defansın arasından geçmeye uğraşıyorsun. / Bu sonuncusunu 5'li savunmaya karşı yapmak daha da zorlaşıyor tabii ki. (Mutlaka araya girip topu kesen bir "amca" oluyor - mahalledeki çocukların toplarını kesen amcalar gibi.)

O sırada aklıma şu geldi: Dünya üzerinde gelmiş geçmiş en büyük futbolcu olarak adlandırılan Pele'nin Güney Amerika'dan çıkması tesadüf değil. Brezilya'nın büyük futbolcular çıkarmasının ardında yatan şey de, oyuncuları küçük yaşta kum üzerinde oynamaya alıştırmaları değil (Bunun etkisi mutlaka vardır ama oranı %100 değil). Bu başarının nedeni bence 5'li savunmalar. Yani Güney Amerika futbolunda gol atmak aslında o kadar zor ki. Kaleye ulaşmanız için ya duran toplara ihtiyacınız var ya da yırtıcı/hızlı forvetlere. Yan toplar dolayısıyla oluşabilecek karambolleri de eklemek lazım.

1. Hızlı olacaksın, (Birçok Güney Amerikalı futbolcu, Avrupada yetişmiş futbolculara oranla daha hızlıdır.)
2. Duran toplara çok iyi vurabileceksin, (Ronaldinho gibi, Alex gibi)
3. Dengen çok iyi olacak, en küçük darbe ile yere yığılmayacaksın (Brezilyalı Ronaldo, denge konusunda zirve noktasıdır. Portekizli Ronaldo'yu demiyorum.)
4. Bir kaleci gibi güçlü reflekslere sahip olacaksın. Karambolde topun nerede kalacağı belli olmaz.

Güney Amerikalı futbolcular, Avrupalı birçok futbolcuda tek tek karşımıza çıkabilecek özelliklerin hepsini bir bedende buluşturmak zorunda kalıyorlar aslında. ("Uzmanlaşmanın canı cehenneme" durumu)
Brezilyalı olmadığı halde yukarıdaki özelliklerin tamamına sahip Avrupalı futbolcular da var. Aklıma gelen ilk örnek Thierry Henry (Arsenal). Bu kadar sağlam bir savunmayı aşabilen futbolcu zaten Güney Amerika'da "golcü" oluyor. Avrupa'ya geldiği zaman karşısında en fazla (o da savunma yaparken) dört tane savunma oyuncusu görüyor ve bu durumda o adamı tutabilene aşkolsun. (Brezilya'da parlayıp Avrupa'ya gelerek parlaklığına parlaklık katan adamlar futbol tarihi boyunca olmuştur ve olacaktır)

O halde.

Diyebiliriz ki; en zor şartlar altında yetiştirildiğinde başarılı olabilen adam, biraz daha kolay şartlarda çalıştığı zaman iki şey olabilir.
1. Daha büyük başarılara, daha kolay şartlarla birlikte yelken açar.
2. "Artık başarılıyım" diyerek yatar.

Bu durumda eğer Türkiye'de reklamcılığın en zor şartlarının bugünlerde yaşandığı düşünülürse (yani 2001 krizi sonrası)... Önümüzdeki yıllarda Türkiye'den uluslararası derecede başarı sergileyebilecek bir sürü reklamcı çıkabilir. Çünkü düşük bütçeler ile çalışabilen, fiyat kırma etkisine sahip bir sürü rakibin arasından sıyrılabilen, duran toplardaki başarısı ile gol atma isteğini kaybetmiş takımını bile ateşleyebilen Güney Amerikalı futbolcularla doludur aslında Türkiye.

Benzer bir düşünce ile şu anda en sıkışık ve zor günlerini yaşadığı düşünülen (piyasa içinden ve dışından) sektörlerin de yırtıcı oyuncular yetiştirebileceğini söyleyebiliriz.

Yeni bir şey değil aslında. Daha önceden bin defa söylenmiş bir şeyi, farklı bir şekilde anlatmış olduk.

Buna rağmen ayaklanan yalnızca fındıkçılar oldu. Bu da enteresan tabi.

Perşembe, Ocak 11, 2007

1


Herhangi bir şifresi yok. Öylesine koydum. Bu bir.

Çarşamba, Ocak 10, 2007

Tamamen Eğlencelik

Fotoğraftaki adamlar ne yapıyor olabilir? Tamamen eğlencelik bir post. Fotoya tıklayın, videoya götürsün.

Alttaki zımbırtı da, videodaki şarkının olduğu müzik kutusu. OK GO isimli grubun, "here it goes again" adlı şarkısı. Dedim ya, tamamen eğlencelik!

