Murat Kaya

Cuma, Eylül 28, 2007

Kitap Notları. Bohumil Hrabal


Doğum günü hediyesi olarak gelen kitabı okumayı yeni bitirdim. Bohumil Hrabal'ın adını duymamıştım daha önceden. "I Served The King of England" isimli kitap birkaç ay kenarda okunmayı bekledi. Çek bir yazar ("çek oradan bir kahve" demek gibi oluyor ama) Bohumil Hrabal. Ideefixe'ten anlaşıldığı kadarıyla ülkemizde sadece iki kitabı yayımlanmış. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı arasında bir tarihten başlayarak devam eden hikayedeki kahramanımız (yani "protagonist") Alman kanı da taşıdığını öğrenen bir Çek, Dite. Akış açısından Sallinger'ın Çavdar Tarlasında Çocuklar'ına benzettim biraz. Yaşı ve boyu küçük olan Dite (Sallinger'ın Holden Caulfield'ı büyük gösteren bir çocuk iken - çocuk olduğunu kabullenmeyen biriyken) yaşını, boyunu, posunu, etini-budunu bilerek bir otelde çalışmaya başlıyor. Tüm kariyerini bir otelci olarak geçirme hayallerine o otelde kapılıyor. Dite'nin milyonerliğe giden yolu anlatmasını dinliyoruz ve zeminde Prag otelleri, Almanlar, savaşın getirdikleri, toplumsal çalkantılar, kavgalar-gürültüler akıp geçiyor. Sarhoş edici bir akışta gidiyor. Okurken insanın aklına hiç Paris Hilton ve dedeleri gelmiyor. (Hani otellerden bahsederken laf lafı açar ve konu elbette Paris Hilton'a kadar dayanır. Ondan diyorum.)

Neyse, Dite'nin hikayesi fena değil. Türkçeye kazandırılacak mı bilmiyorum ama neden olmasın? Ben Bohumil Hrabal'ın diğer kitaplarını da okuma listeme aldım.

Kitabı okurken genelde ciddi bir ifadeyle okuyordum (insan kitap okurken nasıl bir surat ifadesine büründüğünü görmeyi sevmeyebilir, ben severim) fakat bir bölüme gelince orada aklıma Rowan Atkinson geldi (şu aşağıdaki videoyu izledikten sonra arasında bir bağlantı kurmak daha kolay oluyor).

O satırlar şöyle. Sayfa 70'ten. *

Our boss thought of everything. If someone felt a sudden urge for a cup of fresh milk or cool cream toward evening, that was available too, and we even had special devices for vomiting in our tiled washrooms, and individual vomitorium with strong chromeplated handgrips on each side, and a collective vomitorium that looked like a long horse trough with a handrail above it, a bar guests would hold on to while they vomited in a group, egging one another on. I was ashamed whenever i vomited, even if no one saw me, but rich people vomited as if it was all part of the banquet, a sign of good breeding. When they were through, they'd come back, their eyes full of tears, and soon they'd be eating and drinking with more zest than ever, like the ancient Slavs.


Kitapla ilgili bir not daha var: Paragrafları o kadar uzun ki.. Bazısı iki sayfa kadar sürüyor. Şimdiye kadar bu şekilde uzun paragraflara sahip bir kitap okuyup okumadığımı hatırlamadım. İlk başta biraz zor geliyor ama sonra her şeye olduğu gibi alışıyor insan.
Video da aşağıda. Rowan Atkinson'ın "Not the nine o'clock news" parodilerinden birisi.




Holiday Habits82
Uploaded by NedDorsey

Bu arada bu kitabın filmi de varmış. Onu da birisi bulursa doğum günü hediyesi olarak kabul edebilirim. Neden olmasın? :=)

Videoyu göremeyenler için link burada.

* I Served the King of England, Vintage Random House, Jan 2007 translated by Paul Wilson

Pazartesi, Eylül 03, 2007

Knocked Up


Knocked Up.

Judd Apatow'un Freaks and Geeks kadrosunu bir araya getirmesi ile ortaya çıkardığı filmin imdb'deki rating'i şimdilik 8.0 (33.442 kişi oy vermişti şimdi baktığımda). Eğlenceli bir film. American Pie serisi ile geliştirilen formattan sıkılanlar için değişik bir tonu var.

Google, filmlerde de bir şekilde kendini hissettiriyor son zamanlarda. Geçtiğimiz ay Music and Lyrics filminde "Seni google'ladım" lafı geçiyordu bir bölümde. Knocked Up'ta ise gençlerin hayatı neredeyse tamamen net üzerinde geçiyor. İnternet üzerinde bir proje geliştirmek için uğraşan elemanları izliyorsunuz. [Yanlış hatırlamıyorsam Woody Allen'ın Scoop'unda da Google'lamak gibisinden bir cümle vardı.]

Seth Rogen, Freaks and Geeks dizisinde çok arka planda kalıyordu ama bu filmde başrolü kapmış. İyi olmuş. Friends dizisinin Mike'ı (Paul Rudd) da bu hikayenin içine etkin bir şekilde yerleşmiş. Robert De Niro taklidi yapıyor bir sahnede. Bence taklidi iyi becermiş. Hani nasıl derler "kalite hissi uyandıran şık bir taklit" olmuş. Hehe.