Murat Kaya

Cumartesi, Mart 31, 2007

Promosyon DVD'ler

DVD promosyonlarında bir problem var.
CD promosyonu olan dergilerde, bu kutular ile ilgili çok fazla problem yaşamadım.
Fakat DVD promosyonlarında, bir defa bile olmadı ki, açtığımda DVD durması gerektiği yerde duruyor olsun! Hepsi kutunun içinde dolanmaktan, dağıtımcıdan dağıtımcıya gezmekten... Çizik içinde kalmış oluyor.
Fabrikadan çıkarken nasıl göründüğünü bilmediğimiz için bir süre sonra çiziği olmayan DVD'lere "bu DVD problemli olabilir çünkü üstünde hiç çizik yok" diye düşünürken bulabiliriz kendimizi.
Hani bazı şeylerin artık "anormal" görünmeye başladığı için bir zaman geldiğinde "normal" görünmesi durumunda "anormal" algılanması gibi. Örnek mi? Kedi ile köpeğin birbirini yemesi "normal" ise bir gün YouTube'da göreceğin kedi-köpek dayanışması videosu sana "anormal" görünür.
Bu örnekler çoğaltılabilir.

Durması gerektiği yerden çıkmamış DVD' promosyonları istiyoruz. (DVD kutularının içinde DVD'nin takıldığı çıkıntıya ne dendiğini bilemediğim için böyle garip görünümlü bir cümle oldu.)

Cuma, Mart 30, 2007

Gürültü - Sessizlik / Sessizlik - Gürültü

Bu sabah uçuşan serçeleri izlerken ve çıkardıkları sesleri dinlerken aklıma geldi bu düşünce. Bir kuşun sesine bile tahammül edemeyen insanlar olabilir. Her dönem vardır, var olacaktır. Bu insanlığın suçu değildir (belki de bir suç bile değildir) ve birçok değişkenin bir araya gelmesi ile ortaya çıkmaktadır. Belki de hayat, birbiriyle bu kadar fazla iç içe geçmiş değişkenler yüzünden karmaşık görünüyordur. Halbuki, uzaydan bakınca, kendi halinde, sessiz sakin bir yer gibi durmaktadır.

[Bu metin tamamıyla kurgudur. Gerçek kişi ve olaylarla hiçbir ilgisi yoktur.]

Mutlak sessizlik isteyen bir Alman bilim adamı, bir gün çevresindeki kuş seslerini yok etmek için yeni bir araştırmaya başlar. Elinde bulunan araştırmalardan birinin sonucu da şunu göstermektedir; “Sessizlik, insanların iş hayatındaki verimi artırmaktadır.”

İnsanlara mutlak sessizliği sunarak, dünyayı zengin bir yer haline getirme fikri ile yola çıkar. Kuşları sessizleştirdiği zaman bazı insanlarda oluşabilecek “kuş sesi ihtiyacını”, bantlarda veya diğer formatlarda kayıtlı kuş sesleri ile tatmin etmeyi planlamaktadır.

Bu doğrultuda düşünceler ve bilgiler biriktirmeye başlayan bilim adamı önce bir “mutlak sessizlik odası” yapar. Odanın amacı, çalışmak isteyen kişiler için “mutlak sessizlik” sağlamasıdır. Duvarların ses geçirmezliği gibi, pencereler de dışarıdaki gürültüyü tamamen kesecek bir şekilde inşa edilmiştir.

Aynı günlerde Seattle’da bir bilim adamı ise aynı hedefe ulaşmak için “kulaklık” yoluyla bir çözüm getirmenin peşine düşer. Dünyadaki gürültü miktarından bağımsız bir şekilde “sessizliğin sesini” üretip kaydederek bunu kasetler ve CD’ler vasıtasıyla insanlara aktarmayı tercih eder.

Alman bilim adamı, araştırmalarının ikinci aşamasında, kuş sesleri üzerine çalışan Norveçli bir bilim adamı ile karşılaşır. Güney ülkelerinden birinde çalışmakta olan bu bilim adamının amacı ise nesli tükenen kuşların seslerini kaydedip bu sesleri dijital ortamda yeniden üretmek ve elindeki kayıtları kullanarak diğer kuşlarla iletişim kurup kuramayacağını öğrenmektir.
İki taraf da ellerindeki bilgileri paylaşır ve Alman bilim adamı kuşların sesini yok edebileceğini öğrenir ve çalışmasının akışını, projenin başındaki amacına direkt olarak ulaşmak üzere değiştirir: Kuşların seslerini yok ederek mutlak sessizliğe ulaşmak. Araştırmasına bu yönde devam eder. Kendi bölgesindeki kuşlar üzerinde çalışmaya başladığı sırada bir hayvansever grubu durumdan haberdar olur ve bilim adamını engellemek üzere çalışmalarını başlatır. Üzerinde oynadığı kuş çeşitlerinin sesini gerçekten kesmeyi başaran bilim adamı, araştırmasının devamı olarak, bu kuşların sonraki nesillerinde de seslerini koruyup korumadığını anlamak için beklemeye başlar.

