Murat Kaya

Cumartesi, Şubat 28, 2009

Uzmanlaşmaya direnmek

Zihnimin çalışma metodunu keşfetmeye çalışırken, bulduğum yöntemlerden biriydi: Bir şeyi önce gözlemlemek, ilk seferde sözcüklere aktaramadıysam birkaç farklı yerde daha gözlemleyince kelimelere dökmek ve sonra en başa dönüp 'gözlem şu' demek.

İlk olarak ne zaman karşılaştığımı, gözlemlediğimi veya hissettiğimi hatırlamadığım şeylerden biri 'uzmanlaşma' mevzusuydu. Halen gözlemlemeye devam ediyorum. En son David Meerman Scott, seminerde 'belirli konularda uzman blogcuları bulmanız lazım' dediğinde 'ben hangi konuda uzman bir blogcuyum' diye kendime sorduğumda not aldım bu konuyu. Bunu gören tek kişi ben değilim, insanların gözünün önünde cereyan ediyor. Kendileri de bunu ifade ediyorlar zaten ama çözüm çıkmıyor ortaya (veya kimsenin çözüm için sabredecek zamanı yok veya vakit harcayacak sabrı yok.) Sonuç her seferinde 'bu kadar çalışan elemanın maaşını ödettirecekse, asıl işimizin yanında kurbanlık koyun bile satarız' mantığına geliyor. Öte taraftan bir başkası fırlayıp 'bizim neden markalarımız yok' diye siyaset meydanı cümleleri kuruyor. Hani karşıdan karşıya geçerken yanımızda bizimle birlikte yürüyen bir zürafa görsek şaşırmayacak hale geldik galiba.

Global bir danışmanlık firması tarafından incelendikten sonra 'her alana girmeye çalışmayın, kendinize bir nokta bulup oraya odaklanın' raporu verilen bir firmanın sahibi diyordu ki: 'Dalga mı geçiyorsunuz, burası Türkiye. Burada sadece bir şeye odaklanarak iş yapmak mümkün değil.'
Bu cümleyi duyduğumda (birkaç yıl oldu) uzun süredir içinde bulunduğum 'acaba bende mi bir yamukluk var da, bir noktaya odaklanmakla yükümlü hissediyorum kendimi' başlıklı bireysel bir düşünce karmaşasının içindeydim. 
Belki bunu sadece reklam ajansları, mecburiyetten (medikal ajanslar ve diğerleri diye ayrılması) yapabiliyorlardı ama yine diğer dallarda bir noktaya odaklanmak gibi bir 'lüks'lerinin olmadığını hissettiriyorlardı. Hani şimdilerde bunu "konvansiyonel ölüyor galiba, yanına bir de 'digital agency' koyalım, paraları başkasına kaptırmayalım" diyerek de gösteriyorlar belki de. Veya bir konuda çok çabuk uzmanlaşıyoruz, elimizdekiler yetmediği için başka alanlarda da uzmanlaşmanın yollarını mı açıyoruz diye düşünüyorum?
Uzmanlaşma olmadığı için herhangi bir kurumun içinde, herhangi bir işi, herhangi bir kişi yapmak zorunda kalıyor. İşin tersi; suya düşen de yılana sarıldığı için, yılanın yüzdüğünü görüp 'eee demek ki isteyince yapılıyormuş' ithamı ile karşı karşıya kalıyor - kimse yapılmaz demiyor ki-. Sonra da oturup 'askerlik anıları' anlatırken 'askeriyede televizyonu taşımak için elektronik mühendisi aranıyor' diye esprisini de yapıyoruz bu piyasalarda, sanki 'sivil hayat'ta işler farklı oluyormuş gibi. Ağzı iyi laf yapanın, kağıt üstünde de 'iyi laf yazacağını' düşünmekle (ya da tam tersi) geçiyor piyasalarda günler. 
Bu yüzden 'yetişmiş eleman sıkıntısı' diye bir dert var. Bu yüzden 'atı alan Üsküdarı geçti' diye bir kalıp-cümle var. Atı kullanan hiçbir zaman jokeyin kendisi olmuyor nedense. (Arabayı kullanan da pilot değil tabii.)
Bir diğer taraftan bakınca da uzmanlaşma 'sıkıcı bir şey' oluyor. Piyasadaki daralmalarda 'sizin uzman olduğunuz iş dalı tükendi/daraldı, siz artık işe yaramayan bir pok-püsür uzmanısınız' mı denecek sanılıyor?
Oturduğum yerden atıp tutuyorum işte. 'Sen hangi konuda uzmansın' sorusunun cevabını veremiyorum hâlâ çünkü kendimi hiçbir zaman 'uzman' gibi hissedemedim ben çalışma hayatında. Problem bendedir elbet. Belki kimse böyle hissetmiyordur, ona da inanırım. Bir araştırma olsaydı keşke. 'Çalışanların mutluluk endeksi' isimli geniş bir araziden ziyade, 'kendi uzmanlık dalını bilen çalışanlar' başlıklı müstakil bir yer olsa? Böyle bir yer var mı bildiğin?

