Murat Kaya

Salı, Mart 31, 2009

Reklamlara bakmayan birine de reklam ulaşır

Askerlik yaptığım 4-5 ay haricinde doğru dürüst gazete okumaktan zevk almadığım için gazete okumadım, televizyon haberlerini seyretmek hoş gelmediği (ve vaktini yiyip durduğu için) haberleri de seyretmedim, haber duymak benim için 'zevkli bir deneyim' olmadığı için oturup haber de dinlemedim.
'Haber' denilen şeyin, ne olduğunu ve neden insanların bunu üretmek için bu kadar yırtındığını da anlayamadım.

Benzeri bir 'üzerine düşmeme' eğilimini reklamlara karşı da gösteriyorum. Hem de yıllardır. O yüzden birilerinden duymadıkça veya televizyonda arada bir yapılmasında kendim için sakınca görmediğim 'maç seyretme' seanslarının arasında denk gelmedikçe reklamlarla karşılaşmıyordum. Fakat buna rağmen 'bilmem ne yılının en sevilen reklamları' diye bir dizi yapıldığında 'iyi de, ben reklamları seyretmediğim, okumadığım, bakmadığım halde bunların bir kısmını yine de biliyorum' da  dedim. Birileri bunun üzerine konuşmadıkça kimseler reklamı fark etmiyor (bence).
Peki buna rağmen ben şu dido reklamlarını ve ardından 'lütfen biri şu kampanyayı yayından kaldırsın' diye yalvaracak hale geldiğim flexi reklamlarını nasıl gördüm?
Cevabını henüz bulamadım.
Ama şu flexi reklamları için lütfen birisi bir şey yapsın. I'm a mac, I'm a pc çok tuttu abi, biz de şunu yapalım diye yapılmış bir salak reklam dizisi gibi algılıyorum ben onu ve flexi'yi gözümde onu canlandıran o salak karakterle eşit görmeye başlıyorum. Cidden. Nasıl bir casting'dir ki, o pervaza geri zekalı gibi yapışarak konuşan ve devamlı pişmiş kelle gibi sırıtan tipi kendisine 'marka görüntüsü' olarak seçebilir bir firma? Aklım almıyor.
Benzer durum kendi bilgisayarını bir 'köpek' yerine koyan marka için de geçerli! Bir kimse çıkıp da 'abi bizim ürün neden köpek olarak resmediliyor burada' diye sormadı mı? Köpek, sadık diye mi, köpek hızlı diye mi, minik bir köpek olduğu için sevimli diye mi?

Haa eğer 'ne kadar kötü reklam filmleri bunlar' diye senin hakkında cümleler sarf edilmesini 'başarı' olarak görüyorsan, o zaman başka, ama bu sefer de 'insanların aynı cümleleri kurmasını sağlamak için yapılacak daha enteresan şeyler var' diyeyim. 'Reklamın iyisi kötüsü olmaz' diyen kim ise, iyi bok yemiş! Peçete verin üstüne de, ağzının kenarında kalanları temizlesin bari.

Perşembe, Mart 12, 2009

Seven Pounds

7_pounds
Yine hiçbir şey bilmeden izledim. İlk yarısında hafiften sıkıldım, biraz yorgunluktan kaynaklanan uyku da vardı. İkinci yarısında film bir dolmaya başladı ve bittiğinde 'yapma ya' diyerek kaldım yerimde. 

Şöyle güzel bir hikaye seyretmek istiyorsanız, gidin Seven Pounds'u izleyin. Duygusal yanınızı kontrol edemiyorsanız, bir de pamuklu bir şeyler giyin üstünüze. Gözyaşı çıkarsa son bölümlerde, siliverirsiniz çaktırmadan.

Will Smith'ten başkası olabilir miydi bu filmde diye düşünemedim bile. O kadar iyi oturmuş ki bu filme.

Çok konuştum. Siz 13 Mart'ta (yarın) gidin izleyin işte. Pişman olmayacaksınız.

Cumartesi, Mart 07, 2009

Çağrışım yapmak

Şu Dido reklamlarını ilk gördüğüm günden beri, hâlâ ne zaman izlesem aklıma Adidas'ın 2002 Dünya Kupası'ndan kalma Footballitis kampanyası geliyor. Algım değişmiyor. 


Fakat geçtiğimiz günlerde radyoda denk geldiğim Dido'nun yeni radyo spotu ise bana başka bir durum yaşattı. Başladığı zaman Vodafone reklamı zannettiğim bir reklam, ortasından itibaren Dodileyerek Dido reklamına dönüverdi. Kastî bir şekilde yapılmış ve Vodafone'u çağrıştırması için hazırlanmış bir tuzak gibi adeta. (Bu kıyağı, bir başka firmaya kim yapabilir? Neyse ki aynı pazar içerisinde bir firma değil.)
 