Hayvansever grubun karşı çıkmasına aldırmadan işine bakan Alman bilim adamına bir itiraz da yine kendi meslektaşlarından gelir. Bir grup Fransız bilim adamı, Alman meslektaşlarının bu çalışmalarını yalnızca laboratuvar ortamında yapmasını ve çevredeki kuşlara zarar vermemesi gerektiğini hatırlatırlar. Alman bilim adamı bu duruma sinirlenir ve avukatı aracılığı ile bir açıklama yapar. Çevredeki kuşların seslerini kestiğine dair kimsenin ortaya bir kanıt koyamayacağını söyler. Bu açıklamanın ardından hayvanseverler grubu, sesleri yok edilerek doğaya salınan bu kuşların göç ettiğini veya düzenlerinin bozulduğunu kanıtlamaya çalışır. Sesleri kesilmiş kuşların bir kısmının da fizyolojik olarak değişiklikler sergilediğini gözlemleyen bir başka bilim adamı ise Alman meslektaşını doğanın dengesini bozduğu için dava eder.

Yeni doğan yavrularda seslerin kaybolmadığını gören bilim adamı, her yavru kuş için işlemlerini tekrarlar. Amacı, çevresindeki tüm kuş türlerinin sesini kesmesidir ve bu şekilde uçmalarını ister. Kuşların uçma sırasında çıkaracakları kanat seslerini göz önünde bulundurmamaktadır.

Bu sırada, “mutlak sessizlik odası” adı verilen yeri inşa eden firmadan bir ses mühendisi, mutlak sessizlik odasının da aslında tam olarak “sessiz” olmadığını ve bilim adamının bu çalışmasının saçma sapan olduğunu açıklar. Buna da kızan bilim adamı, çalışmalarının engellendiğini ve bilim yapmasına gösterilen tepkiyi insan haklarına aykırı bularak kendisi ile uğraşan tüm gruplara karşı dava açar.

Taraflar bir araya geldiği sırada, işler iyice karışır. Hukuk merci, olayları tek tek ele alarak sonuca ulaşmayı tercih eder. Alman bilim adamı doğadaki sesleri yok etme çalışmalarının insanlık için faydalı bir çalışma olduğunu iddia ederken, karşı tarafta bulunan çevreler gürültünün bir zararının olmadığını ve kontrol edilebilir olduğunu kabul ettirmeye çalışır.

Dava hâlâ sürmektedir. Seattle’daki bilim adamı ise sessizliğin sesini bulma çalışmalarına devam etmektedir.

Alman bilim adamının çalıştığı bölgede, sesi kesilen kuşların aralarında iletişim sağlayamadığı için zarar gördüğünü tespit eden Fransız bilim adamları karşı dava açmıştır. Kuşların göç yollarında bazı sapmalar da gözlenmiştir. Norveçli bilim adamı ise kuş sesinin bir “gürültü kaynağı” olarak görülmesinin zooloji bilimi açısından bir “faşizm” olduğunu söylemektedir. Doğanın dengesi, kuşların sesine de ihtiyaç duymaktadır. Dava sonrasında gerçekleştirdiği araştırma ile doğadan kuş seslerinin eksilmesi ile oluşacak çarpıklıkları sergilemesi Alman bilim adamı aleyhine bir delil olarak kullanılmak üzere mahkemeye sunulmuştur.

Alman bilim adamı ise karşı bir tez öne sürerek, kuşların sesini yok etmenin, kuşları ve diğer hayvanlarla olan ilişkilerini hiçbir şekilde etkilemediğini söylemektedir.

Davanın medya vasıtası ile haberlere taşınması ve bu konu ile ilgili televizyon belgesellerinin yapılması ile halk arasında da bir hareket gözlenmiştir. Alman bilim adamını “hayvanlara karşı şiddet” sergilediği için dava edenler olduğu gibi, Alman bilim adamına ellerindeki araştırma sonuçları ile destek olan farklı ülkelerden bilim adamları bulunmaktadır.

Mahkeme ise kuş sesini gürültü kaynağı olarak kabul edip etmeme konusunda kararsız kalmıştır ve dava gereksiz bulunduğu için düşmek üzeredir. Sürülerce kuşun sesini yok etmek vasıtasıyla doğal dengede sarsıntıya sebep olan bilim adamı hiçbir ceza almadan bu davadan kurtulursa yaşanabileceklerden endişelenilmektedir. Dava sırasında açıklamalar yapan bilim adamlarından biri olan Hintli bilim adamı, insanlığın tümünü ilgilendiren araştırmalar için gerekirse tüm insan ırkının denek olarak kullanılabilmesini öneren bir tasarı hazırlayıp Avrupa Birliği’ne sunmuştur. Bu doğrultuda Alman meslektaşına destek verdiğini açıklamaktadır.

Mutlak Sessizlik Projesi adı verilen bu araştırmanın sonuçlarının ne olacağı ve ne işe yarayacağı konusunda yepyeni araştırmalar yapılmaktadır. Alman bilim adamına en başta referans olan araştırmanın ise geçersiz olduğu, eserin yazarı tarafından açıklanmıştır. Yani aslında sessizlik ile insan verimi arasında hiçbir ilişki bulunmamaktadır. Bulunsa bile kontrol dahilinde olduğu ve kaçınılabildiği için göz ardı edilebilir. Kuşların sesini keserek mutlak sessizliğe ulaşmak ise, kuşlardan başlayıp tüm dünyaya yayılacak bir “sessizleştirme” projesinin başlangıcıdır.

Seattle’lı bilim adamının üreteceği “Sessizliğin Sesi” isimli kayıtlar ise merakla beklenmektedir. Bu arada Çin hükümeti, bu ve buna benzer araştırma sonuçlarının halk ile paylaşılmasının yasaklanması üzerine çalışmalar yapmaktadır.