Pazartesi, Ocak 08, 2007

Demetri Martin MySpace dosyası


The Daily Show Demetri Martin
Video sent by NedDorsey

Demetri Martin, Conan O'Brien'ın programında skeçler yazarak ilk ününe kavuştu (Wikipedia tersini söylüyor. Demek ki izlediğim stand-up gösterisi, Conan O'Brien'dan önceki dönemlerine aitmiş). Benim onunla karşılaşmam ise MSN'nin Slate Magazine'i ile gerçekleşmişti. Ardından Conan O'Brien'ın programından ayrılıp komedi kulüplerinde kendi programını yaparak antrenman yaptı ve sonra kendi şovunu gerçekleştirdi. Yanlış hatırlamıyorsam yine Comedy Central'ın (HBO da olabilir) "özel şov"larından birinde izlemiştim sahnesini. İlk izlenim olarak "biraz durgun" kaldığını düşünmüştüm sahnede. Alıştığımız stand-up gösterilerinden biraz daha yavaş. Çok fazla aksiyon yapmıyor sahnede. Müzik ile de içli-dışlı ve bunu (yukarıdaki videoda da görebilirsiniz) şovlarının önemli bir kısmında kullanıyor. (Basit elektronik müzikler - bu videoda işlediği konunun jeneriğindeki gibi - ve akustik gitar ile fon müzikleri şeklinde. Sahne şovunda ise minik bir müzikal bölüm bile var.)

Geçtiğimiz sene, Daily Show'un bir bölümünde "katılımcı" olarak izlemiştim ve kadrolu "correspondent" olacağını düşünmüştüm ama izlediğim diğer bölümlerde pek rastlayamadım, bugüne kadar. O zamanlar "sideways" filmi ile tekrar canlanan "şarap çılgınlığı" üzerine bir dosya hazırlamıştı. (Dört dosyası varmış Daily Show'da, ben ikisine denk gelmişim şimdiye kadar. Öyle diyor.)

Bu programda da karşıma çıktı ve online arkadaşlıklar üzerine hazırladığı dosya ile o programın konuğu olan Julianne Moore'u bile etkilemiş. (Videonun sonuna o bölümü de ekledim, sohbet yarım kalıyor ama olsun... Merak eden, bulur, izler.)

Bir süredir Demetri Martin'le ilerleyen senelerde daha sık karşılaşabileceğimizi düşünüyorum veya bu şekilde niche bir kitle ile de devam edebilir. Bilinmez.
Fena değil. Gülmekten yerlere yatırmıyor insanı ama sıkılmadan izlettiriyor kendini. Bence.

Özellikleri; kendine ait çizimlere sıklıkla başvurması, gitarı ile kendisinin ürettiği basit müzikleri kullanması, gülümsemek ile ciddi duruş arasında gidip geliyor olmasına rağmen fazlaca mimik değişikliğinin olmaması, ayrıntılara da gizlediği mizah anlayışı. Bir de skateboard hastalığı var. Şimdilik bunları gözlemledim. Bir de Slate Magazine'deki basit yazma stili hoşuma gidiyordu. Bu programı izlerken de, yazdığı metinden aynı lezzeti aldım.

Meraklısına.


Videoyu daha büyük boyda izlemek isterseniz.... Buraya.

Pazar, Ocak 07, 2007

Yine Mourinho

BBC'nin Mourinho belgeseli gibi bir programı var. Az önce, sanırım sekizinci defa o programı seyrediyordum.
(Daha önceki postlardan birinde bahsi geçen) Patrick Barclay, bu programın bir yerinde Mourinho ile ilgili diyor ki:

"... he said it's taken me 15 years to become an overnight success."

İmrenilecek derecede güzel bir ifade.

Cumartesi, Ocak 06, 2007

Tabakları çekiverseydin bari kenara


Daily Show Ricky Gervais 13 December 06


Ricky Gervais. The Office diye bir dizi yaptı. Kendisi yazdı, kendisi de oynadı. "Enteresan" ve de "çalışan dostu patron imajı" çizmeye çalışırken güldürdü bizi. Dizi çok tutuldu, Coupling gibi Amerika'da buldu kendini. Amerikan versiyonunda oynatmadılar herhalde Ricky'yi. O da İngiltere'de tutturamadığı diziyi Amerika'ya hediye etti.

The Daily Show with Jon Stewart'ta The Office sonrası günlerini anlatıyor. Ricky'nin evindeki yemekli davetlere gitmemek için binbir sebep sayıyor aslında. Türkiye'de Tarkan "çişim geldi" dedi diye ne hallere düştü. Ricky bayrağı alıp daha ileriye götürdü.

The Office-severlerden birisi olan Alper Akcan'a ithaf ediyorum bu videoyu. :) Alper, Ricky'yle görüşürseniz bir gün, yemeği dışarıda yeme opsiyonunu kullan derim. Evi pek tekin değil sanki. :-)

Night at the Museum filmini seyretmedim henüz. Sohbete de konu olamadı bir türlü.