Murat Kaya

Salı, Temmuz 29, 2008

Kişisellik

Zamanında fark edemediğim (birçok şey gibi) şu anda iPod'un pili bitsin diye rastgele şarkılar dinlerken fark ettim:
Birinci Dünya Savaşı başladığı sırada kimse "haa, bu birincisi, ikincisi de olacak, beklememiz lazım" dememiştir herhalde. Dönem yaşandı-bitti ve ikinci savaş çıktığı zaman, ilkinin adı "birinci", sonuncusunun adı da "ikinci" oldu.

O yüzden şu aşağıdaki videonun MTV'de döndüğü zamanlarda "işte bir dönem bitti, yeni bir döneme giriyoruz" cümlesini kendime kuramadım çünkü bu müziğe ısınmam o kadar uzun sürdü ki... Yılı tam olarak hatırlamıyorum (o yüzden Wiki'den destek alacağım) 2001 yılındaymış. Şu anda bu şarkıyı dinlerken o dönemin nasıl (benim için) sona erip içinde bulunduğumuz dönüm noktası olduğunu fark etmediğimi ve bunu sonradan (kendim için) isimlendireceğimi bilemezdim. Zamanında Elvis'in "Heartbreak Hotel"ini veya "That's Allright"ını söylediği zaman, birkaç prodüktör dışında kimsenin "bir dönemin bitip, yepyeni bir dönemin geldiğini" adlandıramadığı gibi. Bunun için medya yardımına mı ihtiyaç var yoksa? (Medya yardımına ihtiyaç olduğu söylenebilir ama medya bu yardımı sık bir şekilde yaparsa... kimse elini ona uzatmaz olur herhalde? Yoksa öyle değil mi?)



Şöyle de bir farkı var: Time dergisi boşuna "You"u yılın insanı seçmedi. Bunların hepsi "bizim için", "bize özel". Elbette herkes için o yıllarda "dönüm noktası" olan şarkılar/olaylar/kişiler/kitaplar/şunlar/bunlar farklı olacaktır. Ben sadece, kendiminkini ifade edebildim.

Ve şimdi (2008 yılında) rastgele bir akşamda, rastgele bir şey yaparken, rastgele bir şarkı sayesinde bunu düşündüm. Yedi yıl boyunca her gün bu şarkıyı dinlemiş olsam aynı şeyi söyleyebilir miydim, bilmiyorum. Muhtemelen söylemezdim.

Cumartesi, Temmuz 19, 2008

Blog - içerik artıyor ama üretim azalıyor

Blog, Türkiye'de ölü başladı belki de. Blog kelimesini (sanırım) 2003 yılında duymaya başlamama rağmen (MarketingProfs makalelerinde sıklıkla geçtiğinden) 2004 yılının sonlarına doğru "yazmaya başladım". Sonrasında askere gidip geldim ve bir de baktım, her yerde blog konuşulur olmuş. Herhangi bir konunun adı geçmeye başlar başlamaz, karşı cephesinde ona muhalefet eden bir "çete" de gelişiyor. Belki blog yazanların haricinde kimse bu çeteden haberdar olmadı ama ben sıklıkla rastladım veya hissettim. Tek bir blog için (yani bu blog) bir şeyler yazıp dururken sevgili Haluk Mesci'nin davetiyle Reklam Yazarlarının Ortak Defteri'nde de yazmayı başlayınca sanki "aa bir kişinin bir tane blog yazma zorunluluğu olduğu fikrine nereden kapıldım" diye düşünmüş gibi, başladım "o blog senin, bu blog benim, şu newsletter bizim" kendimi çeşitli kanallara dağıtmaya. İçlerinde ölen projeler de oldu (ve/veya can çekişen) halen devam edenleri de oldu ("haydi yaşamaya devam edenleri say" diyen olsa ık-mık yapıp kalacağım galiba - kendi blogumun bile ayda bir post blogu olduğunu itiraf etmek zorunda kaldım, haydi bir de "Otobüste"yi sayabiliriz) ve sonrasında Twitter'ıyla, FriendFeed'iyle (ve hatta Facebook da bir mikro-blogging enstrümanı sayılabilir - "status" bölümüyle) iyice bölündük. Üstüne bir de dergi bindi!

Ne diyordum, hah, blogculuğun ölü doğduğunu düşündüğümü söylemiştim. "Türkiye'de blog olmaz" diyenler o zaman da vardı, şimdi de var, yarın da olur herhalde. Açılan, kapanan, taşınan, form değiştiren blogların olması da bu tip bir düşünceye sahip kişiler için "baaaak, ben demiştim, olmaz abicim, alışmadık dötte don durmaz demiştim ben" isimli davaya şahit yazdırdı kendini. Sonra bir de, geçtiğimiz günlerde, uluslararası bir "blog bırakma eylemi" yaşandı. Blogculuğun eskilerinden, girişimci Jason Calacanis, "blogculuğun öldüğünü resmen açıklayarak" yazma işini e-posta listesi yaparak karşılamaya başlayacağını söyledi. Gerçi (yorumlara bakarak) bu e-postaların da, kopyalanıp bloglara taşınması ve yorumlar alarak geri dönüş sağlaması "eee, ne değişti, ha mail, ha blog?" dedirtti birçok insana. Peki blogculuk öldü mü? Hayır. O bir şekilde vâr olacak. İnsanlar, diğer insanlarla bir şey paylaşmak istediğinde önüne bir temiz sayfa açıp düşüncelerini yazdığı ve bunu bir "web formatı"bir sunucuya gönderdikçe, blogculuk yaşamaya devam edecek.

Peki ben ne yapıyorum, Twitter'ı aktif bir şekilde kullanıyorum çünkü kolay bir formata sahip. Hızlı bir şekilde söyleyeceğimi söyleyip bitiriyorum. Aynısını bu blogda da yapabilirim elbette ama olmuyor galiba. FriendFeed'i kullanmaktan çekiniyorum -hâlâ- çünkü her seferinde bana işin ürküntü veren kısmını hatırlatıp duruyor. Hepi topu 50 kişiyi takip etmesi bile imkansız gelirken, binlerce blogu, binlerce RSS üzerinden takip etmek artık çok zor geliyor. Üstelik bende "kısa yazamama" hastalığı olduğu gibi "kısa bir süre inceleyememe" hastalığı da var. Yani eğer bir link ilgimi çekerse, uzun bir süre onu inceleyip, altını üstüne getirip, içinde bilmediğim hiçbir kelime/kavram/bilgi/ıvır-zıvır/cart/curt kalmayana kadar inceleme güdüsü var. Eh, bu durumda da, her birine o kadar vakit ayırmak için gün içinde kimseyle konuşmadan, hiçbir şeyle ilgilenmeden yaşamak gerekiyor ki... Bu da çooook zor. En azından şimdilik.

İçerik gittikçe artıyormuş gibi geliyor bana fakat bu sırada üretim yapanların da üretimi azalıyor sanki (az önce Melis'in feedburner maili gelince ifade edebildim bunu: Eski blogculardan aynı tempoda devam edebilen bir tek o kaldı galiba, maşallah maşallah). Daha fazla sayıda kişi, daha az sayıda içerik üreterek, çooook fazla sayıda içeriği ortaya koymuş oluyor ki... Sadece okur olmak gerek. Sanırım bizdeki "blogculuk da neymiş" diyenler bunun sadece "okuma" kısmı ile ilgileniyor. Umarım öyledir.

Bunca fazla içerikte boğulmadığını düşünen var mı acaba?

ps. bu post Mashable'daki şu yazıyı okuyup "on sene ne çabuk geçmiş" dedikten sonra çıktı.