Perşembe, Mart 29, 2007

Adına

Eskiden He-Man "gölgelerin gücü adınaaa" diye bağırırdı en fazla.
Bilmem kimin "adına" yaptırılan rezervasyon da vardı.
Tamam.

Peki ya şimdi?
Her şeyin bir "adı" var artık.
"Halide Edip Adıvar adına çok mutlu olduk" diye bir kullanımı da olur herhalde.
Ya da.
"Blogda yazmak adına bloggerdan bir hesap açmanız lazım" var.

Geçen sene "keyifli" idi, uzun bir süredir de "adına".
"Anlayanlar adına".

Bu kalıbı yerleştiren kişinin kim olduğunu bulmanın imkanı yok!
Mükemmel cinayet!
İz yok!
Kanıt yok!

Ne güzel değil mi?

Cuma, Mart 23, 2007

Yeni bir blogger hatası

Blogger'da, benim gibi birden fazla kimlik kullanıyorsanız muhtemelen şöyle bir senaryo ile karşılaşırsınız.

Öteki pencerede açık olan gmail hesabınız ile değil de, başka bir hesabınız ile bir bloga yorum bırakmak istersiniz. Kullanıcı adını girersiniz, şifreyi girersiniz ve "publish your comment" düğmesine basarsınız ve karşınıza şu yazı çıkar: Incorrect Password!!

Dalgınlığa gelip kimlik değiştirmek istediğimde bana bu saçmalığı yapıyor Blogger. Hatırlatmak isterim, şifreyi yanlış girdiğim için demiyor.. Neden olduğunu anlamıyorum ama buna "bug" diyorlar. "Hata" diyoruz biz bu topraklarda.

Yeni bir post girdikten sonra karşıma çıkan ekran, yeni versiyona geçtikten sonra bir tuhaf olmaya başladı. Bunu blogger'a bildirdim. Karşıdaki kişi ne olduğunu anlamak istedi. Bir ekran görüntüsü yaparak mail'e ekledim. (Bariz şekilde bir gariplik var çünkü yazdığım son postların permalinklerini gösteriyor bana. Republish'e her yeni basışımda da bu liste uzuyor.) Peki Blogger'daki adam bana ne dedi? "Ben herhangi bir gariplik göremedim."

Ben (inadıma) defalarca farklı kimlikle girerim de, bu "bug"ı bildirmem blogger'a. Bildirene de engel olmam.

Gıcık!

Pazar, Mart 18, 2007

Okunmuş kitaplar listesi

Stephen King'in "On Writing"i Türkçeye çevrilmiş.
Yazma Sanatı ismiyle. Güzel.

Geçen hafta biten kitaplar.

Paul Auster. Yazı Odasında Yolculuklar: Her zamanki Paul Auster akıcılığı. Defterler. Notlar. Bir odaya kapanmalar. Yanılsamalar. Bu sefer fotoğraflar da önem kazanıyor. Paul Auster'ı şimdiye kadar beğenenler için bir sürprizi yok ama alıştığınız lezzeti almak için hiç düşünmeden kaşığınızı daldırabilirsiniz.

Chuck Palahniuk. Ninni: Sürükleyiciydi, iki oturuşta bitirdim. Gösteri Peygamberi ve Tıkanma'nın tadında. Günce kadar esneten (uyutucu anlamında) bir şey değil (belki Günce'den ben o tadı alamadığım içindir). Bahsettiğim iki kitabı (Gösteri Peygamberi ve Tıkanma) beğendiyseniz bunu da bir yudumda içersiniz. Yine bilgi bombardımanı, enteresan meslekler yapan insanlar veya normal bir mesleği yapmalarına rağmen size ilginç gelen insanlar. Chuck Palahniuk imzalı gözlemler silsilesi. Altı çizilebilecek güzel ifadeler var yine. Palahniuk, aşırı uçlara götürüp, parmağıyla manzarayı gösterip yine evinize kadar getiriyor. Kitabın son sayfasını çevirdiğiniz sırada Funda Uncu Irklı'ya bir teşekkür gönderiyorsunuz. Chuck'a da yenilerini yazmak kalıyor.

Celil Oker. Çıplak Ceset: Geç kalmışım okumakta. Türk yapımı polisiye, böyle olur. Yerli yapımı polisiye eserlere veda etmiştim. Şimdilik sadece Remzi Ünal okumaya karar verdim. Hikaye hızla akıp gidiyor ve "bir sonraki macerada buluşmak üzere" diyip kalkıyorsunuz.

Sıradakiler: Zadie Smith, Adam Fawer ve araya sıkışacak bir yığın başka kurgu-olmayan eser...

Baba Dosyası

1960’lı belki de 50’li yıllarda üretilmiş bir karakter ile tanıştım bu hafta. Bu karşılaşmanın 2007 yılında gerçekleşmesi tamamıyla beni suçum tabii.

Mario Puzo’nun “Baba Dosyası” isimli bir eseri varmış. Sahaflarda tesadüfen bulmuştum. Üzerinde Mario Puzo ismini gördüğüm bütün kitaplar “beni al” diye seslendiği için hemen aldım. (Elbette, herhangi bir kitabın üzerine, el yazısı ile “Mario Puzo” yazarak beni kandıramazsınız.)

Puzo’nun en sevdiğim romanı Aptallar Erken Ölür’dür. 90’ların ortalarından beri “en sevdiğim romanlar” listemdeki yerini kaybetmedi. İşin garip yanı şu ki Mario Puzo, kendisine en çok parayı kazandıran kitabı Baba’yı (The Godfather) değil de Aptallar Erken Ölür’ü (Fools Die) daha fazla sevdiğini söylüyor ve bu kitap için “en sevdiğim romanım” ifadesini kullanıyor.