Uzmanlaşmayı mecburen yapmak zorunda kalan bir başka dal geldi aklıma bu sırada: Tıp (sustum). 

Pazar, Şubat 01, 2009

hayat

Akşam Alanis Morissette dinlerken düşüncelere daldım. Önce aklıma geçen yıllarda tutmaya başladığım 'hiç boşu olmayan albümlerim' listesi geldi. Hiçbir şarkıyı atlamadan, ileri sarmadan dinlediğim, birden çok defa satın aldığım albümler listesi.  (Listeyi de bu post'un içine koyacaktım ki, bilgisayarın aylar önce içindeki her şeyi kaybetmesini hatırladım ve listenin de 'o gidenler' arasında olduğunu fark edip ufak çaplı bir hayalkırıklığı yaşadım şimdi. Olsun. Liste kafamda var nasıl olsa, sıkınca çıkıyor, portakal suyu gibi.)
Alanis'in ilk albümünden (Jagged Little Pill) başka bir albümü o listeye giremedi. Suç tamamen Alanis'te değil tabii ki çünkü ben de ilk albümü haricindekilere fazla vakit ayırıp dinleyemedim ve dinlediklerim beni ilk albümdeki kadar hızlı yakalayamadı.
Üzerinde Glenn Ballard imzası gördüğüm her albümü aldığımı hatırladım ondan sonra. (Uzun süredir albümleri prodüktörlerine göre dinlemediğim/almadığım kısmını da hatırladım.) Artık kaset/cd kapaklarını incelemediğimi de fark ettim. Sonra üzerinde Bruce Fairbairn ve John 'Mutt' Lange imzası gördüğüm tüm albümleri de gözüm kapalı aldığımı ve sevdiğimi hatırladım. Hatta Bruce'un soyadının yanlış olduğunu düşünürdüm: 'Böyle bir yeteneği olan adamın soyadı Fair brain olmalıydı' derdim kendi kendime.
Sonra da düşündüm, bu adamlar beni nasıl yakalayabildiler. Kelimelere dökülebilen herhangi bir etki yok. 'Neden bu adamların çıkarttığı albümleri gözü kapalı alıyorsun? Hiç mi ıskalama şansları yok' sorusuna verilebilecek bir tek cevabım yok. Peki bunu neden açıklayamıyorum?
Bu ve benzeri şeyleri, başkalarını ikna edecek -ama cidden ikna edebilecek- şekilde kelimelere dökemediğimiz için kendimizi rahatsız hissedebileceğimizi düşündüm. Her insanın başına gelir. Neden Coca-cola içiyoruz da Pepsi'ye burun kıvırıyoruz? Sadece tat farklılığı mı?

Yok. İşte, açıklayamıyoruz bir sürü şeyi. Neden açıklama ihtiyacı hissediyoruz ki? Birileri bize devamlı 'şunun neden şöyle olduğunu açıkla' deyip durduğu ve algılarımız artık sadece bu yönde çalıştığı için mi?

Sonra da kendime kızıyorum. 'Şu müziği dinlediğin zaman düşündüğün şeylere bak!' Birbirinden ne kadar kopuk şeyler. Eğlenceli bir müzikle hüzünlenen, hüzünlü bir müzikle eğlenip coşan bir hâle mi geliyorum bazen? Alanis'in de dediği gibi galiba: 'It's like rain on your wedding day, it's a free ride when you've already paid, it's a good advice that you just didn't take, who would have thought it figures.' 
İronik. Evet.