İşte o sırada şunu düşündüm: Herhangi bir reklam filmini, radyo spotunu, cartı curtu prodüksiyondan çıkarttığınız gibi müşterilere 'o sıralarda radyolarda, televizyonlarda dönmekte olan reklamlardan oluşturulmuş yapay bir reklam kuşağının içine sıkıştırarak' izletmek gerekiyor. Böylece hani müşteriye yapılan ilk gösterim sırasında, yönetmenin, ajans tarafındakilerin reklama onay verecek kişiye dönüp, içinden gururla 'nasıl olmuş ama' diye bakarken, dışından da 'hadi lütfen beğen' yalvarışlı bakışlarının (ya da tam tersi) olduğu sahnelerden de kurtulmak mümkün gibi geliyor bana. Hem de şu Dido ve Vodafone gibi reklam karmaşası içerisinden kendini farklılaştıramayacaksa bunun her iki taraf için yayına girmeden önce fark edilmesini ve o sırada odada bulunan ve diğerleri tarafından 'muhalefet' olarak görülebilecek (müşteri tarafından veya ajans tarafından herhangi birinin) 'bu Dido reklamı, Vodafone reklamını çağrıştırıyor' dediği sırada 'haksız' veya 'muhalefet' olarak veya 'pislik' olarak algılanmamasını sağlar. Bence.
Bir nokta daha var burada: Bu 'yapay reklam kuşağında' kullanılacak reklamların, farklı yerlere serpiştirilerek farklı dağılımlarla sunulması da önemli bir avantaj sağlayabilir. 'Benden sonraki iğrenç' diye biten bir reklamdan sonra, sizin reklam da 'iğrenç demişken...' diye başlıyorsa, bu da hesaba katılır hani.

Bu da böyle bir post. Reklamları arayıp bulup buraya embed edemedim Footballitis hariç. Halbuki yerli reklamlar için de güzel bir 'toplama site' olsaydı da tüm reklamcılar yaptıkları işleri oraya post etseydi. Biz de bu tip durumlarda filmleri/spotları/ilanları embed etseydik. Vardır belki ama, bak, aklımda kalmamış bile. Ya da ben hepsini silmişim kafadan. (ReklamPark vardı bir zamanlar. Hey gidi hey.)

Pazartesi, Mart 02, 2009

İsmi Gran Torino olmasına rağmen arabalara neredeyse hiç değinmeyen film

DSCN4831
Gran Torino, karşıma ilk olarak Q'nun Ocak 2009 sayısının ilk sayfalarında çıkmıştı. Clint Eastwood'un müzisyen oğlu Kyle'ın önerisiyle Jamie Cullum ile tanışmalarını anlatacak olan bölüm 'bir sonraki sayımızda' diye duyurulmuştu. O gün, Clint Eastwood'un halen yaşadığını ve üstüne üstlük film yaptığını hatırlamıştım.

Açıkçası Warner Bros'un hatırlatmasına kadar filmin vizyona gireceğini de unutmuşum. Daveti görünce 'işte bu kaçmaz' dedim, Duygu Hanım da 'Clint Eastwood olursa kaçmaz tabii' deyince heyecanım iyice arttı ve soluğu salonda aldım. 
Genç bir adamın, yaşlı adam rollerini oynayabilmesi mümkün oluyor ama yaşlı bir adamın, genç birini oynaması mümkün olamıyor. (Hatırladığım kadarıyla böyle bir örnek yok.) Bu yüzden Clint Eastwood'un neredeyse yürürken bile zorlandığını perdede görmek (ve tabii hissetmek)  beni şaşırtmadı. Ama şaşırtan başka bir şey oldu: Filmin kendisi.
Yabancılara karşı son derece tahammülsüz bir adamın, film boyunca yumuşadığını izlemek (Tunç'un sıklıkla kullandığı deyimle) 'günün sonunda' ayrımcılığın insan ruhuna bir o kadar da zor gelen bir şey olduğunu görmek, beni etkiledi.
gran-torino-afis1
Mahallesinde azalan Amerikalılardan, yollarda artık hiç görülmeyen Amerikan üretimi arabalardan bile dertlenen yaşlı adam Kowalski bana çok tanıdık geldi. Bardağın hep boş tarafını gören Kowalski, sokakta dolanan 'serseri mayınlardan' ötürü haksız olmadığını hisseder ve hissettirirken de çok tanıdık geldi bize. Bu duygularla izleyiciyi filmin içine çeken Clint Eastwood, izlerken devamlı McKee'yi hatırlattı bana (huysuzluğuyla, kırışıklıklarıyla, asık suratıyla, bir türlü mutlu olmayan ifadesi ile) ve bir o kadar da McKee bu anlatımı beğenir miydi acaba diye düşündürttü. (Şimdi filmin IMDB sayfasına baktım da, rating'i 8.4 idi -39 bin küsur oy ile)

Korede savaşmış olması, çekik gözlülere karşı bir tahammülsüzlük getirmiş Kowalski'ye ama bir o kadar da çekindiği kültürden habersiz. Batıl inançlara sahip insanlar olarak baktığı kişilere karşı kendisinin bir 'batıl inancı' olduğunu gördükçe yumuşuyor ama yine de tam olarak kendini bırakamıyor. Felaketler onları bir araya getirene kadar. 

GTD-08221r-v2
Muhteşem görsel efektler, isminden ötürü araba takip sahneleri falan beklemeyin (her ne kadar filme adını veren şey Ford'un bir modeli olsa da), aksiyonu tüm hücrelerinize kadar vermek için hızlı geçişlere de ihtiyacı olmamış hiç bu filmin. Ama 116 dakikanın nasıl geçtiğini anlayamıyorsunuz.

Daha fazla ipucu vermeden 'sadece seyredin' diyeyim. Hatta benim gibi, filme gitmeden önce bir fragman bile izlemez, bir IMDB sayfasına bile bakmazsanız, filmden daha fazla zevk alırsınız gibime geliyor. 'Bu tip filmler bana uymaz' diye hissediyorsanız, kendinizi gitmek için zorlayın. Genelde en güzel anlar 'hiç gitmek istemediğiniz zamanlar' kendinizi gitmeye ikna ettiğinizde yaşanıyor. Eminim harika bir his ile çıkacaksınız salondan. 

Gran Torino 6 Mart'ta sinemalarda. Sinemalar.com linki burada. Gösterim saatleri ve salonlar için, online bilet almak için MyBilet linki.