Baba Dosyası isimli kitabın başında, “bu kitabı niye yazdım” diye bir açıklama bölümü var. Orada dediğine göre Baba’nın yayınlanmasının ardından, film haklarının da satılması ve ardından filmin vizyona çıkması ile gelen röportaj tekliflerini reddeden Puzo, yanlış anlaşılmaların önüne geçecek bir belge bırakmak için oturup bu kitabı yazmış. Hazır el atmışken, ünlü olmadan önce yazdığı birkaç şeyi daha eklemek istemiş. İyi de etmiş.

Mesela kitap boyunca aralara sıkıştırılmış bir George Mandel karakteri var ki.. Mario Puzo gibi dünyanın en ciddi romanını yazmış bir adamın, beni kahkahalara boğan hikayesinde adı geçen arkadaşı. İkinci Dünya Savaşı sırasında başından yaralanan ve kafatasına metal bir levha takılan, sakat arkadaşı George Mandel’in başına gelenleri anlatırken Puzo’yu okumak benim çok hoşuma gitti.

Kitabın diğer bölümlerinde ise Aptallar Erken Ölür’ün yazılışına şahit olmuşum gibi hissederek, tek kelimeyle büyülendim. 78 öncesinde yazdığı birçok yazı, kafasında tam olarak oturmamış bir konuyu yerli yerine koymak için yaptığı denemeler hissini veriyor. Kısa hikayeler veya Esquire gibi dergilerde yayımlanmak üzere yazılmış (bir kısmı reddedilmiş) yazılardan oluşuyor.

Nazar Büyüm’ün çevirisi ile, birinci baskıyı, 2007 yılında bir sahafta bulmak da adeta tarihi bir belge bulmuşum gibi hissetmeme sebep oldu. George Mandel’in hikayelerini buraya taşımak isterdim çünkü gerçekten kısa hikayeler. Birer sayfa kadar. Fakat bence hepsi iyi birer SNL skeçi kadar güncel.

Mario Puzo, Baba, Aptallar Erken Ölür, sonradan Şanslı Yolcu ismiyle yayınlanan “The Pilgrimage”i beğendiyseniz, bu kitabı da sahaflarda gördüğünüz gibi alın derim. Bendekini ödünç bile veremem. Kusura bakmasın kimse. : )

Puzo, Mandel’i şöyle anlatmış:

"George Mandel yazardır ve çok eski bir arkadaşımdır. II. Dünya Savaşı sırasında kafasından vuruldu ve kafasına metal bir levha eklendi. Bu nedenle ya da buna karşın üç harika roman yazdı, para getirmedi romanlar. Ama hikayeleri onu ünlendirdi –beni de düşündürdü."

Puzo’nun bunlardan üç tanesini kitabında aktarması da beni güldürdü. Hikayelerin hepsi kafasında metal bir levha olan adamlar üzerine.. Komedi türünde.

Alıntı: Baba Dosyası. Mario Puzo. E Yayınları. Birinci Baskı. 1972. Türkçesi: Nazar Büyüm

Cumartesi, Mart 17, 2007

yeni

Takıntılı olmayanların da takıntısı, takıntılı olmamaya takıntılı olmaktır.

Tüfenk diyen avcı ve gitar telleri

Ölçümleme üzerine söyleyeceğim şeyler kalmıştı. Şimdi düşünüyorum da..

Matematik derslerini zamanında hiç anlamazdım çünkü bir problem yazıp onu nasıl çözeceğimizi anlatırlardı. Herkesin o tip bir problem ile karşılaştığı zaman, anlattıkları yöntemi uygulayarak başarıya ulaşacağını düşünürdüm ve sınavlarda benim gibi düşük not alan kişilerin de benimle aynı açıdan olaya baktığı için zayıf aldığını düşünürdüm. Benim zayıf alma nedenim çalışmamak değildi çünkü çalışmak için bir şeyleri anlamak gerektiğini düşünürdüm ve o yüzden sadece bakardım o rakamlara. Benim göremediğim ama sınavlarda yüksek not alan kişilerin görebildiği gizli yön göstericiler olduğunu düşünürdüm. Hani işlemin solundan başlayıp sağına doğru giderken hangi noktalara uğrayacaklarını gösteren bir ok gibi.

Bunun yanında bir de yaz tatillerinden sonra aynı kişileri sınava soktuğun zaman herkesin bu konuları unutmuş olacağını düşünüyordum zira neredeyse her sene matematik derslerinde aynı konuları görüyormuşuz gibi geliyordu bana (yoksa neden hep aynı şeyleri evirip çevirip öğretsinler ki? Konu bulamayan yazar-medyacı-televizyoncu gibi evirip çevirip aynı şeyleri mi ortaya çıkarıyorlardı acaba? Savunmaları da hazırdı belki kafalarında “Bunları adınız gibi ezberlemiş olmanız gerek.”) Kümeler denilen konuyu neden anlattıklarını anlamıyordum ama ilkokuldan üniversiteye kadar her sınıfta karşıma çıktı.

Matematikçilerin problemi bence şu idi. Onlar problemi çözmeye o kadar kaptırmışlardı ki kendilerini, ne yaptıklarını anlamakta zorlanan bir çocuğa bir şey anlatamıyorlardı. Belki de bu “anlatamamayı” bir problem olarak görmekten ziyade problem hanesine karşı tarafın “anlamadığını” yazıyorlardı. (iyi anlattım değil mi?) İşte bir "tek yönlü otoban" daha. (Sırf bu konunun üzerine yarım saat konuşasım geldi. Problemi çözemeyen öğrenciye sıfırı basıp geçen öğretmen profili. Hâlâ var mı? Vardır tabii olmaz mı.)

İşte Mario Puzo’yu da okurken (bu günlerde Mario’nun kitabından çok fazla bahsedeceğim sanırım) şunu bir daha kavradım ki, aslında ölçümleme denilen nesne tıpkı Ian Hacking’in kitabında dediği gibi; “komşumuzu tarif etme şeklimizi bile değiştirdi.” (Sözlerimden “Ölçümlemeye karşıyım, kahrolsun ölçüm kurumları” anlamını çıkarmayınız lütfen. Burada anlatılmak istenen şey başka. Karışık olabilir ama başka. Anlamak istediğiniz şey değil.)

Bir şehre üç zümre yerleştirip bunları yönetmek üzere dördüncü bir zümre getirdiğimizi varsayalım. Her bir zümrenin adı, rakamı olsun. Yani birinci zümre, ikinci zümre, üçüncü zümre ve dördüncü zümre. (Bu testte gerçek fareler kullanılmamıştır. Trafiğe kapalı alandır. Evde yapılmaması gerekir. Yan etki görüldüğünde doktorunuza danışmanız gerekir.)

Ortada hiçbir ölçümleme olmasa bu insanlar mutlu bir şekilde yaşar gider. Matematik problemi olarak bakarsak bu zümrelerin birbirlerini “yanlış” algılamaları bile bir problem oluşturmaz. Ama ölçümler ortaya çıktı mı.... Her zümre, kendisinin haricindeki zümrenin çoğaldığını ve kendisinin haricindeki tüm zümrelerin bir araya gelip kendi zümresini yok edeceğini düşünmeye başlar. İşin tersi bahsi geçen dört zümre de gerçekten söz sahibi değildir ve bir beşinci zümre oluşturulup halktan gizlenmiştir. Belki de ortada hiç “zümre” falan bile yoktur ve bu insanlar “zümre” adı altında (mesela nüfusları 100 bin ise) 100 bin parçaya bölünmekten mi korunmaktadır. Bunu bilsem ne olur, bilmesem ne olur? Bildiğini iddia eden birisi çıksa ne olur, anlatsa ne olur? Çünkü hayatın asıl meselesi bu değil.

Ölçümleme, bu bilgiyi alan her bir kişiye farklı bir anlam bırakabilir. Belki bu açıdan bakıldığında da “ölçümleme bir sanattır” gibi çıkarıma da gelinebilir.

Aslında ne teknoloji, ne rakamlar, ne açıklamalar, ne de silahlar... Hiçbiri umrunda değildir öleceğini bilen insan ırkı için. Ölmeden önce gülüyor olmak mı güzeldir, korku içinde olmak mı?

Şimdi bunların ölçümleme ile ne alakası var. Var! “Hiçbir şey her şey değildir. Her şey de hiçbir şeydir.” Gibisinden de bir özlü söz yazmış olayım bunun üzerine. Gitarımı seviyor olabilirim ama bu tellerini de sevdiğimi göstermez.

Bana mim deme Jim, bana mim deme.

Sevgili Zeynep'in sobelemesinden sonra, Murat Kaya oturup şunları yazdı... :

Bu mim davaları sıklaşmaya başlayacak sanırım. Birkaç gün sonra “haydi hepimiz avuç içi resimlerimizi koyalım, mimlediklerimiz de falımıza baksın” haline dönerse mimleyeni döverim. Söylemedi demeyin. : )
Şimdiki mim olayı “haydi blogumu yorumla” gibi bir dalga. Sevgili Zeynep beni mimlemiş. O halde –belki de son defa- bir mim olayına giriş yapıyorum.
Zeynep’in blog, Wordpress’te ve ben Wordpress’e ufaktan gıcığımdır – laf aramızda – bu yüzden açılış konuşmamda ne diyeceğimi bilemedim.

Karın içinden çıkmış çiçek görseli kendimi İkinci Dünya Savaşı’na dair bir filmin içindeymişim gibi hissetmeme sebep oluyor ama olsun. Bir süre sonra romantizm titreşimlerini de alıyorum ve rahatlıyorum biraz. İkinci Dünya Savaşı’na karşı hislerim hâlâ karışık. Bir yandan “dobra” buluyorum, “haydi savaşalım” diyerek birbirine giren ülkeler, oldukça dürüst bir harp yaklaşımı gibi geliyor bana. Öte yandan da “niye depreşiyorsunuz, oturun oturduğunuz yerde, uslu uslu. Zaten hepiniz açlıktan ve kıtlıktan incelmişsiniz ve şort gibi bir kumaş cimrisi ürün çıkarmak zorunda kalmışsınız. Birbirinizi yiyeceğinize gidip kumaş fabrikası kurup üretim yapsaydınız şimdi torunlarınız size küfretmiyor olacaktı belki. Bu bizi başka bir düşünceye daha taşıyor aslında. Belki de savaş olmasa o torunlar zaten başka bir sebeple atalarından nefret edecekti. Ne bileyim, mesela “ekonomiyi berbat hale getirecek kadar beceriksiz ve aptal oldukları için” olabilir. “Tarihte ne olduysa oldu, önümüzdeki maçlara bakalım” diyen kişilerin arasına giriyoruz çoğunlukla. Bu devirlerde ise kuşaklar arasında "aşırı" bir fark olması doğal sanırım çünkü artık medya var. Hızlandırıyor her şeyi. (Mario Puzo’nun kitabını yeni bitirdim. - Bahsedeceğim. Kuşak çatışmaları konusundaki fikirlerini kendime çok yakın buldum nedense. İfade tarzı da çok güzeldi. Şimdi parmağın klavye üzerinde bu konulara kayması çok doğal karşılanabilir sanırım.)

Zeynep’in blogundaki çiçekten geldiğim noktada, şöyle bir etrafıma bakıp diyorum ki:

- Nereye geldim ben, neresi burası?

Haritamı açıp, ilk olarak yola çıktığım noktaya geliyorum. Zeynep’in blogu beni dövecek çünkü ben Zeynep’e “ama genelde ödevleri koyuyorsun” demiştim bir defa ve Zeynep kibarlığından beni dövmemişti ama şimdi Wordpress’in de adını andığım için Wordpress beni dövmeye kalkabilir. Peki Blogger bu durumda benimle müttefik olur mu? Sanmıyorum. Ona, müttefiğim olması için güzel bir menfaat sağlamam gerekiyor galiba. Menfaat sağlayamayacağım için kusuruma bakabilirsin sevgili Blogger. (Bu espri avucunu karşısındaki kişiye gösterip “avcuma anlat çünkü ben seni dinlemiyorum” başlıklı espriden türetilmiştir. Muadili bizdeki “sen onu benim külahıma anlat” gibi görünse de aslında pek yakın oldukları söylenemez. Çok uzak olduklarını da söylemek mümkün değildir.)

Blogun tabela kısmındaki çiçeğe şimdi bir daha baktım, boynu bükük bir sokak lambasına da benziyor sanki. Hani soğuk kar tanelerinden, sıcak elektrik akımlarına akar gibi. Zira o sıcak elektrik akımları, blog içerisinde kasvet verecek kadar sıkıntılı yazılar yazan bir “akademisyen” sandığınız sırada sizi vurur zaten. Zeynep gibi akademisyenlere ihtiyacı var bu memleketin demeyeceğim (memleketin neye ihtiyacı olduğunu belirleyen bir Devlet İhtiyaç Belirleme Ofisi falan mı var da bu sözü dile armağan ettiler. Kim ettiyse artık..) çünkü ben aslında başka bir şey demek istiyordum: Zeynep’in blogculuğu Türkiye üniversiteler alemi için önemli bir gelişme bence çünkü kendisi en eski blogger’lardan.

Örtmenim örtmenim zil çaldı. Çıkmamız lazım artık. Kategorileri, linkleri ve arşivi ile pazarlama bloglarının önde gelenidir Zeynep Özata Blogistan’ı. Ülke gibi blog. Devlet gibi blogger. Hükümet gibi hoca.
Kimi mi mimledim? Kimseyi. Çünkü bu mim zor. Sonraki mim dalgasını beğenmezsem, elma deseniz bile çıkmayacağım. Armut derseniz zaten hiç çıkmam.

Salı, Mart 13, 2007

Bir basın kralının itirafları

Al Neuharth, USA Today'in kurucusu. USA TODAY'i çocukluğumdan beri duyarım, bilirim ama ilk ulusal gazete olduğunu bilmiyordum. Bizde de dört farklı saat dilimini alabilecek geniş topraklar olsaydı herhalde en sevdiğimiz meyveler dilimli olanlar olurdu, hani mandalina gibi, portakal gibi, karpuz da dilimli meyve sayılabilir.

Al Neuharth'ın İtiraflarını (Bir O..... Çocuğunun itirafları başlığı ile sunmuş kendisi) bir yudumda bitirdim. Okuması hoşuma giden tarzda kitaplardan biriydi. Richard Branson'ın Loosing His Virginity'sini okumak gibiydi ama bunu hemen bitirmek zorundaydım zira ödünç kitap idi. İşin enteresan yanı Al Neuharth'ın bu kitabının baskısı bitmiş. Sahaflarda karşılaşırsak -ki bu tip mesleki itirafların olduğu kitapları sanki birileri gördüğü yerde alıyor. Ben de bir zamanlar Frederick Forsyth'in Muhteşem Hata isimli kitabını gördüğüm her yerden alıyordum (zira baskısı bitmişti) fakat Tendeki Tuz mudur nedir, bir Ekrem Bora filmi seyrettim ve midem bulandı, hiç utanmadan Frederick Forsyth'in en sevdiğim hikayelerinden birini uzun metrajlı film olarak sunmuşlar zamanında. Peki şu anda bu kitaptan elimde kaç tane kaldı dersiniz? Evde bir tane var. Bir tanesi Denizli'de kaldı yanlış hatırlamıyorsam. İngilizce versiyonu da şu anda Çek Cumhuriyeti sınırları dahilinde. Sevgili arkadaşlarımdan rica ediyorum. Kitaplarımı geri getirsinler.

Konumuz bu değil elbette. Al Neuharth'ın kitabında, her bölümün başında bir "özlü sözümsü" cümle var. Bunlardan bir tanesini okur okumaz otobüste bloguna koymaya karar verdim. Fakat işin tersi, elde olmayan sebeplerle, bu sözü kimin ettiğini bir türlü öğrenemiyorum ve kitabın İngilizce aslını görmedikçe de öğrenemeyebilirim. Dizgi sırasında sözü eden kişinin adı gitmiş, sadece ünvanı kalmış. Aşağıya alıntılıyorum.

"Eğer demokrasiyi anlamak istiyorsanız (Eflatun) Platon'u incelemek için kütüphanede harcadığınız zamandan çoğunu otobüste insanlarla harcamalısınız."
New York Times'ın makaleler sayfası eski editörü.


Okuldaki ders kitaplarında karşılaştığımız dizgi hataları bile bu kadar rahatsız etmemişti beni. Şimdilik bu sözü kimin ettiğini bilemiyorum. Ama teşekkür ederim.

Pazar, Mart 11, 2007

WOMM Konferansı

Geçtiğimiz hafta, İstanbul'da bir WOMM konferansı gerçekleşti. Mediacat imzalı. Silverman, Balter, Carl, Öztürk, Akcan (soyadlarla hitap etmek bize göre değil sayın Kaya, başa saralım) sahneye çıktılar ve biz "izleyici" veya "katılımcı" topluluğuna seslendiler. Cenk'le Erdem de vardı. Not defterimi açtım ve yarım saat içerisinde yazabileceklerimi kafamda toparladım ve klavyeye parmak darbelerimle vurmaya devam ederken düşünmeye devam ediyorum. Aşağıdaki fotoğraf önümdeki izleyicilerin bir anlık yokluğundan faydalanılarak çekilmiş bir pozdur. Perdenin altında suflör yok. Baktım. Şaka şaka. Zaten oraya suflör konmaz. Yüksekliği Silverman tecrübesi ile sabit. O yaşta adam, tek hamlede oradan atlayıverdi. Gözümle gördüm.

Sunumunda illüzyon kullanması ile dikkatleri topladıktan sonra bunu WOMM'a "a knot which is not a knot" sözüyle bağladığı sırada ben defterime not almaya başladım. Yalnız ben metafor olarak bir ipin kullanılmasından hâlâ emin değilim zira o ip ile zihnim iyice karıştı ve bir süre konudan kopmuş bir vaziyette beynimin illüzyonistini bekledim (illüzyonistim, kendim. "my life, my card" gibi.)

WOMM'un yüzyılın getirdiği bolluk yüzünden ortaya çıkmış bir akım daha olduğunu belirtti Silverman (bu şekilde ifade etmedi elbette, kendimden bir şeyler katıyorum). "Öncesinde yokluktan çekilirdi, şimdi bolluktan çekiyoruz" gibi bir algı oluşuyor doğal olarak insanların üzerinde. İllüzyonist, dikkatleri başka yöne çektiği zaman numarasını yapar ya, sanırım bizlerin de bu şekilde dikkatini dağıtmaya çalışıyorlar. Ronaldinho'nun, şu sıralar görünen Nike filmini ben yazmadım. (Silverman'in cebinden çıkardığı ipin, önceki ip olduğundan da emin değilim. İpi kontrol ettirdi ama kimseye cebini göstermedi.)
Neyse, WOMM'un güven isimli kurumun kaybı ile ortaya çıktığını söyledikten sonra ben sahnedeki göz kırpıp duran "smiley"e kaydım. O sırada Silverman ipi kenara koymuş, Apple'ı ile gösterisine başlamıştı. Güvenilirliğini yitiren medyalar yüzünden, tüketicisine ulaşmak isteyen markaların WOMM yolunu seçtiğini söylüyordu.
Silverman, salona "gönüllü tanıtım elemanı olduğunuz markalar var mı" diye sordu. Bir arkadaş Starbucks'ın reklamını yaptığını söyledi ve salonda Starbucks reklamı yapmış oldu. Ardından Silverman, artık kahvesini Starbucks'tan değil Green Coffee adı verilen bir alet ile kendisinin yaptığını söyledi. (Bu konuyu biraz daha araştıracağım)

Burada bir hatırlatma: Konuşmacıların bahsettiği her bir konudan bahsetmeye kalkarsam aylarca giriş yapmam gerekebilir. Aklıma geldikçe diğer postlar arasında da geçer. Farkında olmadan. Üstü açık veya kapalı.

Elbette bahsedilen konular Amerikan kamuoyu için daha "hayati" meseleler veya şu anda belki "yalnızca" Amerikan halkı için geçerli bilgiler. WOMM enstrümanları olarak tüm (yabancı) konuşmacıların konuşmalarında geçen e-postların Türkiye'deki kullanımını (kendi açımdan) düşündüğümde anlatılanların çoğunun aslında Türkiye ile çok fazla ilintili olmadığını düşündüm. Neden mi? Bizim 45-50 yaş arası ton ton teyzelerimizin, e-posta ile arkadaşlarına kullandıkları bir ürünle ilgili mail yazacaklarına ben şu an için inanamıyorum. Belki keskin bir düşünce ama Alper ve Alemşah'ın sunumunda bahsettikleri "biz zaten WOMM'a hazırız" cümlesi ile zihnimde oturuverdi. "E-posta ile WOMM Amerikadaysa, bizde de çay sohbetleri ve kadın günlerindeki sohbetler" var. Yani biri yazılı, ötekisi sözlü iletişim. Hmm. Düşünme molası.

Bu arada Walter C. Carl'ın sunumuna geldiğimizde karşımızda bir anda WOMM'un ölçümlenmesini görünce oturduğum yerde titredim. Silverman'ın da sunumunda gösterdiği küçük WOMM simülasyonlarını Carl da tekrarladı. Su damlasının yayılması gibi bir ölçüm.
Peki, geometrik bir şekil olarak ele alıp o dairenin pi-re-karesini alabiliriz. Ama nedense "her şeyi" ölçümleme konusunda (benim) şüphelerim var. Kaç bardak çay içtiğinizi kendiniz ölçebilirsiniz ama İstanbul'daki tüm kahvehanelerde içilen çay rakamını bana söylediğiniz zaman ben ona "ölçümleme" diyemem. Bu benim problemim. Henüz Türkiye'nin hangi kıtada yer aldığını bilmeyen bir ilkokul öğrencisine, güneşin bizden kaç milyon ışık yılı ötede olduğunu söylemek gibi geliyor bu tip "bak, bunu da ölçümledim, al sana rakamlar burada" diyen uzmanlar. Belki bu konuyu "WOMM'un sonuçları da ölçülebiliyor" diyerek geçmek gerekir. En sıkıcı sunum Walter C. Carl'ınki idi doğal olarak - bu bilgiyi de aralarda yaptığım "ölçümlemelerim" ile edindim.. Ölçümleme konusunda söyleyecek bir ton sözüm kaldı. (Belki başka bir posta). Ian Hacking'in kitabını bitirmem lazım o arada.

Alper ile Alemşah'ın sahneye çıkışı güzeldi. Sanki tüm salon, "İngilizceden bıktık, gelin kurtarın bizi" dermiş gibi sarıldı sevgili blogger'larımıza. Sunumları kendi bloglarına koydular. Bakabilirsiniz.

Beni düşündüren nokta şuydu. Alemşah ve Alper sunuma başladıklarında Silverman'in elinde bir Türk kahvesi gördüm. Sonra yanına Carl geldi ve birlikte dinlemeye başladılar ama beş dakika sonra Silverman uyudu. :-) Buradan çok şey çıkarılabilir. Ölçümlemeciler gibi size opsiyonları sıralayıp da hayalgücünüzü sınırlandırmayacağım. Fakat BzzAgent Balter'in sunumu öncesinde salonu canlandıran bir sunum yaptıkları için sevgili Alemşah'a ve Alper'e ben de teşekkür ederim.

Balter'ın sunumu daha çok BzzAgent'ın çalışma şekilleri üzerineydi. Bu yüzden bir süre sonra canım sıkılmaya başladı ve Cen'Kerdem'in sahneye çıkmasını bekledim. Balter da, günlük konuşmaların %15'inin markalar üzerine olduğu bilgisini verdi. WOMM'un kuralları adı altında (notlarıma göre üç kural) sıraladı veya ben üçüncüsünden sonra kurallara numara vermemeye başladım. Dave Balter'ın kitabı Grapevine'da da bahsettiği Oprah Winfrey'in şovunda gerçekleştirilen içeceğin lansmanını "best buzz ever" diye değerlendirdi (kitabı okumayanlar arasında ben de olduğum için daha derine inemedim-şimdilik)

Walter C. Carl ise Fiskars ile aklımda kalmış oldu. İsmi ile verdiğim linkte, Mediacat konferansından bahsettiği post'un linkini vermiş oldum. Sunumlarını indirmek için, linki izleyebilirsiniz.

Renan Tavukçuoğlu'nun FikriMuhim.Com'dan bahsettiği sunum ve Yankı Yazgan'ın "çocuk doktor" ile başlayıp beynin çalışma sistemlerine üzerinde çok derine inmeden yaptığı anlatım için vaktim kalmadı. Sonraki post'ta bunlardan da bahsetmek üzere, iyi geceler.

Bu arada çıkışta Erdem'le aynı sigarayı içtiğimizi öğrendim. Kendisini tebrik ettim. Davidoff standına da hiç uğramadım. Marka değişikliği yapmayı düşünmüyorum. Walter C. Carl sigara standını garipsemiş.

Sunumların tamamını Mediacat'in WOMM konferans sitesinden, yani buradan indirebilirsiniz. Şimdi baktım da, yarım saatte oldukça uzun yazmışım. Son olarak Alemşah ve Alper'in sunumu sırasında yanyana oturmakta olan Silverman ve Carl ve Erdem.



Uzun ara vermişim↑

"Haberlerden başlıklar" okurlar ya önce. Benim bu "okunacak başlıklar" da çok fazlalaştı. Bir iki başlık yazayım:
"WOMM Konferansı oldu bitti."
Konferansta Alper demişti ki; biz 90 dakikalık maçın yorumunu dört saatte yapmaya alışığız. WOMM Konferansı da aşağı yukarı 7-8 saat sürdü. Ben bu yüzden yalnızca yarım saatte yazabileceğim kadarını yazacağım. Klavyem hızlıdır.

"O kadar fazla konu yazacaktım ki...."
Haftalardır hiçbirini yazmamışım. Olsun. Buraya yazılmadılar diye, "yazılmamışlar" isimli bir romanın konusunu süslemiyorlar. Süslemek.

Yeniden yazıyoruz:
Buraya yazılmadılar diye, "yazılmamışlar" isimli bir romanın konusunu süslemiyorlar.
(Türkçemiz)
(Tersten düşünelim.)
Buraya yazıldılar diye, "yazılmışlar" isimli bir romanın konusunu süslüyorlar.

Sağlaması yapıldı. Cümle doğru.

Başlıkları okudunuz, şimdi yazılar.